Betül Çakıroğlu
Elindeki romanı bıraktı.
“Tiamat”
Bunun bir ana tanrıça ismi olduğunu okumuştu. Bir blog yazısıydı. Başlangıçlarla ilgiliydi. Kitapta ne ana tanrıça ne de başlangıçla ilgili en ufak bir detay yoktu. Sadece bir kaos ve sıkışmışlık hissi vardı. Neden başlığı buydu acaba?
Yanlış mı hatırlıyorum diye düşünüp internete girdi. Bir online siteden Babil Yaratılış Destanı -Enuma Eliş- isimli kitabı aldı. Bekleyip bunu mu okusaydı yoksa elindeki romanı bitirse miydi? Birkaç güne gelirdi. Karar veremedi.
Ana tanrıçalarla ilgili bir şey okumanın iyi geleceği aşikardı. Kalın çorapları ve kaşıkladığı çikolata kreması kavanozunun en iyi arkadaşları olmasına çok az kalmıştı. Kahramanlık hikayelerinden de bıkmıştı. Bu aptal şeylerin erkeklerin içindeki Herakles’i uyandırdığını düşünüyordu. O zorlu görevleri hak ettikleri kesindi. Yoksa güçlerini başka şeylerden çıkarmaktan zevk alıyorlardı. Psikoloji yüksek lisans tezini “Eril Güç ve Kahramanlık Mitleri Döngüsünde Toplumsal Cinsiyetçiliğin Şekillenmesi” başlığında yapmıştı. Kurban gittiği de bu mu olmuştu? Kader en çok uğraştığın yerden ağlarını örerdi.
Gılgamış ölümsüzlüğü arayan zalim, Herakles çocuklarını öldüren manyak hepsi özünde aynıydı. “Ayşe bu kadar basitleştiremezsin,” demişti tez danışmanı. Ne de olsa cinsiyetçi bir kadındı. İki oğlu vardı. İkizdiler ve ihtişamlı bir sünnet düğünü ile bir parça etleri kesilmişti. Hades hakkında hiç kötü bir şey yazmamıştı. Onu severdi. Sevdiği kadını kendi krallığına götürmüş ve yer altına birlikte hükmetmişlerdi. Demeter biraz çılgın bir kayınvalideydi işte. Hep karanlık tipleri, tekinsiz herifleri seversin zaten demişti arkadaşı. Düşündü. Marvel evreninde Loki, Yunan Mitolojisinde Hades. Bu doğru olabilirdi.
Kitap ilerlemiyordu. Bir denizaltında sıkışmak çok iyi gelmemişti. Evden burnunu çıkarmadığı bu zamanlarda. Acaba kitap ne zaman gelir diye düşünüp evi temizledi. Yemekler yaptı. Bunları kaç günde bitirecekti acaba?
Üç paraya çalıştığı klinikten davalı ayrıldığından beri evden nadir çıkmıştı. Depresyon olabilir miydi bu? Para da harcamamak lazım gibi mantıklı bir açıklama getirdi davranışına. Üç erkeğin Kerberos olup ona saldırmasıydı içini acıtan. Senelerce sürecek bir davaya yüreği dayanacak mıydı, emin değildi. Herakles’in son görevi değil miydi bu üç başlı köpeği yakalamak?
İlk işe girdiğinde her şey ne kadar sakindi. Klinik bile tam bir kliniğe benzemiyordu. Psikiyatr olan patronu ve o vardı sadece. Yüksek lisans yaptığı için çalışma saatlerini ayarlamasına izin vermişti. İşini ona göre ayarlıyordu. O zamanlar işini ne kadar sevdiğinden başka bir şey pek düşünmüyordu. Zamanla büyüdü klinik. Sekreter işe aldı, bir psikolog daha. Birlikte karar verdiler. Ne güzel fikirdi büyümek. Şoför, asistan, aşçı artık kaç kişiydiler bilmiyordu. İşine karışan çoktu. İşi de çoktu. Işıklı ‘Psikiyatr Hikmet Aslan’ tabelaları bile vardı. Kapalı duran bir kapı oldu Hikmet Bey’in odası. Bu ne ara oldu anlayamadı. Patron Hikmet dedi ki “Ayşe baksın.” Kimse bir yükünü almadı. Gürültücü kalabalıklardı. Bu tempo da işinden değil ama klinikten soğumuştu.
1 Mayıs İşçi Bayram’ında kapalı yollardan yürüyerek iki saatte vardı dükkâna. Klinikten çıkıp ticarethaneye dönüşünü takip edememişti. Ellerinden kayan bir yıldız tozuydu etik. O zaman düşündü. Neden? Üç paraya bir sürü insan gürültüsü. Öfkesi anlıktı. Yuttu. Çalışması lazımdı. O insanlarda iş arkadaşlarıydı. Bir düzeni vardı. Bundan vazgeçemezdi. Hikmet Bey’i hiç görmez oldu. Asistanı ile ilettiği mesajlardan ibaretti. Cenazesinde en çok Ayşe ağladı. Üç oğlunun gözünde yaş değil marka gözlükler vardı. Ayşe, Hikmet Bey’e ağlamamıştı aslında. İçinde tarif edilmez bir boşluk vardı. Yara bile olmayan, çeperleri kabuk değil kireç tutmuş bir delik. Kendi babasına ağlamıştı. Bazen psikolog olmak kendini anlamaya yetmiyordu. Terzi misali işte.
Kliniğe çöreklenen oğullar tezinde yazdığı o erkeklerdi. Gücü meşale gibi taşıyıp her an her yeri yakabilecek tekinsiz tipler. Ayşe onların ağzının sularının aktığı hazine sandığının kilidiydi. “Babam buna fazla yüz vermiş,” lafını kulakları duydu. Gizli saklı yoktu. Duysun diye dolanıyordu sözler ağızdan ağıza. “Alt tarafı psikolog ilaç bile yazamaz.” “Yüksek lisans mı? Tezinin konusunu duydun mu? Ne saçma.” Şoför bile hakkında konuştu. Şu hep halini hatırını sorduğu, çocuklarına hediyeler aldığı Ali. “Benimle de hep konuşma peşindeydi. Tövbe tövbe ben evli barklı adamım,” demiş Ali, Kerberos’un gözlerinin içine bakmış. Erkek kahkahaları atmışlar. Ağızlarını açıp gırtlaklarını göstermişler gülerken. Demek ki herkes Ali olamıyormuş. Bazısı da alicengiz oluyormuş.
Dava dilekçesi yedi sayfaydı. Bu bir savaştı. Klinik artık onsuzdu. Kazanma umuduna tutunmuştu. Kazanacağını biliyordu. Bütün o kıskançlık, açgözlülük ve yalanlara rağmen umut kazanacaktı.
Onların dilekçesi yüz elli yedi sayfaydı. Çarpışma çetin geçecekti. Bütün iş arkadaşları bir parça et için üzerine çullanan yaratıklar gibi üşüşmüştü. Ağızlarından ateş püskürtüyorlardı. Savaşacaklar. Kudurmuşlar. Gözleri dönmüş. Avukat sordu. Bir tanığı var mıydı? O da kendi ordusunu kurdu.
Üç oğlandan biri mahkemedeydi. Ona bel bağlamışlardı. Anlaşma için kâğıtlar uzattı mahkeme çıkışı. Ayşe kendi kader tabletine bakıyordu. Avukat inceleyeceklerini söyledi. Oğlan diretti. Ayşe oğlanın adını çıkaramadı. Bu hangisiydi? “Teklif sadece şu an geçerli,” dedi. Avukat komikti. “Amerikan filminde miyiz? İtiraz ediyorum sayın hâkim de bari. Üç gün içinde cevap veririz.” Adı Melik’ti. Hatırladı.
Enuma Eliş incecik bir kitaptı. Yedi tabletti. Gökyüzünün yedi katı gibi. Yine erilin kazandığı bir mit okumuştu. Ama nedense öyle hissetmemişti. Savaşması için ona güç vermişti. Ayşe teklifi yırtıp attı.
Eski hastalarından ona dönenler oldu. Almadı etik dedi. Sadece yemek yemek ve evi süpürmek istiyordu. Arkadaşları ile dışarı çıktı. Çok seçme birkaç kişi. Fazlası onun için zordu. Hem yaşı hem de duygu durumu için. Gürültü çekecek hali de yoktu. Birkaç danışanı vardı. Hayat bir şekilde akıyordu. Geçip giden anlarda kafasında mahkemenin bitme sahnesini kuruyordu. Sevinecek miydi? Üzülecek miydi?
Babil Yaratılış Destanı’nı bir daha okurken davadan bugün sonuç gelmeliydi diye düşündü. İki sene olmuştu. Melik, Kerberos’un bir başı saldırdıkça saldırmıştı. Yalanlarla donattığı tanıkların sözlerine karnı toktu. Her mahkeme ayrı bir çarpışma anıydı. Babasının ölüsü üzerinden yapılan sömürülerde Ayşe kusmak istiyordu. Ecel yok edici gücünün böyle harcandığını görse üzülürdü elbet.
Davanın sonucunda alacağı tazminatı avukat söylediğinde iki sene geçmişti. Sevinmedi. “Tamam,” dedi ve telefonu kapadı. Klinik ne haldedir diye düşündüğünde kendisine inanamadı. Emekleri vardı. Bedenini yarıp bir dünya inşa etmişti. Şimdi onun içinde gürültücü sinsiler cirit atıyordu. Tam olarak Tiamat’ın başına da bu gelmişti işte. Yeryüzü ve gökyüzü onun bedeniydi ve biz burada yaşıyorduk İlkel tuz denizi Tanrıçasının içinde.
Yarım bıraktığı Tiamat romanını eline aldı. Artık sıkışmış hissetmiyordu. Kitaptaki Tiamat’ı buldu ve ona sarıldı. Kaos olmadan düzen olmazdı.

Betül Çakıroğlu, Gelibolu’da doğdu. Mimarlık eğitimi için geldiği İstanbul’da kızıyla birlikte yaşıyor. Mimarlık bir yana edebiyat sevgisi bir yana diyen yazar her zaman çantasında taşıdığı kitaplarından vazgeçmiyor. Çocuk kitapları yazma, çocuk kitapları editörlüğü, çocuk ve gençlik edebiyatı başlıklı çeşitli atölyelere katıldı. Yazarın ilk kitabı Kumdan Hayaller olsa da kollektif kitaplarda öyküleri ile ve editörlük yaptığı kitaplarla da okuyucu ile buluştu.

