Özlem Günal Özyürek
Arzularını kimseye söylemeyen insanlardandı yaşlı adam. İnsanın bir şeyi ne kadar çok istediğini başkaları öğrenirse, o şeyin bir gün elinden alınabileceğine inanırdı. Bu yüzden ne ne kadar yalnız olduğunu, ne de en büyük arzusunu kimseye anlatmazdı.
İşini geç bitirdiği bir akşam, eve gitsem ne olacak, bekleyenim mi var diye hayıflanarak dükkânını kapatıp talaşların arasında oturdu. İşi çocuklara oyuncak yapmaktı. En çok da kukla yapmak onu mutlu ederdi.
Çocuklar için bir şeyler yapmayı çok severdi, çünkü bir çocuğu olmasını çok arzulamıştı. Çok sevdiği eşinin erken ölümü bu arzusunu içine gömmesine sebep olmuştu.
Yontulmuş ağaçlardan dökülmüş talaşlara bakarken bu sefer de kendime yapsam nasıl olur diye düşündü. Tamam, gerçek bir çocuğun yerini tutmazdı belki ama kenara oturtup konuşacağı bir oyuncak da fena olmazdı sanki.
Onu hangi ağaçtan yontacağını uzun süre bilemedi. Sonunda yıllardır köşede bekleyen kocaman bir kayın kütüğünü seçti. Önce kütükten beş altı yaşlarında bir çocuk boyunda parça kesmesi gerekiyordu. Elinde testere, başladı kesmeye. Tüm günün yorgunluğu binmiş yaşlı bedeni biraz zorlansa da, oflaya poflaya kesme işini bitirdi. Oflayıp poflarken her nefes alıp verişinde kütüğün elinin altında yavaş yavaş hareketlenmeye başladığını fark etmedi.
Sonra tüm aletlerini önüne dizip başladı oymaya. Önce gövdesini, sonra kollarını, bacaklarını yaptı. Yüzüne geldiğinde durdu.
Bu çocuğun yüzü nasıl olmalıydı?
Kendisine benzemesi yeter miydi, yoksa kendisinde olmayan bir şeyi de ona vermeli miydi?
Burnunu küçülttü. Ağzını yeniden oydu. Gözlerini yerleştirirken eli titredi.
Sonunda karşısında bir çocuk vardı. Aldığı derin nefesi verirken, eserine bakıp bir oh çekti ve ona senin adın Manuş olsun dedi.
O gece huzur içinde uyudu. Yaptığı şeyden memnundu. Çocuğa ne söyleyeceğini, ondan ne isteyeceğini, onu nasıl seveceğini biliyordu da, onun neler söyleyeceğini, neler isteyeceğini, nasıl seveceğini bilmiyordu. Bu çok da önemli değildi. Tüm isteği onunla konuşmaktı. O hiç cevap vermese de olurdu. Yeter ki kenarda oturup ona arkadaşlık etsindi. Yanında götürüp getirirken kontrol etmesi kolay olsun diye ipler takıp, onu bir kukla yaptı.
Onun konuşacağını bilseydi belki de onu yaratmaktan vazgeçerdi.
Sabah uyandığında onu bir sürpriz bekliyordu.
Manuş gülümsüyordu.
Yaşlı adam da ona gülümsedi.
Ve yıllardır beklediği kelime Manuş’un ağzından döküldü.
“Baba…”
Yaşlı adam bunun nasıl olduğunu anlayamadı.
“Beni bitirdiğinde derin bir oh çekmiştin ya baba, işte o nefes yaptı bunu.”
Yaşlı adam, çocuğun büyüdükçe onun yarattığı gibi kalmayacağından, onun arzusundan bağımsız kendi arzuları için yaşamaya başlayacağından habersiz, çok mutlu oldu.
Olacakları bilseydi yine de onu yapar mıydı sorusu ise bir muamma olarak kaldı.
Manuş büyüdükçe yaşlı adamın huzuru azaldı.
Çocuk merak ediyordu. Sorular soruyor, cevapları beğenmeyince yenilerini soruyordu.
Bir sabah Manuş’un odasına girdiğinde yatağın üzerinde boş ipleri bulunca ne yapacağını şaşırdı.
Manuş artık yaşlı adamın yasakladığı yerlere gidiyor, yapmamasını söylediği şeyleri yapıyordu. Bazen yalan söylüyor, bazen verdiği sözleri unutuyor, bazen de kendisine sunulan iyiliği elinin tersiyle itiyordu.
Yaşlı adam çok üzülüp, her defasında onu uyardı. Manuş her defasında pişman olduğunu söyledi.
Bir süre sonra yaşlı adam çocuğun pişmanlıklarına da güvenmemeye başladı.
“Neden böyle yapıyorsun?” diye sordu bir gün.
Manuş omuzlarını kaldırdı.
“Bilmiyorum.”
Bu cevap yaşlı adamı öfkelendirdi.
İnsan yaptığı şeyin nedenini bilmeli, yanlışını anlamalı, aynı hatayı bir daha yapmamalıydı. Yaşlı adam böyle biliyordu ve bildiklerinin çoğunu Manuş’a da öğretmişti. Peki, çocuk neden öğrendiklerini uygulamıyordu?
Bazen çocuğun yüzüne bakarken, elindeki bıçağın o yıllanmış kütüğe değdiği ilk anı hatırlıyordu. O yüzü kendisi yapmıştı. Gözlerini, ağzını, ellerini kendi elleriyle biçimlendirmişti. Şimdi karşısında duran varlığın, kendisine yakıştıramadığı şeyleri yapması onu utandırıyordu.
Çünkü onu kendi yapmıştı, kendisine benzer yapmıştı. Oh dediğinde çıkan nefesi can vermişti ona. Bunları düşünürken aklına gelen, kusurlu olan ben miyim sorusuydu onu asıl utandıran.
Belki o yüzden komşuları Manuş’un yaramazlıklarını konuşmaya başladığında dükkânın kapısını kapatıyordu. Belki çocuk bir yanlış yaptığında, başkalarının yüzüne bu yüzden bakamıyordu. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın onu kendi istediği gibi bir çocuk haline getiremiyordu, sözünü dinletemiyordu ve bundan dolayı çok üzgündü.
Bir gece, Manuş uyuduktan sonra başucuna oturdu.
Tahta yüzünü uzun uzun inceledi. Burnunun ucunda küçük bir çatlak vardı. Ağzının kenarı ilk yaptığı günkü gibi kusursuz değildi. Gözlerinden biri ötekinden biraz daha aşağıda duruyordu.
Yaşlı adam onu düzeltmeyi düşündü.
İskarpelasını aldı ama eli varıp kullanamadı.
İlk kez, bir şeyi değiştirmek istemenin onu daha iyi yapacağından emin olamadı.
Sonra daha iyi yapmayacağını, olduğu gibi kabul etmenin gerçek sevgi olduğunu düşündü. Onu özgür bıraktığında ya onu bırakıp giderse diye geçti aklından, içi titredi. Bunu düşünmenin bile onu ne kadar özlemesine sebep olacağını fark edip korktu.
Yaşlı adam bu düşüncelerle boğuşurken Manuş’da da durum çok farklı değildi. Onun da arzuları, merakları, heyecanları vardı ve bunlar onu yaramaz bir çocuk yapıyordu. Babası yaramaz bir çocuğu olduğu için utanırken, kendisi de arzularını gerçekleştirmek istemesinin babasını üzmesi yüzünden utanıyor, ne yapacağını bilemiyordu. Çareyi kaçmakta buldu.
Yaşlı adam aklına gelenin başına gelmiş olmasının acısıyla onun kendisine yaşattıklarını, hissettirdiklerini düşündü. Sonra kendisinin çocuğa yaşattıklarını, hissettirdiklerini. İkisini birbirinden ayıramadı.
Manuş’u kendisi yaratmıştı. Ona ellerini, gözlerini, yüzünü vermişti ama kendi iradesini vermediğini söyleyemezdi. Çünkü çocuk, kendisine öğretilenlerin dışına çıktığında bile hâlâ onun eseriydi.
Yaşlı adam o gece ilk kez şu soruyu sordu:
Onu kendim gibi olsun diye mi yarattım, yoksa kendisi olabilsin diye mi?
Canı sıkıldı, bu soruyu geçiştirdi. Belki de bilmek istemiyordu.
Günler sonra Manuş geri döndü ama yaşlı adam onu hemen tanıyamadı.
Çocuk zayıflamıştı. Üzerindeki giysiler yırtılmış, elleri kirlenmişti. Gözlerinde yaşlı adamın daha önce görmediği bir ifade vardı.
“Baba…” dedi.
Yaşlı adamın boğazı düğümlendi. Ona sarılmak istedi ama yerinden kıpırdayamadı.
“Neden gittin?”
Manuş başını eğdi.
“Özgür olmak istedim.”
“Özgür oldun mu peki?
Çocuk cevap vermedi, yaşlı adam bekledi.
“İstediğim her şeyi yapabileceğimi, bunun da özgürlük olduğunu sandım.” dedi sonunda.
“Ama yaptığım şeylerin sonuçları olduğunu, üstelik bunları kendimin yaşamak zorunda olduğunu bilmiyordum.”
Yaşlı adam çocuğun ilk kez gerçekten bir şey öğrendiğini düşündü. Sonra bu düşüncesinden utandı. Çünkü Manuş’un öğrenmesi gerekenleri bildiğini sanmış, onun yaşamasına izin vermeden bunları ona öğretmeye çalışmıştı. Oysa özgür olmakla özgürlüğün sonuçlarına katlanmaya hazır olmak aynı şey değildi. Manuş bunu kendi öğrenmişti.
Manuş başını kaldırıp yaşlı adamın gözlerinin içine baktı.
“Beni bağışlayacak mısın?”
Yaşlı adam ona bakarken bu soruyu kaç kez beklediğini düşündü. Çocuğun dönmesini, pişman olmasını, yaptıklarını anlamasını istemişti. Şimdi bütün bunlar gerçekleşmişti ama içindeki düğüm çözülmüyordu.
Çünkü Manuş’u bağışlamak, yalnızca çocuğunun hatalarını bağışlamak değildi.
Belki de yaratıcı olarak kendi eserinin kusurlu oluşunu kabul etmesi gerekiyordu. Kusursuzluğu buydu belki çocuğun. Kendince onun özgür olmasını istemişti ama onun özgürlüğünün sonuçlarına katlanmaya hazır olmamıştı.
Manuş’un yanlışlarında kendi payı var mıydı?
Onu eksik mi yaratmıştı?
Yoksa bir varlığı kendisinden yaratmak, onun bütün seçimlerinden sorumlu olmak anlamına mı geliyordu?
Yaşlı adam bunları bilmiyordu. Yalnızca karşısındaki çocuğu seviyordu.
Onu, yanlışlarını yapmadan önceki hâline döndürmek istiyordu. Ama bunu yapamayacağını da biliyordu. Manuş artık ilk günkü çocuk değildi. Yaşadıkları, yaptığı seçimler, pişmanlıkları onu değiştirmişti.
Belki de bağışlamak, onu eski hâline döndürmek değil; değişmiş hâliyle kabul etmekti.
Yaşlı adam elini uzattı. Manuş o ele baktı. Sonra kendi elini uzattı.
Tahta parmaklar yaşlı adamın parmaklarına değdiği anda odada bir ışık belirdi. İkisi de başlarını kaldırdığında, bir perinin kapının yanında durduğunu gördüler.
Peri, Manuş’a yaklaştı.
“Neden artık insan olabileceğini düşünüyorsun?” diye sordu.
Çocuk bir süre düşündü.
“Çünkü özgür iradem olduğunu, seçimlerimin sonuçları olacağını ve bunları kendimin yaşayacağımı biliyorum. Düşünmeyi öğreniyorum sanırım. Babamı çok seviyorum. Onun da beni her halimle sevdiğini ve hep seveceğini biliyorum. Ama yine de sırf istediğim şeyleri yapmak için onu üzmeyi hiç istemiyorum.”
Peri gülümsedi. Işık büyüdü.
Manuş’un tahta elleri ısındı. Parmakları yumuşadı, teni oluştu. Göğsünün içinde bir kalp atmaya başladı.
Yaşlı adam ağlıyordu.
Manuş ona sarıldığında, yaşlı adam ilk kez yarattığı şeyin kendisinden bağımsız olduğunu bütün ağırlığıyla hissetti.
Peri gittikten sonra uzun süre birbirlerine baktılar.
“Beni neden bağışladın?” diye sordu Manuş.
Yaşlı adam cevap vermedi. Çünkü bu sorunun cevabını kendisi de bilmiyordu.
Belki Manuş’u çok sevdiği için bağışlamıştı. Belki de onu kendisi yarattığı için, çocuğun kusurlarında kendi izini gördüğü için.
Belki ikisi aynı şeydi. Belki değildi.
O gece Manuş uyurken yaşlı adam dükkânına gitti.
Tezgâhın üzerinde eski bıçağı duruyordu. Yanında Manuş’u yaptığı kayın kütüğünden kalan küçük bir tahta parçası vardı.
Onu eline aldı. Yontmaya başladı.
Önce gövdesini yaptı. Sonra kollarını, bacaklarını. Yüzüne geldiğinde durdu. Bu çocuğun yüzünü kendisi mi yapmalıydı?
Tahta parçasını olduğu gibi tezgâha bıraktı.
Sabah olduğunda Manuş dükkâna geldi. Tezgâhın üzerindeki yarım kalmış şekli gördü.
“Bu ne olacak?” diye sordu.
Yaşlı adam bir süre baktı.
“Bilmiyorum,” dedi.
Manuş başını salladı. Tahta parçasını eline aldı, çevirdi, sonra yerine bıraktı.
“Bazen bilmemek daha iyi, değil mi?” dedi ve gülümsedi.
Yaşlı adama Manuş’un gülümsemesinde tuhaf bir şey var gibi geldi.
Yeni yaratacağı çocuk da böyle gülümserse düzeltmeyeceğini düşünüp o da
gülümsedi.

Özlem Günal Özyürek, Ankara’da doğdu. Çocukluğunu ve gençliğini yedi yaşında geldiği İzmir’de yaşadı. Bornova Anadolu Lisesi ve Dokuz Eylül İşletme Fakültesi mezuniyetlerinin ardından başlayan profesyonel iş yaşamını 2012 yılında evlenerek Kıbrıs’a yerleşene kadar sürdürdü. Kıbrıs’taki zamanını her zaman ilgisini çeken Yaratılış, Karma, Reenkarnasyon, Psikoloji, Astroloji, Mitoloji, Şamanizm, Kabala, Şifa, Kuantum, Rüya gibi konularda özel eğitimler alarak ve çalışmalar sürdürerek geçirdi.Söyleyecek sözü birikince bunu aktarmanın yolunu aramaya başladı, yazmayı denemek istedi. Önce yazarsam ölürüm sandı. Zaten ölecekti. Yazdı, ölmedi.

