Özlem Güller Ünal

Bazı ressamlar gördüklerini tuvale aktarır, bazıları ise gördüğümüz şeylerin ardındaki duyguyu resmeder. Mehmet Najafzadeh’in resimlerinde de böyle bir arayış hissediliyor. Tebriz’den İstanbul’a uzanan yaşam yolculuğunda suluboya ve yağlıboyayı kendine ifade alanı olarak seçen sanatçı, doğayı, şehirleri, ışığı ve gündelik hayatın sessiz anlarını renklerle yeniden yorumluyor. Suluboyanın kendine özgü akışını, şeffaflığını ve spontane yapısını ustalıkla kullanan Najafzadeh, her eserinde sanatseverleri kendi dünyasına zarif bir şekilde davet ediyor.
Onun için resim, yalnızca bir teknik ya da meslekten öte; sevgi, huzur ve hayatla kurulan özel bir bağ. Bir fırça darbesinin, suyun kâğıt üzerindeki hareketinin ya da ışığın bir manzarayı değiştirmesinin peşinden giderken sanatın insana açtığı o sessiz alanda kendi hikâyesini de anlatıyor. Mehmet Najafzadeh ile sanatla başlayan yolculuğunu, Türkiye ve İran arasında şekillenen sanat yaşamını ve bir ressamın dünyaya bakışını konuştuk.
• Mehmet Najafzadeh, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
1965 yılında Tebriz’de doğdum. Sanatla çok küçük yaşlarda tanıştım ve zamanla resim, benim için bir meslekten çok yaşam biçimine dönüştü. Eğitimimi güzel sanatlar alanında tamamladım. Suluboya, yağlıboya, desen, pastel ve farklı tekniklerle uzun yıllardır çalışıyorum. İran’da başlayan sanat yolculuğum, 2011 yılından beri İstanbul’da devam ediyor. Bugün hem kendi resimlerimi üretiyorum hem de yıllardır öğrencilerimle deneyimlerimi paylaşıyorum.
• Çocukluk yıllarınızda sanatla tanışmanız nasıl oldu? Ressam olmaya karar verdiğiniz anı anlatabilir misiniz?
Çocukluğumdan beri resme karşı içimde tarif edemediğim bir merak vardı. Ama beni gerçekten etkileyen, çocukluk yıllarımda gördüğüm bir minyatür eser oldu. O küçücük dünyanın içindeki renkler, figürler ve anlatım beni çok etkiledi. Sanırım ressam olmaya karar vermem bir anda değil, o görüntünün içimde yıllarca büyümesiyle oldu. Zamanla resmin benim için vazgeçemeyeceğim bir şey olduğunu anladım.

• Hayatınızın yönünü değiştiren bir minyatür eser gördüğünüzü söylüyorsunuz. O eser sizi neden bu kadar etkiledi?
O zaman tekniğini veya sanat tarihindeki yerini bilmiyordum. Sadece baktığımda başka bir dünyanın kapısını açmış gibi hissettim. Küçücük bir yüzeyin içinde bu kadar büyük bir dünya kurulabilmesi beni şaşırtmıştı. Belki bugün bile resimlerimde aradığım şey biraz budur: İzleyiciyi birkaç dakika da olsa başka bir dünyaya götürmek.
• Suluboya ve yağlıboya arasında sizin için en belirgin fark nedir? Hangi duyguları hangi teknikle daha iyi ifade edebiliyorsunuz?
Suluboya bana göre daha özgür, hızlı ve sürprizlerle dolu. Suyu tamamen kontrol edemezsiniz; bazen ona izin vermeniz gerekir. Yağlıboyada ise daha fazla zamanınız, katmanınız ve müdahale imkânınız vardır. Suluboyada anlık duygularımı, ışığı ve hareketi; yağlıboyada ise daha derin, güçlü ve katmanlı duyguları ifade etmeyi seviyorum. Ama sonuçta benim için teknik sadece bir araçtır. Önemli olan resmin ne söylediğidir.

• Eserlerinizde doğa ve şehir manzaraları önemli bir yer tutuyor. Konularınızı seçerken sizi en çok ne etkiliyor?
Ben bir konuyu sadece güzel olduğu için seçmiyorum. Beni etkileyen daha çok ışık, atmosfer ve o mekânın bende bıraktığı duygudur. Bir sokak, eski bir bina, deniz, birkaç insan ya da ağaç… Çok sıradan bir görüntü bile doğru ışıkta bana güçlü bir resim fikri verebilir. Özellikle İstanbul, bu konuda bitmeyen bir kaynak. Aynı yere defalarca baksanız bile her seferinde başka bir duygu görebiliyorsunuz.
• İran’dan Türkiye’ye uzanan yaşam yolculuğunuz sanatınıza nasıl yansıdı?
İnsan, yaşadığı yerlerden mutlaka bir şey taşıyor. Tebriz ve İran benim geçmişim, çocukluğum ve hafızam. İstanbul ise hayatımın başka bir dönemini ve bugünkü dünyamı temsil ediyor. Bu iki kültürün renkleri, insanları, sokakları ve hatıraları ister istemez resimlerimin içine giriyor. Bazen resimlerimde geçmişle bugün arasında görünmeyen bir bağ olduğunu düşünüyorum.
• Suluboya tekniği birçok sanatçı tarafından zor bir alan olarak görülüyor. Bu tekniğin en büyük zorluğu ve en büyük güzelliği sizce nedir?
Suluboyanın en büyük zorluğu, aynı zamanda en büyük güzelliğidir: Her şeyi kontrol edemezsiniz. Bir fırça darbesini yaptıktan sonra geri dönüşünüz çok sınırlıdır. Bu nedenle cesaret ister. Ama suyun ve pigmentin kendi hareketine izin verdiğiniz zaman sizin planlamadığınız çok güzel sonuçlar ortaya çıkabilir. Bence iyi suluboya, kontrol ile özgürlük arasındaki dengeyi bulabilmektir.
• Bugüne kadar açtığınız sergiler arasında sizin için en unutulmaz olan hangisiydi ve neden?
Her serginin benim hayatımda ayrı bir yeri var. İran’daki ilk sergilerimin heyecanını da İstanbul ve Avrupa’daki sergilerimi de unutmuyorum. İzmir Uluslararası Suluboya Festivali’nde aldığım dereceler de benim için önemliydi. Fakat zaman geçtikçe şunu anladım: Benim için unutulmaz olan sadece ödül veya serginin büyüklüğü değil. Bir izleyicinin resmin karşısında durup gerçekten bir şey hissettiğini görmek çok daha değerli.
• Bir tabloya başlarken önceden detaylı bir plan mı yaparsınız, yoksa süreç içinde eserin sizi yönlendirmesine mi izin verirsiniz?
Başlangıçta kafamda mutlaka bir kompozisyon ve ışık düşüncesi olur. Ama resmi baştan sona planlayıp aynen uygulamayı sevmiyorum. Çünkü o zaman resim, benim için biraz fazla kontrollü oluyor ve heyecanını kaybediyor. Çalışırken resmin beni başka bir yere götürmesine izin veriyorum. Bazen bir fırça darbesi bütün resmi değiştiriyor. Ben de o sürprizleri seviyorum.
• Günümüz dijital sanat dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Geleneksel resim sanatının geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Dijital sanatın ve teknolojinin gelişmesini doğal buluyorum. Sanat, her dönemde yeni araçlarla karşılaşmıştır. Bunlara karşı olmak yerine anlamaya çalışmak gerektiğini düşünüyorum. Ama geleneksel resmin hiçbir zaman yok olacağına inanmıyorum. Çünkü insanın elinin tuvale veya kâğıda dokunması, fırçanın bıraktığı iz, boyanın gerçek yüzeyi ve sanatçının o anda verdiği kararlar başka bir duygu taşıyor. Teknoloji değişebilir ama insanın kendini ifade etme ihtiyacı değişmez.
• Genç ressamlara ve özellikle suluboya öğrenmek isteyen sanatçılara vermek istediğiniz en önemli tavsiye nedir?
Çok çalışsınlar ama sadece güzel resim yapmaya çalışmasınlar. Hata yapmaktan korkmasınlar. Başlangıçta başka sanatçılardan öğrenmek çok doğaldır ama zamanla kendi yollarını aramaları gerekir. Özellikle suluboyada korku, en büyük engellerden biridir. Bazen suya, renge ve tesadüfe izin vermek gerekir. Teknik öğrenilir; asıl önemli olan, zamanla kendi sesinizi bulabilmektir.

• “Resim benim için sevgi ve huzur demek.” diyorsunuz. Bugün resim yapamadığınız bir hayatı nasıl tanımlarsınız?
Benim için oldukça eksik bir hayat olurdu. Yaklaşık bütün hayatım resmin içinde geçti. İyi zamanlarımda da zor zamanlarımda da resim hep yanımdaydı. Bazen konuşamadığım şeyleri resimle anlatabildim. Bu yüzden resim benim için yalnızca üretmek veya sergi açmak değil; kendimle kurduğum bir bağ. Resim yapmadığım bir hayatı düşünmek gerçekten zor.

• Okurlarımıza son bir mesaj vermek ister misiniz?
Yıllar geçtikçe sanatta varılacak son bir nokta olmadığını daha iyi anlıyorum. Hâlâ öğreniyorum, hâlâ arıyorum ve hâlâ yeni bir resme başlarken heyecanlanıyorum. Öğrencilerime de hep bunu anlatmaya çalışıyorum. Sanat bir yarış değil, uzun bir yolculuk. Benim için önemli olan, bu yolculuk boyunca samimiyetimi kaybetmeden üretmeye devam etmek.



