Şehnaz Orhan
Cenaze çıkışı çok kalabalıktı. “Genç ölümdü, acı ölümdü, zamansız ölümdü” sözleri caminin avlularına, içerideki ayak kokan halılarına, imamın ağızlarına kadar yayıldı. Bu yayılmış acı, gökyüzünde bile yerini bulmuş, öğlen olmasına rağmen kara bulutlar herkesin yüzünü karartmıştı. İntiharlar böyledir işte: Utançtan kararanları, suçun kimsede olmadığı ama aslında herkeste olduğu gerçekleri, tarihler öncesine kadar bu günahın sorumlusunun bulunamaması, birden oradaki herkesin yazgısı olur. Tanrı bile utanıp gökyüzünü mateme boğar.
İtalya’dayken haberi aldığımda, bana abimin intihar edip öldüğü söylenmemişti. Kaza geçirdiğini, ağır yaralı olduğunu söylediklerinde inanmamıştım, öldüğünü biliyordum. İntihar etmesine çok da şaşırmamıştım. Abimin ya kederinden ya da buna teşebbüs etmesinden hayatını kaybedeceğini zaten anlamamak mümkün değildi. Bunu onu çok iyi tanıdığım için düşünmüyordum; ölümü seçmesinin, onun yapacağı bir teşebbüs olacağını bildiğimden durumunu anlıyordum. Şerefli bir ölüm seçerdi o. Aynı bu şekilde. Kaybedeceği hiçbir şeyi olmaması, artık onun yadırgayacağı bir durum olmaktan çıkmış, her şeyi geride bırakarak, yaşamda tepe taklak olduğu gibi, ölüm şeklini de tepe taklak yaparak belirlemişti. Arkasında kalanların en azından bir süre tepe taklak olacağını bilerek ama, daha sonra da çabucak unutulacağını bilerek… Konusunu kapatarak, onu kabrindeki çürümeden daha önce ve daha hızlı yapacağını bilerek… İnsanoğlu; bu kadar büyük suçu üstlenemezdi, kaldıramazdı çünkü. Kolektif bilinçlerinin en gerilerine saklayıp, masummuşlar gibi yaşamaya devam ederlerdi. İnsanlığın, toptan kendini öldürmesi gerekirdi bunun tersi halinde…
Dualardan ve kısacık da olsa gözyaşlarının ardından: kavrulan helvalarla ve özenle yapılmış-neden bu kadar özen gösterildiği anlaşılamaz-etli pilavlardan sonra şişmiş midelerle, uzun süren ayrılıklardan sonra, dostların cemiyette birbirlerini görmelerinin mutluluğuyla, bu sevinçten hafif de olsa utanarak, yüzlerinde gülümsemeyle evlerine dağıldı sonunda cemaat.
Annem koltukta büzüşmüş, sadece koridordan gelen ışığın vurduğu loş salonda elinde dua kitabıyla hem ağlıyor hem de büyük oğlunu kaybetmekten çok, onun affedilmesi için yüksek sesle hatta kızgınlıkla bir şeyler söylüyordu.
“Allah nasıl da cezalandıracak onu. Çok üzülüyorum… Allah’ın sana verdiği canı sen nasıl alırsın… En büyük günah… Affet ya rabbim onu… ne olur…”
Günahı abimin boynuna dolamaya, aslında abimin elinde olamayan bu eylemini değersizlik söylemleriyle çürütmeye çalışırken, annemi salonda bırakıp, abimin kapısı kapalı odasına gittim. İtalya’ya pılımı pırtımı toplayıp adeta kaçtığım vakit; kimliksiz, milletsiz, dinsiz, isimsiz olmayı seçmiştim cesaretle. Garsonluk yaparak başladığım işin, yıllar sonra ufak bir İtalyan lokantasına dönüşeceğini söyleselerdi dalga geçiyorlar diye düşünürdüm. Üstüne, şeker bir karın ve iki kızın da olacak deselerdi, bunu söyleyen falcı olsa kehanetinden kesinlikle şüphe duyardım.
Abimin perdelerle çekili, havasız kalmış odasına girerken, bu mutluluğumdan bile suçluluk duydum birden. Kapının arkasında kareli gömleği asılı, yatağın içinde durması gereken yastığı tuhaf bir şekilde battaniyenin üstüne konmuş hatta bir yanı kafa izinden hafif sararmış halde durmuş, yatağı özensizce toplanmış odasını, gözüm fotoğraf çeker gibi taradı. Ne aradığımı ya da ondan hangi izin kaldığını bulmaya çalıştığımı çok da bilmiyordum aslında. Duvardaki hafif yırtılmış postere gözüm takıldı. Annem çok benzetirdi onu bir zamanlar. Abimin evde pırıl pırıl parladığı, ışıldadığı, sanki annemin elindeki bu ruhu, kaybedilmemesi gereken bir cevher gibi tuttuğu, abimin en güzel zamanları… Kadir İnanır da madem bu kadar çok kendine benzetiliyordu, onun da posterini asmamak olmazdı onun için.
Babamın sağlığında; annem abime hiçbir laf söyletmez, işe öyle böyle gönderir, adeta pamuklara sarılı tutardı elindeki bu kıymetli ruhu. Birbirlerinden o kadar beslenirlerdi ki ne babama ne de bana ihtiyaç kalmazdı evin içinde.
Ne kadar harçlığından biriktirdiği varsa abime saklar, gece bir yerlerde eğlensin, coşsun, “Kadir İnanır yakışıklılığını” sokaklarda göstersin diye, ona verirdi tüm birikimlerini. Babamın ağzını kapar; adamcağız ne vakit bu çocuğu adam etmemiz için işimi öğretmem lazım dedikçe, işe yaramaz olduğunun farkında bile olmayan abim, bir iki kere göstermelik babamın yanına gider, sonrasında boyahanenin kokusunun ona dokunduğundan şikâyet edip, annemle birbirlerine hak vermekten öteye gidemezlerdi.
Yazık ki bu lale devri abim için bir gün hem de birden sona erdi. Babamın da ölüm haberini aldığımda apar topar memlekete gelmiştim. Boyahanenin başına geçmek zorunda kalan abim, bu işin altından nasıl geleceğini bilemeyip çoktan topallamaya başlamıştı. Alacaklar, borçlar, fasonlar, satışlar, işçiler derken lastiği patlattığını, ben uzaklardan da olsa anlamıştım.
Masanın üzerinde notlar gördüm birden. Sevdiği bir şarkının sözleri yazıyordu. Acaba tonlarca ilacı içip yatağında ölümü beklerken, bunu mu dinlemişti en son. Ya da en son ne yemek yemişti, kimi düşünmüştü? Bu kadar kıymetli bir mücevherken annemin elinde; nasıl birden ihmal edildiğini, dışlandığını, yavaş yavaş ışıldayan halinin, ruhunun nasıl çürümeye bırakıldığını anlayamamış olduğunu mu hatırlamıştı acaba? Beslenemeyen annem onu da aç bırakmaya başlamış, abim bu açlıkla daha fazla yaşayamayacağını anlamış olmalıydı diye düşünüyorum. Arkasında giderken hiçbir mesaj bırakmamanın ve yaşayanlar için neden öldüğünü bilememenin sorgusunun, ne kadar acı verici olacağını, ölen insan asla bilemezdi. Belki de bilip de, arkadakileri böyle bırakmak intikam almanın en büyüğüydü.
Yatağına oturdum. Sanki abimin vücudunun sıcaklığı hâlâ oradaydı. Onu ne kadar az bildiğimi düşündüm acıyla. Aslında onu annemden kurtarmak istedim, bana gelmesini söyledim, işi tasfiye etmesini, orada debelenmemesini çok kere belirttim ama o, hâlâ bir gün gene besleneceğini, ruhunun yüceltileceğini, konumunun yükseleceğini umut ederek çabaladı durdu. Yapışıp kalmıştı her yere. Ruhundaki çürümeyi durdurabilmek, yalnız kalmışlığına ve düşüşüne engel olabilmek için çırpınıp durmuş ama, beslenemeyen annemin açlığıyla baş edememişti.
Odadan tam ayrılırken, yere düşmüş kenarı çok az kıvrılmış, ufak bir fotoğraf takıldı gözüme. Elime alıp baktım, biraz sararmış, o zamanlar moda olduğu için bir fotoğraf stüdyosuna gidip çektirdiğimiz bir resimdi. Abim; elini Kadir İnanır tavrıyla, bilerek tam bir adam gibi kolunu omuzuma atmış, ben bu korumadan doygun, o zamanlar da annemin bana yaşattığı açlığı, abimle doyurmanın güvenini taşıdığım anlaşılsın diye iyice dik durup, gururla gülümsemiştim kameraya.
Fotoğrafı cebime koydum. Şaşkınlaştım. Bunu beklemiyordum çünkü. Belki de kopup gitmeden önce son bu resme bakmıştı ama, benim haberim bile olamamıştı. Yatağına yattım, kokusu sinmiş yastığına kafamı gömerek hıçkıra hıçkıra ağladım. Kadir İnanır ölmüştü işte. Cebimde, güvenli günlerden kalan abimle çekilmiş bir fotoğraf anısı, duvarda asılı posteri olduğu halde hem de…

Şehnaz Orhan, Bursa doğumlu. Evli ve iki çocuk annesi. Psikoloji ve edebiyat, hayatında her zaman en sevdiği alanlar arasında yer aldı. Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu ve aynı üniversitede İşletme yüksek lisansını tamamladı. Psikolojiye olan ilgisi nedeniyle İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik alanında yüksek lisans yaptı; ayrıca ICF onaylı koçluk yetkinliği kazandı. Halen Bursa’da bir patoloji laboratuvarında yönetici olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Lisans Programı’na devam ediyor. Yaratıcı ve ileri düzey yazarlık atölyelerinde eğitimlerine devam ediyor ve kolektif kitaplarda öyküleri, çeşitli dergilerde yazıları yayımlanıyor.


