Eda Büyükçapar
Bir aşığın gözyaşları, sanki gecenin bütün sessizliğini yararak cam bilyeler gibi dökülüyor, parkelerin üzerine saçılıp kendi küçük yörüngelerinde yuvarlanırken üzerlerindeki ışığı kırıyor; kırılan ışık gökkuşağının bütün renkleriyle evin duvarlarına vuruyor, duvarlar bir anlığına başka bir âlemin yüzeyine dönüşüyor, mekânın bütün poetikası yerinden oynayıp kendinden geçiyor, ev dediğimiz o tanıdık yer aşkın ve acının görünmez titreşimiyle sarsılıyordu. Zaman fısıldadı: “ Kapı henüz kapanmadı…”
Bazen insanın hayatındaki en büyük kırılma, kapının çarpılarak kapanmasıyla değil, kapının hiç açılmamasıyla başlar; çünkü bazı esaretlerin demirden değil, aile albümlerinden, çocukluğun duvarlarına sinmiş yemek kokularından, “el âlem ne der” cümlesinin yıllar içinde cilalanmış anahtarından yapıldığını ancak büyüdüğümüzde anlarız. Babaevinin penceresinden geceye bakarken Galata Kulesi’nin karanlığın içinden siyah pelerinini savurarak çıkıp mavi gömleğinin düğmelerini ay ışığıyla iliklediğini gördüğüm o eski gecelerde, şehir bana hep aynı şeyi fısıldardı: “Kapı henüz kapanmadı.” Sanki hayat, bütün hükümlerini vermeden önce sigarasını yakıp kenara çekiliyor, insanlara kendileriyle baş başa kalabilecekleri küçücük bir merhamet payı bırakıyordu. Galata, Haliç’in üzerine eğilip bir ihtiyar gibi gülümsüyor; Kızkulesi, kıskançlığını denize bırakıyor; Emirgan’ın laleleri henüz açılmamış yaraların kırmızısını taşıyor, Hidiv Kasrı’nın sümbül kokusu gecenin cebinden çıkarılmış eski bir mektup gibi havaya dağılıyordu. Bir zamanlar tüm baba evlerinin oldukça güvenli olduğunu sanmıştım; sonra güvenin de bazen kadife kaplı bir hücre olabileceğini öğrendim. İçeride üşümezsiniz, aç kalmazsınız, hatta size düzenli aralıklarla “iyi misin?” bile denir; fakat pencerenin açılıp açılmayacağına başkası karar veriyorsa, insanın konforu yalnızca esaretin iyi döşenmiş hâlidir. Anneler bunu bilirdi. Bilmek istemediği şeyleri de bilirdi. “İnsan,” derdi, “bazen alıştığı zinciri bile aile yadigârı sanıyor.” Sonra susardı. O suskunlukta yıllarca söylenmemiş kadın cümlelerinin uğultusu vardı. Bir kadının yalnızlığını, yalnızca kadınların birbirlerine uzaktan bakıp sessizce başlarını eğdikleri o anlaşılmaz koridorda anlayabilirdiniz. Melike bir gece bana, “Erkekler kadınların korkularını gerçekten anlayabilseydi,” dedi, “dünya daha az gürültülü bir yer olurdu.” Çayından küçük bir yudum aldı; yüzünde kekremsi bir gölge belirdi. “Belki de mesele erkek olmak ya da kadın olmak değil,” dedim. “Mesele, bir başkasının hayatının duvarlarını kendi güvenliğimiz sanmak.” Gülümsedi. “O zaman,” dedi, “bize kapının henüz kapanmadığını hatırlatan biri lazım.” O cümlenin o kadar masum bir tarafı vardı ki, içinde bir devrim saklandığını ancak yıllar sonra anlayabildim.
Kapı henüz kapanmadı: İnsan bazen bütün ömrünü yanlış yerde yaşadığını anlamak için yalnızca bir anlık açıklığa ihtiyaç duyar. Bir an; bir evliliği terk etmeye yetmez belki ama insanın neden kalmak istediğini sorgulamasına yeter. Bir bavul hazırlamaz, fakat bavulun neden hiç hazırlanmadığını gösterir. Bir kadını evinden çıkarmaz; fakat evin neden onun üzerinde kapandığını görünür kılar. Bir adamı ailesinden koparmaz; fakat ailesinin sevgisiyle itaati birbirine karıştırdığı o eski denklemin sonucunu önüne koyar. Melike’nin rüyasında gördüğü piramitler de böyleydi: Gecenin içinde, tavanı olmayan bir mezarın ortasında yürürken saçları tavus kuşu tüylerine dönüşüyor, hiyerogliflerin altında başka metinler beliriyor, her yazının altında daha eski bir korku, her korkunun altında daha eski bir itaat yatıyordu. Bir ses ona, “Sen İsis’sin,” dedi. “Hayır,” diye cevap verdi, “ben yalnızca kendim olmak istiyorum.” Ses güldü. “Bunun için bile önce sana verilmiş bütün isimlerden kurtulman gerekecek.” O anda piramitlerin taşları birer birer eridi ve ortaya bir apartman dairesinin salonu çıktı. Ne tuhaf: İnsanlığın en eski mezarlarından birinin içinden çıkıp en modern hapishanesine gelmişti. Buzdolabının uğultusu, üst komşunun matkabı, kapı aralığından süzülen televizyon ışığı, merdiven boşluğunda biriken yemek kokuları… Medeniyet dediğimiz şey bazen yalnızca daha sofistike seslerle çalışan bir hapishane düzeniydi. Bir sanatçı efkârlı ifadesini takınarak oturuyor, bir yerlerde insanlar birbirlerinin hayatını denetliyor, bir yerlerde de bir kadın, yalnızca yalnız kalmak istediği için kendisini suçlu hissediyordu. Kapı henüz kapanmadı; geçmişin bütün ağırlığına rağmen insanın önünde hâlâ kendi hayatına doğru açılan bir eşik vardır.
Sonra ilkbahar geldi; fakat ilkbahar her zaman çiçeklerle gelmez, bazen insanın içinde yıllardır kapalı duran bir pencerenin mandalını kaldırarak gelir. Bir sabah, yağmurdan sonra kaldırım taşlarının arasından çıkan incecik otlara baktım; dünya sanki bütün kış boyunca kendisini tutmuş da nihayet nefes vermişti. Dostluğun ne olduğunu da galiba böyle zamanlarda anlıyoruz: İnsan hayatının en güzel kıyılarından biri, başkasının seni kurtarmaya çalışmadan yanında durmasıdır. Arayıp “Nasılsın?” demesi; cevabını beklemesi; sana küçük bir hediye bırakması; kilometrelerce öteden aynı sessizliğe bakabilmesi… Dostluk, insanın kendi hapishanesinin duvarlarını görünmez kılan değil, o duvarların aslında hiçbir zaman sandığımız kadar yüksek olmadığını gösteren bir şeydir. Bir insan bir insana bazen bahardır, bazen masal, bazen pastel renklerle boyanmış bir pencere; bazen de yalnızca çayın yanında duran ikinci bir bardaktır. Melike, “Biliyor musun,” dedi, “insan yaşlandıkça konuşmayı değil, susmayı öğreniyor.” “Susmak bilgelik midir?” diye sordum. “Her zaman değil,” dedi. “Bazen sadece yorgunluktur.” Sonra güldü. O gülüşte hayatın bütün ciddi cümlelerine karşı küçük bir kara mizah vardı. Çünkü insan gençken zekâsını silah sanıyor; yaşlandığında ise bazı tartışmaların kazanılmasının, bir cenazeye giderken ayakkabının rengini seçmek kadar anlamsız olduğunu fark ediyor. Bir zamanlar parlak cümlelerle insanları ikna etmeye çalışanlar, yıllar sonra tek bir bakışın bütün retoriklerden daha dürüst olduğunu görüyor. İtiraf edemediğimiz her şey bedenimizde başka bir kapı açıyor; söylenmeyen sözler omuzlara, çene kemiklerine, mideye, uykulara yerleşiyor. İnsan sustukça konuşuyor; yalnızca diliyle değil, yürüyüşüyle, bekleyişiyle, kimse aramadığında telefona bakma biçimiyle. Sonra bir gün telefon gerçekten susuyor. Kapı zili çalmıyor. Fırtına diniyor. Ev, insanın üzerine çöken büyük bir sessizliğe dönüşüyor. İşte o zaman kapı henüz kapanmadı cümlesi yalnızlığın başka bir adını alıyor: “Beni hâlâ hatırlayan biri var mı?” Ve cevap bazen kilometrelerce öteden gelir. Bir mesaj, küçük bir hediye, anlamsız görünen bir fotoğraf, “Bugün seni düşündüm,” cümlesi… İnsan o anda anlar ki bazı insanlar fiziksel olarak hayatımızdan çıkmış olsa bile frekansımızda kalırlar; bazıları ise yanımızda otururken bile çoktan başka bir dünyaya göç etmişlerdir. Belki ayrılığın en gerçek ölçüsü mesafe değil, aynı düzlemde titreşememektir.
Sevgilim, gözlerinin çöl sıcağındaki o tuhaf konforunu hiçbir esarete değişmem; çünkü insanın özgürlüğü bazen tek başına kalmak değil, yanında kendisi olmaktan korkmadığı birinin bulunmasıdır. Seni sevme cesaretinin, bana konfor alanlarının bütün güvenlik vaatlerinden daha büyük geldiğini söylemek isterim; çünkü sevgi, güvenli bir liman olmaktan önce denize çıkma riskidir. İnsan bir başkasını severken kendi hapishanesinin kapısını da açar. O kapının ardında korkular, geçmişler, ailelerden miras alınmış suskunluklar, “el âlem” diye başlayan cümleler, çocuklukta öğrenilmiş itaatler ve yıllarca “böyle gelmiş böyle gider” diyerek üzerimize örttüğümüz battaniyeler vardır. Fakat insanın en büyük ihaneti bazen kendisine yaptığı ihanettir: Kendisini kaybetmemek adına kendi hayatından vazgeçmesi. Melike’nin rüyasında Sfenks’in önünde duran o kadın işte bunu fark etti. Bir helikopterin gövdesine dönüşen semboller gökyüzüne yükselirken Zümrüdüanka onu Kafdağı’nın üzerine bıraktı; orada dağların arasında dantelden dumanlar, yeşilin içinde unutulmuş masallar, eski dünyanın içten yansımalı aynaları vardı. “Burası gerçek mi?” diye sordu. Cevap gelmedi. Çünkü bazı yerlerin gerçek olup olmadığını sormak, insanın kendisinin gerçek olup olmadığını sorması kadar gereksizdir. Belki bütün masallar, eski insanların kendi korkularını anlatabilmek için icat ettiği daha zarif hapishanelerdi. Belki bütün distopyalar, insanın kendi evinde hissettiği küçük bir sıkışmanın büyütülmüş hâliydi. Ve belki özgürlük, sandığımız gibi zincirlerin kırılması değildi; zincirin boynumuzda olmadığını fark etmekti. O gece pencerenin önünde uzun süre oturdum. Şehir, uzaktan bakıldığında dev bir organizma gibi nefes alıyor, ışıkları bir açılıp bir kapanıyor, vapurlar karanlık suyun üzerinde ağır ağır ilerliyordu. Bir yerlerde bir kadın kendi hayatının kararını vermeye çalışıyor, bir adam babasının gölgesinden çıkmaya uğraşıyor, yaşlı biri geçmişte bıraktığı bir kapının anahtarını hâlâ cebinde taşıyor, bir çocuk ilkbaharın kokusunu ilk kez duyuyordu. Hepimiz aynı dünyanın içinde ayrı hücrelerde yaşıyorduk. Sonra saatime baktım. Gece yarısına yaklaşıyordu. Gülümsedim. Hayat yine sigarasını yakmış, bir köşede bizi seyrediyordu. Kapı henüz kapanmadı, dedim içimden; ne kaçmak için ne kalmak için. Sadece karar vermeden önce kendimi ilk kez gerçekten duymak için.
Belki de insanın bütün ömrü, kendisine ayrılmış o eşiği aramaktır: çocukluğun kapısından çıkıp kendi sesine varacağı, ailesinin miras bıraktığı korkuları sevgiyle ayıracağı, konfor ile huzurun aynı şey olmadığını, yalnızlık ile özgürlüğün de birbirine düşman olmadığını anlayacağı o kısa ve sonsuz aralık. Bahar her yıl geri gelir ama insan her yıl aynı insan olarak karşılamaz onu; bazı yıllar çiçek açarız, bazı yıllar yalnızca toprağın altında kökleniriz. Bazen dostlarımız bizi bahara çıkarır, bazen bir sevgilinin bakışı içimizde yıllardır kapalı duran bir odayı aydınlatır, bazen bir rüya bizi piramitlerin içinden geçirip kendi Sfenks’imizin önüne bırakır. Orada sorulan soru hiçbir zaman “Ne istiyorsun?” değildir. Daha acımasız, daha zarif bir sorudur: “Korkmasaydın kim olurdun?” Belki bütün esaretlerimizin ortak adı korkudur; bütün özgürlüklerimizin başlangıcı ise ona rağmen atılmış ilk adımdır. Bu yüzden artık bazı vedaların ardından uzun yaslar tutmuyorum. Biliyorum, frekanslar değişiyor; insanlar hayatımıza giriyor, çıkıyor, bazıları aynı kıyıda kalıyor, bazıları başka bir mevsime sürükleniyor. Dinmeyen fırtınalar da oluyor, çalmayan telefonlar da, kapı zillerinin unuttuğu evler de. Fakat bütün bunların arasında bir arkadaşın “Buradayım,” demesi, sevgilinin elini hayalen uzatması, bir ağacın nisan rüzgârında yapraklarını çevirmesi, uzak bir şehirden gelen küçücük bir hatırlanma, hayatın bize hâlâ borçlu gibş davrandığı merhametin işaretleri gibi. Ve belki insan nihayet büyüdüğünde şunu öğreniyor: Konfor, üzerine kapanan kapının yumuşaklığı; esaret, o kapının ardında güvende olduğuna inanmak; özgürlük ise anahtarı çevirmeden önce, kapının gerçekten kilitli olup olmadığını sormaktır. Çünkü kapı henüz kapanmadı; insanın hayatındaki en büyük cesaret, bazen dışarı çıkmak değil, yıllardır ev sandığı yerin aslında diğer zihinlerle bağlantılı bir alan olduğunu fark edip eşiğe ilk adımı atmaktır.
Hayatın en güzel tarafı, bize her sabah yeniden başlamayı teklif etmesi. Ve belki bütün mesele şudur: Kapı henüz kapanmadı.

Eda Büyükçapar, Yedi Güzel Adam’ın memleketi Kahramanmaraş’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Birçok dergi ve kolektif kitapta yazıları yayımlandı. Edebiyatı heyecan verici bir serüven olarak görüyor ve aynı heyecanla yazı yolculuğunu sürdürüyor.

