Close Menu
    Son Eklenenler

    Altın Portakal’dan Geriye Kalanlar: On İki Film, On İki Hikâye

    Kasım 3, 2026

    Sıradan Hayatların Sessiz Çığlığı: Kelebek Çalısı

    Kasım 3, 2026

    Uyanmak: Uyuyan Kadın ve Kaybolan İnsan

    Kasım 2, 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Çarşamba, Kasım 4
    X (Twitter) Instagram Facebook
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    • YAŞAM
      1. Aktüel
      2. Beslenme
      3. Felsefe
      4. Fitness
      5. İlişkiler
      6. Kişisel Bakım
      7. Kişisel Gelişim
      8. Psikoloji
      9. Sağlık
      10. Seyahat
      11. Sürdürülebilir Yaşam
      12. Teknoloji
      13. View All

      Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği: “Türk Gençliğine Atasını Unutturamazsınız”

      Ocak 16, 2026

      Apaçık Radyo’dan gençlere açık çağrı: “Açık Alan” başvuruları başladı

      Ocak 15, 2026

      Nazlı Eray’a “Yaşayan Efsane” Onuru

      Temmuz 5, 2025

      Yüzüncüyıl Gazeteciler Derneği’nden anlamlı seminer

      Temmuz 3, 2025

      İnovatif makarnacı Pastavilla 32. yaşını ödülle kutluyor

      Nisan 22, 2024

      Buğday Derneği ‘zehirsiz kentler’ için harekete geçti

      Aralık 23, 2021

      İoanna Kuçuradi: Bir ömrü insanın değerini düşünmeye adadı

      Ekim 3, 2026

      Anlama giden yol: Sembolizm

      Ağustos 3, 2026

      Pandora – Yasak Bilgi ve Merak, Felaket ya da Umut

      Nisan 5, 2026

      İkarus -Yükselme Arzusu, Protez Kanatlar ve Çöküş

      Mart 8, 2026

      Ailemizin ‘Sessiz Odası’

      Mart 23, 2026

      Ergen ebeveynleri için kılavuz

      Eylül 23, 2024

      Aşkın Lotus Hali… 

      Temmuz 4, 2024

      “Doktordan Az Kullanılmış” bu defa bir kitap adı oldu

      Ağustos 29, 2023

      Parfümde şişe tasarımı kokudan önemli olabilir mi?

      Mart 28, 2023

      Saç bakımına ilişkin merak edilen 6 soru ve 6 yanıt

      Nisan 17, 2022

      Melda Kamhi Kosif’in yeni kitabı ‘Ruhun Fısıltısı’ okurla buluştu

      Haziran 8, 2026

      Pandora – Yasak Bilgi ve Merak, Felaket ya da Umut

      Nisan 5, 2026

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Stresten Huzura: Deneyimlenmiş bir dönüşüm süreci

      Mart 6, 2025

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Kimdir bu “Narsist Sapkınlar?”

      Mayıs 29, 2025

      Borderline: Bir Kişilik Bozukluğunun Biyografisi

      Mayıs 6, 2025

      Dementor – Ruh Emici: Narsisizmin gölgesinde bir yok oluş ya da yeniden doğuş hikâyesi

      Şubat 17, 2025

      Prof. Dr. Ahmet Karacalar’dan Lipödem Sendromu: Evrimsel Bir Uyumsuzluk

      Haziran 14, 2026

      ‘Bağımlılık’ bir hastalık olmayabilir (mi?)

      Şubat 18, 2026

      Longevity: Daha uzun ve daha iyi bir hayat mümkün mü?

      Şubat 4, 2026

      ‘Hepimiz Narsistiz’ kitabının yazarı Şule Öncü: Sanıldığından yaygın!

      Mayıs 17, 2024

      KOPENHAG: GÜVENİN VE HAFİFLİĞİN KONFORU

      Eylül 1, 2026

      Sayım Çınar’dan Graz Notları: Sakinliğin, sanatın ve lezzetin şehri

      Şubat 6, 2026

      Melis Melek ile Yeryüzü Günlükleri

      Aralık 21, 2025

      IŞIĞIN İZİNDE, GÖLGENİN PEŞİNDE: PARİS

      Kasım 1, 2025

      Nihal Gündüz’den ‘makarna’ ile ‘Çevre Krizi’ fotoğrafları

      Ağustos 15, 2025

      ‘Baumit ile Olasılıklar’ kitabı ile geleceği yeniden düşünüyor

      Eylül 20, 2023

      Heykeltıraş Varol Topaç’ın çelik üretim atıklarından yarattığı eser Contemporary İstanbul’da

      Eylül 17, 2023

      Jeotermal enerjiyi çocuklara anlatan kitap: Damla Adamlar

      Ağustos 31, 2023

      Kim Korkar Yapay Zekadan

      Haziran 8, 2025

      Türkiye’nin mutfak ve kültür mirasından seçkiler dijital erişime açılıyor

      Ekim 20, 2023

      Mevzular Açık Mikrofon, artık GAİN’de

      Eylül 1, 2023

      Akıllı makineler ve robotlar denilince akla gelen filmler

      Ağustos 31, 2023

      Altın Portakal’dan Geriye Kalanlar: On İki Film, On İki Hikâye

      Kasım 3, 2026

      63. Altın Portakal Ödülleri Sahiplerini Buldu: Gecenin Kazananı “Taş ve Tüy”

      Kasım 1, 2026

      Beyoğlu Caz Festivali 13 Kasım’da Başlıyor: Cazın Yeni Sesleri Şehre Yayılıyor

      Ekim 28, 2026

      SAYIM ÇINAR İLE KÜLTÜR SANAT TURU

      Ekim 20, 2026
    • KÜLTÜR – SANAT
      1. Kitap
      2. Müzik
      3. Öykü
      4. Sanat
      5. Sergi
      6. Sinema
      7. Şiir
      8. Tiyatro
      9. Video
      10. View All

      Sıradan Hayatların Sessiz Çığlığı: Kelebek Çalısı

      Kasım 3, 2026

      Ayın Kitapları: KASIM AYINDA NE OKUYALIM?

      Kasım 1, 2026

      Metis Yayınları’ndan iki yeni kitap: Sinema hafızasından Aydınlanma eleştirisine

      Ekim 27, 2026

      Kahire’nin sözde modernleşmesiyle değişen Doğu’nun çehresi

      Ekim 26, 2026

      Ayın Şarkıları: KASIM AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Kasım 1, 2026

      Beyoğlu Caz Festivali 13 Kasım’da Başlıyor: Cazın Yeni Sesleri Şehre Yayılıyor

      Ekim 28, 2026

      Yağmur Ender’den “Gece Nöbeti”

      Ekim 23, 2026

      Tutu Aydınoğlu’ndan Mirzayev’e yeni bir yorum: “Hafızanın Kontrpuanı” albümü çıktı

      Eylül 29, 2026

      ÖMRÜMÜN MEVSİMLERİ

      Ekim 15, 2026

      İsmi Olmayan Hikâyeler – IX

      Ekim 14, 2026

      Kırık Yansımalar, İstanbul Concept’te edebiyat ve fotoğrafı buluşturdu

      Ekim 11, 2026

      İsmi olmayan hikâyeler – VIII

      Ağustos 30, 2026

      Kırık Yansımalar, İstanbul Concept’te edebiyat ve fotoğrafı buluşturdu

      Ekim 11, 2026

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      Kapı tokmaklarından kuş evlerine izleri görünür kılan bir sanatçı: Ayşen Erte

      Temmuz 1, 2026

      Görüş alanını aşan bir başarı: Dolunay Kocabağ’ın New York’a uzanan yolculuğu

      Nisan 29, 2026

      Guido Casaretto’nun “The Sea Peoples” sergisi SANATORIUM’da açılıyor

      Ekim 27, 2026

      Doğum Gününde Âşık Veysel’i Anmak

      Ekim 26, 2026

      Bursa’da Zaman: Çağdaş sanata açılan yeni bir kapı

      Ekim 16, 2026

      Kırık Yansımalar, İstanbul Concept’te edebiyat ve fotoğrafı buluşturdu

      Ekim 11, 2026

      Altın Portakal’dan Geriye Kalanlar: On İki Film, On İki Hikâye

      Kasım 3, 2026

      Uyanmak: Uyuyan Kadın ve Kaybolan İnsan

      Kasım 2, 2026

      En Sevdiğim: Kırılan Kalplerin Tekrar Çekimi Var mı?

      Ekim 29, 2026

      Zaaflar Statü Tanımaz: Primetime’da Kim Av, Kim Avcı?”

      Ekim 24, 2026

      Bahar Geldi

      Nisan 26, 2026

      ŞİİR – KADİR HORZUM

      Ocak 12, 2026

      Şiir: Kapandık kaldık içimize 

      Temmuz 18, 2025

      Şiir: Huy İşte

      Temmuz 7, 2025

      Abbas: Masalla Gerçek Arasında

      Ekim 31, 2026

      Güneşin Oğlu, İkinci Sezonuyla Zorlu PSM Sahnesinde

      Ekim 31, 2026

      “Terzi Fikri” 1 Kasım’da Kozzy’de sahnelenecek

      Ekim 27, 2026

      30. İstanbul Tiyatro Festivali Lacrima ile başlıyor

      Ekim 15, 2026

      Parazit – Sınıfsal uçurumların sarsıcı anlatımı

      Haziran 30, 2025

      Garfield’in resmi posteri yayınlandı

      Aralık 19, 2023

      Napolyon bu kez Jaquin Phoenix’in yorumuyla sinemada

      Kasım 23, 2023

      Freud’s Last Session filminden fragman

      Ekim 27, 2023

      Altın Portakal’dan Geriye Kalanlar: On İki Film, On İki Hikâye

      Kasım 3, 2026

      Sıradan Hayatların Sessiz Çığlığı: Kelebek Çalısı

      Kasım 3, 2026

      Uyanmak: Uyuyan Kadın ve Kaybolan İnsan

      Kasım 2, 2026

      AŞK YALANMIŞ

      Kasım 1, 2026
    • KİTAPLIK
    • ATÖLYE
    • PODCAST

      Podcast: Hayati Tavsiyeler ‘Bahar ve Mitoloji’ ile yayında

      Mayıs 5, 2023

      Denenmiş, test edilmiş, onaylanmış: Hayati Tavsiyeler

      Mayıs 5, 2023

      Meraklı bünyeler için podcast kanalı: Suare Online

      Mayıs 1, 2023

      Akla takılan sorulara yanıt arayan podcast: Neymiş?

      Nisan 9, 2023

      Hayati Tavsiyeler: Kendine yatırım yapanlara özel podcast

      Nisan 9, 2023
    • YAZARLARIMIZ
    • SuareMag
    • Öykü
    • SD+
      1. Röportaj
      2. Haber
      3. Makale
      4. Portre
      5. Diğer
      6. View All

      Küçük bir kâğıtta koca bir hayat: Hasip Pektaş ve ekslibrisin hafızası

      Eylül 25, 2026

      ÖZLEM GÜLLER ÜNAL RÖPORTAJLARI

      Eylül 13, 2026

      ‘Yazmak ömür boyu sığınağım oldu’

      Ağustos 29, 2026

      Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

      Ağustos 13, 2026

      Feriköy Antika Pazarı kapanıyor mu?

      Nisan 13, 2026

      79. Cannes Film Festivali seçkisi duyuruldu

      Nisan 10, 2026

      Yeşilçam’ın köklü şirketi Erman Film’de yollar ayrıldı

      Şubat 6, 2025

      Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar: Herkes kendi hikayesine sahip çıksın!

      Kasım 16, 2024

      İlk gotik roman: Otranto Şatosu

      Ekim 27, 2026

      Karanlığın değişen yüzü: Gotik edebiyatın tarihsel gelişimi

      Eylül 15, 2026

      Gotik Mimari: Gotik edebiyatın görkemli yapıları

      Ağustos 10, 2026

      Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir: 8 Mart’ta Gloria Steinem’i yeniden okumak

      Mart 8, 2026

      İoanna Kuçuradi: Bir ömrü insanın değerini düşünmeye adadı

      Ekim 3, 2026

      100 Yıllık Bir Ses: David Attenborough

      Mayıs 8, 2026

      Sinemanın Şairi Béla Tarr’ın Ardından

      Ocak 7, 2026

      Yolda Olmak, Var Olmaktır

      Ağustos 9, 2025

      Gülhane Parkında sarnıç olduğunu biliyor muydunuz?

      Nisan 2, 2023

      Klasik mobilyada en çok tercih edilen ağaç türlerini biliyor musunuz?

      Nisan 1, 2023

      Mart ayında Türkiye’nin en çok konuştuğu başlıklar

      Nisan 1, 2023

      SEMA VE HALİT

      Kasım 1, 2026

      BAŞKALARININ GÖZÜ VE UTANÇ: THE SUBSTANCE

      Kasım 1, 2026

      İlk gotik roman: Otranto Şatosu

      Ekim 27, 2026

      Polat Özlüoğlu ile “Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar” romanı üzerine

      Ekim 13, 2026
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    Buradasınız:Anasayfa » YALNIZLIK BORSASI
    Belgin Ulutay

    YALNIZLIK BORSASI

    Kasım 1, 2026Yorum yapılmamış14 dk Okuma Süresi
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Email
    Paylaş
    Facebook Twitter Pinterest WhatsApp Email

    Belgin Ulutay

    Karaköy Rıhtımı’na bakan o eski hanın dördüncü katındaki yüksek tavanlı salonda zaman, rutubetli mermerlerin ve cilalı ahşap kaplamaların arasında ağır ağır birikiyordu.  Rıhtıma yanaşan yük gemilerinin pencerelere vuran zayıf fener ışıkları ile dışarıdaki ıslak deniz kokusu binanın taş duvarlarından içeri süzülüyordu. Karaköy’ün kapalı dükkânlarından yükselen rutubet, salondaki havalandırma sisteminin üflediği kuru hava ve vanilyalı parfüm kokusuyla karışıyor, birbirine tezat iki dünyanın kokusunu aynı odada buluşturuyordu. Mimarın incelikle yerleştirdiği sarı spotlar, masanın üzerindeki gümüş takımları parlatırken yüzleri belli belirsiz gölgelerin içine çekiyordu. Bu konforlu ışık kimseyi bütünüyle aydınlatmıyor, kimseyi de karanlıkta bırakmıyordu. Kusurları örten bir loşlukta yanmaya devam ediyordu. Bu loşluk, masadakilerin ruhundaki küflenmiş köşeleri saklamak için tasarlanmış kusursuz bir kılıftı.

    Gökçe’nin teras kapısından çıkıp gidişinin ardından kayar kapının kapanırken çıkardığı o kısa, vakumlu hışırtı ise salondaki yüksek tavanlı boşluğa asılı kaldı. Kimse hemen konuşmadı. Birkaç saniye boyunca yalnızca fon müziği, klimanın uğultusu ve masanın üzerinde duran kristal kadehlerin birbirine değen ince sesleri duyuldu. Az önce olanların ardından geriye kalan boşluk, odadaki tüm eşyalardan daha fazla yer kaplıyordu.

    Yağız, elindeki iki ince saplı kadehle terasın eşiğinde bir süre öylece bekledi. Parmakları soğuk camın üzerinde kayıyor, boğumları kadehleri gereğinden fazla sıkmaktan beyazlaşmıştı. Rüzgârın terastan içeri taşıdığı o tuzlu deniz kokusu, pahalı deri koltukların ve şekerli parfümlerin arasından sızarak salondaki bütün kokuları bastırdı. Yağız başını hafifçe çevirdi. O koku, Yağız’a yıllar önce, henüz kurumsal koridorlarda bu kadar cilalanmadığı zamanları anımsattı. O zamanlar ceketinin omuzları bu kadar düzgün durmaz, konuşurken sesini olduğundan daha tok çıkarmaya çalışmazdı. Hatırladığı şeyin tam olarak ne olduğunu anlayamadan yüzünü buruşturdu.

    Sol elindeki kadehin titremesini engellemek için elindeki kadehlerin gövdelerini göğsüne yaslayıp bileğindeki ağır saatin deri kayışını sıkıp, ceketinin kolunu çekiştirdi. Yüzündeki o ölçülü tebessümü yeniden toplamaya çalıştı ama dudaklarının kenarındaki küçük seğirme kendi iradesine itaat etmiyordu. O tebessüm ki, yıllardır kurumsal koridorlarda, gala gecelerinde, sergi açılışlarında itinayla cilalanmıştı. O görünmez zincir, boynunu her geçen gün biraz daha sıkıyordu.  Adımları halının dokusunda sessizce iz bırakmadan masaya doğru ilerledi fakat üzerindeki bakışların ağırlığından kaçamadı. Her adımda, masanın etrafında oturan beş çift gözün boynuna, omuzlarına, sırtına saplandığını hissedebiliyordu. Hepsi üzerine sinen o gerilimi sessizce takibe almıştı. Avucundaki iki kadehi masanın ahşap tablasına bıraktığı an çıkan o hafif tiz tıkırtı, salondaki fon müziğinin uğultusunu bir saniyeliğine askıda bıraktı.

    “Temiz hava almak istedi herhalde,” dedi Yağız. Sesi, az önce salonda kurduğu o kendinden emin, bas tondan uzaktı. Göğüs kafesinin ortasında tıkalı kalan bir hırıltı gibi pürüzlü çıktı. Kendisi bile şaşırdı.

    “Mizaç meselesi tabii,” diye ekledi.  “Gökçe bildim bileli böyle. Beklenmedik çıkışları sever. Göçmen damarı işte…” Cümleyi hafif bir gülümsemeyle kapattı.

    Gözlerini masadakilerin üzerinde tek tek gezdirdi. Kimse onun bıraktığı kadehlere bakmıyordu. Herkes bakışlarını önündeki gümüş takımlara, peçetelerin kenarlarına, tabaklarına düşen ışık oyunlarına sabitlemişti. Birinin önünde hediye bırakılan aynanın kulpuna bağlanmış kurdeleyle oynayan parmakları durmadan aynı düğümü yokluyordu. Selin, önündeki keten peçeteyi parmaklarının arasında bükmeye devam ediyordu. Kumaş elinde ezildikçe yüzündeki görünüm yerini ince, sert çizgilere bırakıyordu. Selin’in bakışları tabağının kenarındaki gümüş çatalın üzerindeki bükülmüş yansımasına mıhlanmıştı. Gökçe’nin salondan çıkmadan önce arkasında bıraktığı sisli karmaşa, Selin’in zihninde durmaksızın dönüyordu. Selin’in yıllardır büyük bir titizlikle inşa ettiği, her ayrıntısını ilmek ilmek dokuduğu o saygın, vazgeçilmez ve ilham veren kadın imajının yüzüne fırlatılmış buz kesiğiydi yaptığı. Kimse saldırmadığı halde o imaj yerinden oynatılmış gibi hissediyordu.

    Selin elindeki peçeteyi biraz daha sıktı. Tırnaklarının uçları kumaşa gömüldü. Kurul toplantıları, paneller, yüksek bütçeli projeler, bir sonraki unvan için yapılan görüşmeler ve kültür sayfalarında adının yanında kullanılan sıfatlar zihninden geçti. Her defasında biraz daha fazla çalışmış, biraz daha dikkatli konuşmuş, doğru kişilerin yanında doğru cümleleri kurmuştu. Başarıya ulaşmak için yaptığı şeylerin bir kısmını hâlâ gerekli buluyordu. Bazılarından ise yalnızca kendisine sorulduğunda rahatsız oluyordu.

    “Ne için?” diye geçirdi içinden. “Bütün bunlar, başkalarının gözündeki o parlak aksim …”

    Cümleyi tamamlayamadı. Başkalarının gözündeki o görünürlük olmasa, kendisinin ne kadar ufalacağını, içerideki o dipsiz boşluğu ne kadar derinden hissedeceğini bildiğinden sevmişti bu oyunu. Ve şimdi, Gökçe gelip o perdeyi aralamış, o içi doldurulmuş maketleri açıkta bırakmıştı. Tam anlamıyla kendisini çıplak hissediyordu.

    “Gökçe böyledir…” dedi sonunda. Ağzından çıkan sözler belli belirsizdi. Tıpkı bir fısıltı gibi ama odadaki herkesin kulak zarına bir iğne gibi battı. Başını kaldırdı. Gözlüğünü burnunun üzerine doğru iterken parmağının ucunun titrediğini fark etti. Peçeteyi düzeltip devam etti.

    “Kendini hep bir parça ön planda tutmayı sever. Ama başarısını borçlu olduğu o son makaledeki asıl omurgayı, o teorik altyapıyı ben kurmasaydım, kurul o metni asla yayına almazdı. Hepimiz biliyoruz bunu. Öyle değil mi?” dedi anlaşmayı yenilemek istercesine. Birinin başını sallaması ya da “kesinlikle” demesi yeterli olabilirdi.

    Hadise, kadehini masaya koymadan parmaklarının arasında hafifçe döndürdü. Yüzündeki tatlı ifade yerini ince, acımasız bir meraka bırakmıştı. Sırf Selin’in buğulu gözlerindeki o sarsıntıyı derinleştirmek, o takındığı mağrur duruşun altındaki çözülmeyi izlemek için öne doğru eğildi. Gerdanındaki ince altın zincir, loş ışıkta küçük bir yılan gibi onunla kıvrıldı.

    “Ciddi misin?” dedi Hadise. Sesi, bir yaraya dokunurken gösterilen o sahte şefkatle doluydu.

    “Ben de sanıyordum ki metnin tamamı kendisine ait. Hani sen geçen haftaki lansmanda, Yağız’ın yanında dururken “Gökçe bu ekibin vicdanıdır, o olmasa hiçbirimiz bu kadar derinleşemeyiz” diyordun ya… Hatta Yağız da seni onaylayıp başını sallıyordu.”

    Hadise’nin bakışları Selin’den Yağız’a kaydı. Yağız, ceketinin düğmesini açıp kapatarak masanın üzerindeki gerilimi dağıtacak bir cümle arıyordu. Ama Hadise’nin bu sözleri, ikisini de aynı köşeye sıkıştırmıştı. Masadaki o sahte hiyerarşinin basamakları birer birer gıcırdamaya başlamıştı. Her biri bacaklarına dolanan prangaları hisseder olmuşlardı.

    Masanın diğer ucunda duran Meltem ve Azra, konuşmayı dikkatle tek bir kelime etmeden dinliyorlardı. Meltem, Azra’nın kulağına doğru eğildi. Neredeyse dudakları Azra’nın kulağına değecekti. Nefesini hissetmek rahatsız etse de söyleyeceklerinin merakıyla geri çekilmeden bekledi. Azra, tabağındaki kurumuş balık parçasını çatalıyla küçük dilimlere ayırırken çatalın tabağa vururken çıkardığı o ince sesler konuşmanın arasındaki boşlukları doldurur cinstendi.

     “Gördün mü Yağız’ı?” diye fısıldadı Meltem. “Kadehi tutamadı bile. Gökçe dışarıda ne söylediyse, yüzü bembeyaz oldu.”

    Azra başını hafifçe salladı. Bileğindeki ağır altın bilezik, hareket ettikçe tabağın kenarına çarptı. Sesin duyulup duyulmadığını kontrol eder gibi bir an durdu.

     “Gökçe’nin yaptığı şey cesaret falan değil,” dedi. “O sadece bu masanın sözleşmesini feshetti. Biz ise bu masaya oturabilmek için yıllarımızı verdik.” Meltem başını kaldırıp Yağız’a baktı. Azra’nın ne söyleyeceğini bekliyordu.

    Asıl mesele ne biliyor musun Meltem? Şimdi kalkıp gitsek, yarın bu masada yerimize başkaları oturacak ve bizim arkamızdan aynı nezaketle konuşacaklar. Bu çark dönmeye devam edecek.”

    Azra bunu söylerken sesinde bir öfke yoktu. Bileziğini düzeltti, çatalını tabağın kenarına bıraktı.

    Masadaki herkes diğerinin gözünde ne aradığını biliyordu. Masadakilerin her biri, diğerinin gözündeki o açlığı ve o açlığın yarattığı hissi de iyi biliyordu. Selin, bu gruptaki en entelektüel, en vazgeçilmez figür olma arzusuyla yanıp tutuşuyordu fakat bu arzunun peşinde koşarken düştüğü o küçük hesaplar, arkadan çevirdiği sinsi diplomasiler onu içten içe kemiriyordu. Şimdi hissettiği o yakıcı soğukluk, bu alçalmanın başkaları tarafından görünür kılınmasıydı.

    Yağız ise yöneten, yön veren, gücü elinde tutan o karizmatik adam olmaktan inanılmaz mutluydu. Ancak bunu sürdürebilmek için, Selinlerin onayına, Hadiselerin flörtöz iltifatlarına muhtaçtı. Tek başına kaldığında, o mermer büstün arkasında kalan boşluğu seziyordu. Gökçe’nin terastaki o sorusu “Hiç mi yorulmuyorsun?”  Yağız’ın içindeki o dipsiz boşluğu tek bir darbeyle açığa çıkarmıştı.

    Her biri kendisine bir gerekçe hazırlamıştı. O gerekçeler ayrı ayrı dinlendiğinde makul görünebilir, yan yana geldiklerinde ise birbirlerini besleyen bir düzenin parçalarına dönüşürdü.

    Yağız, Selin’in gözlerini kendisine çevirdiğini fark ettiğinde sandalyesinde biraz daha dikleşti. İçinde yükselen mide bulantısını bastırmak için kadehinden büyük bir yudum aldı. Şarap boğazından geçerken yakıcı bir iz bıraktı.

    “Hadise,” dedi Yağız, sesine otoriter bir ton katmaya çalışarak ama sesindeki çatlağı da gizlemeyerek. “Olayları kişiselleştirmenin anlamı yok. Gökçe bir akademisyen. Onun dünyasıyla bizim yönettiğimiz, büyüttüğümüz kurumun gerçekleri aynı değil. Biz burada bir ekibiz. Birbirimizin eksiğini kapatırız, birbirimizi parlatırız. Hayat bir sahne; kimse o sahneye kırık dökük ve dekorsuz çıkmak istemez.”

    Cümlesini bitirdiğinde masadakilerin yüzlerinde bir rahatlama aradı. Fakat bu kez Selin başını kaldırmıştı.

     “Dekor mu?” dedi. Sesi beklenilenden yüksek çıkmıştı. Masadaki o yapay, o sahte nezaket zırhı ilk kez bu kadar net bir çatlak vermişti. Selin kadehini masaya sertçe bıraktı. Kadehini masaya bıraktığında içindeki kırmızı şarap çalkalandı, kristal duvarlara tırmanıp yeniden kadehin dibine çekildi. Selin bir an şarabın hareketini izledi.

    “Kimi kandırıyoruz biz burada?” Kimseden çıt çıkmıyordu.

    “Ne yapıyoruz bu masada? Geçen ay ben yokken kurulda “Selin’in estetik kaygıları operasyonel zekasını gölgeliyor” diyen sen değil miydin? Yüzüme bakıp “Harikasın Selin” derken, o pozisyonu Meltem’e teklif etmedin mi?”

    Salona kurşun gibi ağır bir sis çöktü.

    Meltem’in elindeki kadeh havada kaldı. Azra başını tabağına eğdi. Hadise ise dudaklarını birbirine bastırarak bu patlamanın lezzetini çıkarmaya çalıştı ama onun da gözlerindeki o sinsi neşe yerini aniden bir huzursuzluğa bıraktı. Çünkü Selin, en temel kuralı bozmuştu.

    Masa etrafında herkes rolünü oynar ama kimse diğerinin kostümünü çekip çıkarmazdı!

    Yağız’ın yüzündeki renk tamamen çekildi. Yanaklarındaki o hafif pembelik yok oldu, yerini gri, cansız bir tona bıraktı. Gözleri Selin’in gözleriyle buluştuğunda bakışlarını kaçırmadı. Yağız, Selin’in neyi ne kadar bildiğini ya da tahmin ettiğini düşündü. Bu, onun için her zamankinden daha zordu.

    “Selin… Burası bunun yeri değil,” dedi Yağız.

    Sesi artık bir yöneticinin sesi değildi. Suçüstü yakalanmış birinin mesnetsiz savunmasıydı.

    “Neresi yeri Yağız?” dedi Selin.

    Selin’in sesi titriyordu ama geri çekilmedi. Bu yıllardır biriken o yapışkan sahtelik balonunun o keskin uca değmesiyle patlamasıydı.

    “O terasta Gökçe’yle konuştuğunuzda camın arkasından sizi izliyordum. Kadehi tutan elinin nasıl titrediğini gördüm. Sen de biliyorsun, ben de biliyorum buradaki herkes gibi. Biz birbirimizi sevmiyor, saygı da duymuyoruz. Birbirimize güzellemeler yapıyor, pohpohluyoruz. Ne zaman biri o perdeyi aralamak istese onu grubun dışında bırakmak için elimizden geleni yapıyoruz.

    Nefes almak için durdu. Masadaki yüzlere baktı.

    “Çünkü tuğlalarını büyük bir ustalıkla ördüğümüz o saltanat duvarları yıkıldığı an, tek başımıza kaldığımızda göreceğimiz o sığlıktan dehşete düşüyoruz.”

    Cümleleri bittikten sonra masaya bir sessizlik çöktü. Selin ilk kez söylediklerinin kendisiyle ilgili olduğunu da hissetti. Yağız’ı suçlamak kolaydı. Hatta onun ikiyüzlülüğünü göstermek de. Fakat aynı masada kalabilmek için kendisinin neleri görmezden geldiğini hatırladığında öfkesi başka bir şeye dönüştü.

    Ayağa kalktı. Sandalyesinin bacakları parke zeminde kulak tırmalayıcı bir ses çıkardı. Çantasını aldı, peçeteyi masanın üzerine bıraktı. Kimseye veda etmedi. Kapıya doğru yürürken masadakilerin ona baktığını biliyordu. Yine de başını çevirmedi. Kapının kapanma sesi bu kez daha ağır bir yankı bıraktı salonda. Tıpkı bir tabutun kapağının kapanması gibiydi. Hiçbiri az önce yaşananları beklemiyordu.

    Karaköy’ün dar sokaklarında kış rüzgârı esmeye devam ediyordu. Taş binaların arasından süzülen rüzgâr, kepenkleri kapatılmış marangoz dükkânlarının ve deniz malzemeleri satan yaşlanmış mağazaların kokusunu sokağa yayıyordu. Şehrin bu saatinde her şey, gündüzün telaşından arka kalanları gösteriyordu.  

    Gökçe, terastan çıktığından beri hız kesmeden yürümüştü. Rıhtıma yaklaşırken adımlarını yavaşlattı. Ceketinin yakasını kaldırmıştı ama soğuk havanın ten kesen temasından da rahatsız olmuyordu. Salonda bıraktığı paltosunu dönüp almak aklına dahi gelmemişti.  Aksine, o salondaki uyuşturucu, sıcak atmosferden sonra bu soğukluk, zihnindeki bütün karmaşayı berraklaştırıyor gibiydi.

    Cebinden küçük, sararmış sayfalı defterini çıkarıp buz tutmuş parmaklarının arasında tuttu. Zamana direnen bir binanın sundurmasının altından durdu. Sokak lambasının solgun ışığı, karanlığı dağıtmıyor, yalnızca durduğu yeri görünür kılıyordu.

    Defteri açtı. Sayfalar hafifçe kanat çırptı. Avucunu açık sayfanın üzerine koydu. Sanki birazdan yazacaklarını önce susturması gerekiyordu. Kalemin ucunu nefesiyle ısıttı. Bekledi. Zihninde birbirine çarpan düşüncelerden hiçbirini kâğıda geçirecek biçimi vermedi. Defteri kapatıp cebine koydu.

    Tam o sırada arkasından gelen aceleci topuk seslerini duydu. Taşların üzerinde yankılanan o sesler, rüzgârın uğultusuyla birlikte yaklaştı fakat dönüp bakmadı.

    “Gökçe!”

    Ses, Selin’in idi. Gökçe başını çevirdiğinde onu sokağın ortasında gördü. Selin’in ince ipek bluzu ceketinin altından görünüyordu. Rüzgârda dağılmış, nefes nefese kalmış, derisi soyulmuş bir insanın nidasıydı.

    Soğuk rüzgâr saçlarını yüzüne savuruyordu. Omuzları titriyor, kollarıyla kendini sarmalamaya çalışıyor, diğer eliyle de çantasını sıkıca tutuyordu. Gözlerindeki siyah makyajdan geriye kalanlar, yüzündeki kusursuz görüntüyü tamamen dağıtmıştı.

    İki kadın, Karaköy’ün o karanlık sokağında, soluk bir lambanın altında karşı karşıya geldiler. Aralarında birkaç adımlık mesafe vardı. Selin konuşmaya başlamadan önce nefesini düzene sokmaya çalıştı.

    Selin birkaç adım daha attı. Ayakları çamura bulandı.

     “Neden aniden çekip gittin?” dedi.

    Sorusunun ardından başını hafifçe eğdi. Bir açıklama bekliyor gibi görünüyordu ama aslında duyacaklarından rahatsız olacağını da biliyordu.

    “Sen oradan öylece yürüyüp gittiğinde… Neyse.”

    “Sen, en çok kendinden korktun değil mi? Bu sayede bizim ne kadar acınası olduğumuzu da bize göstermiş oldun. Buna ne hakkın vardı?”

    Son cümlesini söylerken sesi yükseldi. Gökçe ona doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe azaldığında, Selin’in bedeninden yayılan o ağır parfüm kokusunu artık hissetmiyordu.

    Gökçe, aynı masada oturup, aynı konuşmalara katıldığını hatta bazı cümleleri kendisinin de susarak geçiştirdiğini anımsadı.

    “Kimseyle savaşmadım. Bir şeyi de kanıtlamak için kalkıp gitmedim.” Dedi.

    Sesi sokağın dinginliğinde net ve alçaktı. Selin gözlerini ondan ayırmadı.

    “Öyleyse neden?”

    “Belki de mesele benim neden gittiğim değil. Oynadığınız oyunu daha ne kadar sürdüreceğinizdir.”

    Selin elleriyle yüzünü kapattı. Sokak lambasının altında dizlerinin bağı çözülür gibi oldu.

     “Ben sadece orada durmayı bıraktım. Çünkü artık hiçbir şey olmamış gibi davranamıyorum.” Diye devam etti Gökçe.

    “Sizin meseleniz benimle değil…”  Cümle havada asılı kaldı. Selin’in yüzündeki ifadeyi görünce içinden bir şeyin çekildiğini hissetti. Onu incitmek istememişti.

    “Ben…” dedi, parmaklarının arasından boğuk bir sesle. Yıllardır kelimeleri seçmekte zorlandığı çok az an olmuştu ki doğru kelimeleri aradı. Bulamadı.

    “Ben o masada çok mutluydum. Onlara yakınlaşırken kendimden de uzaklaşıyordum. Farkındaydım. Ama o gruptan koparsam… Gökçe, korkuyorum.”

    Sözleri bittiğinde kendisini daha iyi hissetmedi ama bir şeylerin arkasına da saklanmamıştı. Gökçe’den gelecek bir teselli bekledi fakat Gökçe, sarılmadı.  Selin’in bu çıplaklıkla en ham haliyle yüzleşmeye ihtiyacı vardı. Bir süre yanında durdu ardından eliyle Selin’in koluna uzanarak;

    “Şimdi üşüyorsun, biliyorum. Ama bu soğuk, en azından teninin hâlâ bir canlıya ait olduğunu hatırlatır, Selin.” Dedi ve arkasını dönüp rıhtımda yürümeye devam etti Gökçe.

    Selin sokağın ortasında, o soluk sarı ışığın altında tek başına kaldı. Soğuk, ipek bluzunu bedenine yapıştırıyor, kemiklerine kadar işliyordu. Ama ilk kez, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldığında, ciğerlerine dolan havayla rahatladığını hissetti. Yüzünü gökyüzüne kaldırdı. Yağmur hafifçe çiselemeye başlamıştı. Birkaç damla alnına, birkaçı da yanaklarına değdi ama Selin silmedi.

    Salondaki masa da artık tamamen sessizdi.

    Selin’in gidişinin ardından masada kalan dört kişi tek bir kelime bile etmemişti. Yağız, kadehini elinde tutmaya devam ediyordu ama içindeki şarap ısınmış, tadı değişmişti. Hadise, gözlerini masanın ahşap dokusuna dikmiş, parmağındaki yüzükle oynuyordu. Meltem ve Azra ise tabağın kenarında kalan kurumuş yemek artıklarına bakıyorlardı. Birkaç dakika önce bu odada konuşulanlar, şimdi sanki başka bir masada yaşanmış gibi uzak görünüyordu. Yine de hiçbiri kalkıp gitmek için acele etmiyordu.

    Garson, sessiz adımlarla masaya yaklaştı.

    “Bir şey ister misiniz efendim? Tatlı servisine geçelim mi?”

    Yağız başını kaldırdı. Garsonun yüzüne baktı. Garsonun gözlerindeki o mesafeyi, bir an için kendisine yöneltmişmiş bir alay gibi algıladı. Odaya giren herkesin yüzünde kendisi hakkında bir hüküm arıyor, bulamasa da bir hükmün var olduğuna inanıyordu.

    “Hayır,” dedi. “Hesabı getirin.” Garson başını eğip uzaklaştı.

    Hadise çantasını açtı. Masada duran aynanın kurdelesini çıkarıp dudaklarına ruj sürmek için aynayı yüzüne yaklaştırdı. Ama tam ruju değdireceği an duraksadı. Göz kenarlarındaki o küçük kırışıklıkların arasında biriken o devasa yorgunluğu gördü. Aynayı biraz daha yaklaştırdı. Rujun kapağını kapatıp, aynayla beraber kapatıp çantasına attı.

    “Ben gidiyorum,” dedi. Kimsenin yüzüne bakmadan ayağa kalktı. Çantasının askısını omzuna yerleştirirken davranışlarındaki ağırlık masanın kasvetini hissettirir derecedeydi. Arkasına bakmadan kapıya yöneldi.

    Meltem ve Azra da sessizce eşyalarını topladılar. Masadan kalkarken birbirlerine “Görüşürüz” bile demediler. Söylenmeyen bu kelimenin yerini, çantaların kapanma sesleri ve sandalyelerin zeminde çıkardığı hafif sürtünmeler aldı. Azra, bileziğini düzeltti. Meltem ceketinin düğmesini ilikleyerek kapıdan çıktılar.

    Yağız salonda tek başına kaldı. Ahşap masanın etrafındaki boş sandalyelere baktı. Az önce kahkahaların patladığı, karton övgülerin havalarda uçuştuğu, kadehlerin tokuşturulduğu bu salonda şimdi yalnızca klimanın uğultusu duyuluyordu. Masanın ortasında duran kristal karafa uzandı. Karafın yüzeyindeki su damlaları tamamen akıp gitmiş, geride kurumuş lekeler bırakmıştı. Karafı elinde çevirdi, sonra yerine bıraktı.

    Pencereye yaklaştı. Karaköy rıhtımını ve yakamozları izledi. Yağmur ince ince yağıyordu. Yağız, camdaki kendi aksine baktı. Yüzündeki ifade, başkalarının karşısında kullanmaya alıştığı ifadeydi. Kendisini yalnızken nasıl gördüğünü hatırlamakta zorlanıyordu. Bir süre camın önünde bir süre kaldıktan sonra tekrar masaya yöneldi. Arabasının anahtarını eline aldı.

    Gökçe ise rıhtımın kenarındaki bankta oturuyordu.

    Arkasında kalan salonda hava, dikiş yerlerinden sökülen ağır bir kumaş gibi sarkıyordu.

    Yağız tüm gece, parmaklarının arasında tuttuğu kristal kadehin gövdesini masanın cilalı ahşabına hafifçe vurarak izlemişti tüm olan biteni. Grubun bütün o operasyonel trafiğini yöneten, kimin hangi zaafla nereye bağlı olduğunu detaylarıyla fark eden zihni, Selin’in ve diğerlerinin üzerindeki o boyanın nasıl döküldüğünü hesaplamıştı.

    Yağız, masanın çevresindeki boş sandalyeleri bir süre daha izledi. Yağız için bu masa, arzuların ve utançların takas edildiği sessiz bir borsa alanıydı.

    “Gökçe yine yapacağını yaptı,” diye geçirdi içinden. Cümle, eski bir alışkanlığın rahatlığıyla zihnine gelmişti. Bu defa odada kalan boş sandalyeler, onun açıklamalarını onaylamıyordu.

    Yağız elini masanın kenarına koydu. Parmaklarının altında cilalı ahşabın pürüzsüz yüzeyini hissetti. Fondan gelen bir mırıltı yıllar öncesine ait, kusursuzluğu dert etmediği zamanlardan bir görüntü zihninde belirdi.  Küçük bir odada, kendisine sorulan bir soruya cevap vermek için bekleyen bir çocuk. Başını öne eğmişti; elleri dizlerinin üzerinde birbirine kenetlenmişti. Elini kaldırdı. Camın üzerinde kendi yansımasına dokunacakmış gibi parmaklarını uzattı. Bir an için, o görüntünün arkasında kalan küçük çocuğun saçlarını okşamak istedi. Elini yavaşça indirdi. Masayı ardında bırakarak ceketini düzeltti ve kapıya doğru yürüdü. Vestiyerden Gökçe’nin paltosunu da alarak salondan çıktı.

    O şık, o kusursuz arena, arkasındaki boşlukla birlikte sarı ışıkların altında öylece kaldı.


    Belgin Ulutay, 20 yılı aşkın süredir çeşitli sektörlerde orta düzey yönetici olarak görev yaptı. Yazmaya ve seslendirmeye şiir ile başladı, çeşitli eğitimlerin ardından edebiyat yolculuğunu öyküler ile devam ettiriyor. Tiyatro, seslendirme, kitaplar, seyahatler ve yazı ile kendine bir dünya kuran Ulutay’ın bir çok kollektif kitapta öyküleri yayımlanmıştır.

    LİSTEYİ GÖR
    belgin ulutay suaremag yazar

    Related Posts

    MUHTAÇ DEĞİLİM, GİTME

    Kasım 1, 2026 Hakan Akdoğan

    ARZUNUN YARASI, UTANCIN İNTİKAMI 

    Kasım 1, 2026 Nilgün Karataş - SuareMag

    BAŞKASININ ARZUSU

    Kasım 1, 2026 Arzu Kurt

    SEVGİNİN UTANCI

    Kasım 1, 2026 SUAREMAG
    Yorum Yap
    Yorum yazın Cancel Reply

    Yeni Eklenenler

    Altın Portakal’dan Geriye Kalanlar: On İki Film, On İki Hikâye

    Kasım 3, 2026 Festival

    SAYIM ÇINAR’DAN FESTİVAL İZLENİMLERİ Bu yıl 63’üncüsü düzenlenen Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, “Daima” sloganıyla…

    Sıradan Hayatların Sessiz Çığlığı: Kelebek Çalısı

    Kasım 3, 2026

    Uyanmak: Uyuyan Kadın ve Kaybolan İnsan

    Kasım 2, 2026

    MUHTAÇ DEĞİLİM, GİTME

    Kasım 1, 2026
    Sosyal Medya'da Biz
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • YouTube
    Bu Haberleri Kaçırmayın

    Adını Sen Koy: İki farklı zaman, iki farklı kadın ve benzer bir hikaye

    Nisan 21, 2026 Edebiyat

    Kapı aralığında verilen İskenderiye kararı 

    Ocak 23, 2026 Edebiyat

    “Bulaşıkçılar” yeni yorumuyla İstanbul, İzmir ve Ankara’da

    Mayıs 21, 2025 Tiyatro
    Hakkımızda
    Hakkımızda

    Film, kitap, sanat, hayat ve daha fazlası için haber, röportaj, makale, podcast, güncel bilgiler içeren e-dergi.

    Email : editor@suaredergi.com.tr

    Künye

    Son Eklenen Yazılar

    Altın Portakal’dan Geriye Kalanlar: On İki Film, On İki Hikâye

    Kasım 3, 2026

    Sıradan Hayatların Sessiz Çığlığı: Kelebek Çalısı

    Kasım 3, 2026

    Uyanmak: Uyuyan Kadın ve Kaybolan İnsan

    Kasım 2, 2026

    Haber Bülteni

    Haber Bültenimize Abone Olun

    X (Twitter) Instagram Facebook
    © 2026 Tüm Hakları Saklıdır. Do Medya & Ekipbizz İçerik İşbirliğiyle hazırlanmaktadır.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.