Sonnur Özban Karapınar
Kadın karnı burnunda hamile, anlayacağınız ha doğurdu ha doğuracaktı. Elinde yeni aldığı küçük kırmızı bavulu, arabayı garajdan çıkaracak olan kocasını bekliyordu. Anne olmasına ramak kalmıştı, hem sevinçliydi hem de biraz korkmuştu. Daha önce dünyaya bir canlı getirmemiş ki. Nereden bilebilirdi başına ne geleceğini. Bebeğinin ve kendisinin eşyalarını hevesle yerleştirdi o bavula. Bavulun kenarına nazar boncuğu iliştirdi. İçinden ‘Ne olur ne olmaz.’ dedi. O, kocası ve kocasının elinde bavul hastaneye vardılar. Karnı burnunda kadın doğumhanede yerini aldı. Baba bey dışarıda volta atıyordu. Git, gel, git, gel… Vakit tamam olunca küçük bebiş hayata gözlerini açtı. Bebeğin adını MÜJDE koydular. Müjdeler olsun taze anne, taze baba, bebek Müjde ve kırmızı bavul hastaneden sağ salim taburcu oldular.
Aradan geçen zaman insanları büyüttü. Beşerler büyüyünce, onlarla birlikte bavullar da büyürmüş. Bizim oralarda öyle derler. Bebek Müjde, genç kız Müjde oldu. Kızımızın ergenliği pek de iyi geçmiyordu. Sürekli hayatı ve kendini sorgulayıp duruyordu. Zaman geliyor alıp başını gitmek istiyor, zaman geçiyor canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Bir gün bir rüya gördü. Rüyasında gardırobun üstünde sıra sıra dizili bavullardan birini gözüne kestirmişti. İçlerinden mor olanı aşağı indirmişti. Bavulun içine mevsime uygun eşyalarını, kitaplarını, hayallerini ve kendini yerleştirmişti. Rüya bu ya bavul kendi kendini kapatmıştı. Yolunu çizen mor bavul bir nehre doğru sürüklendi. Nehir kimi zaman aniden coştu, bavul alçalıp yükselmeye başladı. Kimi zaman da debisi düştü, zavallı bavul bir arpa boyu yol alamadı. Müjde bir anda uykusundan sıçrayarak uyandı. Nefes almakta zorlandığını fark etti. Yatağının başucuna uzanıp, komodinin üstündeki bir bardak suyu kana kana içti.
Gördüğü rüya Müjde’nin hayata bakışını anlamlandırmıştı. “Demek hayat gelgitlerden oluşuyormuş,” dedi kendi kendine. Sonsuz bir sükûnet yoktu. Olmasın da zaten diye düşündü. Hayatta her şey karşıtıyla makbuldü. Müjde bu rüyadan sonra durulmuş, kendini bulmuştu sanki.
Zaman aktı, aktı, aktı… Bebekler çocuk, çocuklar genç, gençler yaşlı diye anılır oldu. Müjde anneannenin yaşı sekseni buldu. Evlendi. Çoluk çocuğa karıştı derken torun torba sahibi de oldu maşallah.
Müjde’ye bir bayram sabahı büyük kızı, damadı ve torunları el öpmeye geldi. Müjde’nin hafızası gelip gidiyordu. Çocukları onu doktora götürmüş, hastalığının demans olduğu anlaşılmıştı. İşte o sabah Müjde, kahvaltı sofrasında otururlarken birden, “Çabuk bavulumu getirin bana!..” diyerek bağırmaya başladı. Ne olduğunu anlamayan ev sakinleri annelerini yatıştırmak için evin yatak odasından bir bavul alıp getirdiler salona. Bavul kırmızı renkliydi. Yıllardan sonra rengi biraz solmuştu. Ama bavuldu işte. Bakalım Müjde Nine bavulu ne yapacaktı?
Müjde bavulun fermuarını açtı, küçücük kalmış bedenini bavulun içine sığdırdı. “Hadi bavulu kapatın üstüme,” dedi. Gözlerini yumdu. Yüzünde gülümsemeyle derin bir uykuya daldı. Ölürken Müjde anneanne şu rüyayı gördü. İki metrekarelik bir bavulun içinde, bir sürü insan el üstünde tutuyordu onu. Üstelik bavulun rengi solmuş bir kırmızıydı.
Pırıl pırıl kırmızı küçük bir bavulla başlayan hayat, rengi solmuş iki metrekare bir bavulla nihayetleniyordu sonunda. Minik bir bavul meselesiydi demek ki hayat!!!


