Çağla Günay
Her ayrılık vakti geldiğinde ilk beni arar. Önce kendi kendine konuşmaya başlar, ben sadece dinlerim. Söylendikçe dolar, doldukça coşar. Ardı ardına yağan sağanaklardan sonra coşup taşan nehirler gibi. Böyle zamanlarda eşlikçisi olan sigaraların dumanları, arka arkaya tükettiği kahvelerin kokusuyla buluşarak evin içinde yoğun bir bulut oluşturur.
Bir süre sonra yorulur ve öfkesi yavaş yavaş diner. İşte o zaman başlar evin içindeki telaşlı koşturma. Dolap kapakları açılıp kapanır, çekmecelerde aradığını bulamamanın paniği yaşanır. Kimi zaman aynı çekmeceler tekrar tekrar açılır. İşin ilginci; bazen aradığını, ikinci veya üçüncü açışında bulur. İlk bakışta neden görmez o gözler, bilirim. Kafasında uçuşan sisli düşünceler, gözüne perde gibi iner. Sis dağıldıkça görüş mesafesi artar; aradığını bulmuş olmanın hafifliği, yaz sıcağında esen kısa süreli bir yel gibi serinletir içini. Bu tür ayrılışlar beni hep hüzünlendirir. Oysa eskiden heyecanla beklerdim gidişlerimizi.
En çok da çocuklarla gidişlerimizi severdim. Onların neşeli hazırlanışları beni çok güldürürdü. Her zaman yanlarına alacak gereksiz bir şeyleri olur, beni şaşırtmayı başarırlardı. Bazen deniz kenarında bulup şans getirdiğine inandıkları bir taş, bazen böcekleri yakından incelemek için bir büyüteç, bazen de çalmayı henüz öğrenmedikleri bir müzik aleti olurdu bu. Meğer ne kadar kıymetliymiş onlarla geçirdiğimiz zamanlar.
Bir keresinde yabancı bir şehirde, kalabalığın içinde çocukları kaybettim. Yağmurun altında tek başıma bekledim. Başka birinin evine gitmek zorunda kaldım. Çocuklara yeniden kavuşana kadar ait olmadığım bir yerde sessiz bir panikle bekledim. İşte o gün sevdiklerimden uzakta olmanın nasıl bir duygu olduğunu anladım. Günler sonra çocuklara yeniden kavuşabildim. Gerçek bir dosta sarılırcasına kavradılar sapımı. Bana kavuşmalarının mutluluğunu derinden hissettim. Hemen kapağımı açıp baktılar eşyalarının yerinde olup olmadığına. Her şeyin yerli yerinde olduğunu görünce rahatladılar. O gün fark ettim ki, insanlar birbirlerini sevdikleri kadar eşyalarını da seviyorlar ve onlara bağlanıyorlar. Yeri geldi, üzerime kahve döküldü. Üzerimde ağlayan da oldu, bana sarılıp uyuyan da. İnsanlar, yolculukların kendilerini değiştirdiğini düşünüyor. Oysa ben biliyorum: İnsan en çok döndüğünde değişmiş oluyor.
Tüm vedaları içimde saklarım ben. Kimsenin cebinde taşıyamadığı yükleri taşırım çünkü. Sadece eşyaları değil, onlara yüklenen duyguları da taşırım ve hiçbirini unutmam. “Bavul hafızası” derim buna. Tüm hislerin yüklendiği bir bellek gibi…
Hararetli bir telefon konuşması, beni bu ana geri getirdi. En yakın arkadaşını arayıp ona kısaca olanları anlatarak buralardan bir süreliğine uzaklaşacağını bildirdi. Daha sonra kapağımı açtı ve hazırladığı tüm eşyalarını, hisleriyle birlikte yerleştirdi. Ceplerime de gözyaşlarını doldurdu. En üste eski bir fotoğraf koydu. Fotoğrafa uzun uzun bakarak bana: “Son kez gidiyoruz galiba,” dedi. Kapağımı kapatırken içimde bir şeyin kırıldığını hissettim ama bu hissi de sessizce belleğime kaydettim. Yeni bir yolculuğa, yeni değişimlere eski yüklerimi de katarak gitmeye hazırdım artık.


