Belgin Ulutay
Karaköy Rıhtımı’na bakan o eski hanın dördüncü katındaki yüksek tavanlı salonda zaman, rutubetli mermerlerin ve cilalı ahşap kaplamaların arasında ağır ağır birikiyordu. Rıhtıma yanaşan yük gemilerinin pencerelere vuran zayıf fener ışıkları ile dışarıdaki ıslak deniz kokusu binanın taş duvarlarından içeri süzülüyordu. Karaköy’ün kapalı dükkânlarından yükselen rutubet, salondaki havalandırma sisteminin üflediği kuru hava ve vanilyalı parfüm kokusuyla karışıyor, birbirine tezat iki dünyanın kokusunu aynı odada buluşturuyordu. Mimarın incelikle yerleştirdiği sarı spotlar, masanın üzerindeki gümüş takımları parlatırken yüzleri belli belirsiz gölgelerin içine çekiyordu. Bu konforlu ışık kimseyi bütünüyle aydınlatmıyor, kimseyi de karanlıkta bırakmıyordu. Kusurları örten bir loşlukta yanmaya devam ediyordu. Bu loşluk, masadakilerin ruhundaki küflenmiş köşeleri saklamak için tasarlanmış kusursuz bir kılıftı.
Gökçe’nin teras kapısından çıkıp gidişinin ardından kayar kapının kapanırken çıkardığı o kısa, vakumlu hışırtı ise salondaki yüksek tavanlı boşluğa asılı kaldı. Kimse hemen konuşmadı. Birkaç saniye boyunca yalnızca fon müziği, klimanın uğultusu ve masanın üzerinde duran kristal kadehlerin birbirine değen ince sesleri duyuldu. Az önce olanların ardından geriye kalan boşluk, odadaki tüm eşyalardan daha fazla yer kaplıyordu.
Yağız, elindeki iki ince saplı kadehle terasın eşiğinde bir süre öylece bekledi. Parmakları soğuk camın üzerinde kayıyor, boğumları kadehleri gereğinden fazla sıkmaktan beyazlaşmıştı. Rüzgârın terastan içeri taşıdığı o tuzlu deniz kokusu, pahalı deri koltukların ve şekerli parfümlerin arasından sızarak salondaki bütün kokuları bastırdı. Yağız başını hafifçe çevirdi. O koku, Yağız’a yıllar önce, henüz kurumsal koridorlarda bu kadar cilalanmadığı zamanları anımsattı. O zamanlar ceketinin omuzları bu kadar düzgün durmaz, konuşurken sesini olduğundan daha tok çıkarmaya çalışmazdı. Hatırladığı şeyin tam olarak ne olduğunu anlayamadan yüzünü buruşturdu.
Sol elindeki kadehin titremesini engellemek için elindeki kadehlerin gövdelerini göğsüne yaslayıp bileğindeki ağır saatin deri kayışını sıkıp, ceketinin kolunu çekiştirdi. Yüzündeki o ölçülü tebessümü yeniden toplamaya çalıştı ama dudaklarının kenarındaki küçük seğirme kendi iradesine itaat etmiyordu. O tebessüm ki, yıllardır kurumsal koridorlarda, gala gecelerinde, sergi açılışlarında itinayla cilalanmıştı. O görünmez zincir, boynunu her geçen gün biraz daha sıkıyordu. Adımları halının dokusunda sessizce iz bırakmadan masaya doğru ilerledi fakat üzerindeki bakışların ağırlığından kaçamadı. Her adımda, masanın etrafında oturan beş çift gözün boynuna, omuzlarına, sırtına saplandığını hissedebiliyordu. Hepsi üzerine sinen o gerilimi sessizce takibe almıştı. Avucundaki iki kadehi masanın ahşap tablasına bıraktığı an çıkan o hafif tiz tıkırtı, salondaki fon müziğinin uğultusunu bir saniyeliğine askıda bıraktı.
“Temiz hava almak istedi herhalde,” dedi Yağız. Sesi, az önce salonda kurduğu o kendinden emin, bas tondan uzaktı. Göğüs kafesinin ortasında tıkalı kalan bir hırıltı gibi pürüzlü çıktı. Kendisi bile şaşırdı.
“Mizaç meselesi tabii,” diye ekledi. “Gökçe bildim bileli böyle. Beklenmedik çıkışları sever. Göçmen damarı işte…” Cümleyi hafif bir gülümsemeyle kapattı.
Gözlerini masadakilerin üzerinde tek tek gezdirdi. Kimse onun bıraktığı kadehlere bakmıyordu. Herkes bakışlarını önündeki gümüş takımlara, peçetelerin kenarlarına, tabaklarına düşen ışık oyunlarına sabitlemişti. Birinin önünde hediye bırakılan aynanın kulpuna bağlanmış kurdeleyle oynayan parmakları durmadan aynı düğümü yokluyordu. Selin, önündeki keten peçeteyi parmaklarının arasında bükmeye devam ediyordu. Kumaş elinde ezildikçe yüzündeki görünüm yerini ince, sert çizgilere bırakıyordu. Selin’in bakışları tabağının kenarındaki gümüş çatalın üzerindeki bükülmüş yansımasına mıhlanmıştı. Gökçe’nin salondan çıkmadan önce arkasında bıraktığı sisli karmaşa, Selin’in zihninde durmaksızın dönüyordu. Selin’in yıllardır büyük bir titizlikle inşa ettiği, her ayrıntısını ilmek ilmek dokuduğu o saygın, vazgeçilmez ve ilham veren kadın imajının yüzüne fırlatılmış buz kesiğiydi yaptığı. Kimse saldırmadığı halde o imaj yerinden oynatılmış gibi hissediyordu.
Selin elindeki peçeteyi biraz daha sıktı. Tırnaklarının uçları kumaşa gömüldü. Kurul toplantıları, paneller, yüksek bütçeli projeler, bir sonraki unvan için yapılan görüşmeler ve kültür sayfalarında adının yanında kullanılan sıfatlar zihninden geçti. Her defasında biraz daha fazla çalışmış, biraz daha dikkatli konuşmuş, doğru kişilerin yanında doğru cümleleri kurmuştu. Başarıya ulaşmak için yaptığı şeylerin bir kısmını hâlâ gerekli buluyordu. Bazılarından ise yalnızca kendisine sorulduğunda rahatsız oluyordu.
“Ne için?” diye geçirdi içinden. “Bütün bunlar, başkalarının gözündeki o parlak aksim …”
Cümleyi tamamlayamadı. Başkalarının gözündeki o görünürlük olmasa, kendisinin ne kadar ufalacağını, içerideki o dipsiz boşluğu ne kadar derinden hissedeceğini bildiğinden sevmişti bu oyunu. Ve şimdi, Gökçe gelip o perdeyi aralamış, o içi doldurulmuş maketleri açıkta bırakmıştı. Tam anlamıyla kendisini çıplak hissediyordu.
“Gökçe böyledir…” dedi sonunda. Ağzından çıkan sözler belli belirsizdi. Tıpkı bir fısıltı gibi ama odadaki herkesin kulak zarına bir iğne gibi battı. Başını kaldırdı. Gözlüğünü burnunun üzerine doğru iterken parmağının ucunun titrediğini fark etti. Peçeteyi düzeltip devam etti.
“Kendini hep bir parça ön planda tutmayı sever. Ama başarısını borçlu olduğu o son makaledeki asıl omurgayı, o teorik altyapıyı ben kurmasaydım, kurul o metni asla yayına almazdı. Hepimiz biliyoruz bunu. Öyle değil mi?” dedi anlaşmayı yenilemek istercesine. Birinin başını sallaması ya da “kesinlikle” demesi yeterli olabilirdi.
Hadise, kadehini masaya koymadan parmaklarının arasında hafifçe döndürdü. Yüzündeki tatlı ifade yerini ince, acımasız bir meraka bırakmıştı. Sırf Selin’in buğulu gözlerindeki o sarsıntıyı derinleştirmek, o takındığı mağrur duruşun altındaki çözülmeyi izlemek için öne doğru eğildi. Gerdanındaki ince altın zincir, loş ışıkta küçük bir yılan gibi onunla kıvrıldı.
“Ciddi misin?” dedi Hadise. Sesi, bir yaraya dokunurken gösterilen o sahte şefkatle doluydu.
“Ben de sanıyordum ki metnin tamamı kendisine ait. Hani sen geçen haftaki lansmanda, Yağız’ın yanında dururken “Gökçe bu ekibin vicdanıdır, o olmasa hiçbirimiz bu kadar derinleşemeyiz” diyordun ya… Hatta Yağız da seni onaylayıp başını sallıyordu.”
Hadise’nin bakışları Selin’den Yağız’a kaydı. Yağız, ceketinin düğmesini açıp kapatarak masanın üzerindeki gerilimi dağıtacak bir cümle arıyordu. Ama Hadise’nin bu sözleri, ikisini de aynı köşeye sıkıştırmıştı. Masadaki o sahte hiyerarşinin basamakları birer birer gıcırdamaya başlamıştı. Her biri bacaklarına dolanan prangaları hisseder olmuşlardı.
Masanın diğer ucunda duran Meltem ve Azra, konuşmayı dikkatle tek bir kelime etmeden dinliyorlardı. Meltem, Azra’nın kulağına doğru eğildi. Neredeyse dudakları Azra’nın kulağına değecekti. Nefesini hissetmek rahatsız etse de söyleyeceklerinin merakıyla geri çekilmeden bekledi. Azra, tabağındaki kurumuş balık parçasını çatalıyla küçük dilimlere ayırırken çatalın tabağa vururken çıkardığı o ince sesler konuşmanın arasındaki boşlukları doldurur cinstendi.
“Gördün mü Yağız’ı?” diye fısıldadı Meltem. “Kadehi tutamadı bile. Gökçe dışarıda ne söylediyse, yüzü bembeyaz oldu.”
Azra başını hafifçe salladı. Bileğindeki ağır altın bilezik, hareket ettikçe tabağın kenarına çarptı. Sesin duyulup duyulmadığını kontrol eder gibi bir an durdu.
“Gökçe’nin yaptığı şey cesaret falan değil,” dedi. “O sadece bu masanın sözleşmesini feshetti. Biz ise bu masaya oturabilmek için yıllarımızı verdik.” Meltem başını kaldırıp Yağız’a baktı. Azra’nın ne söyleyeceğini bekliyordu.
Asıl mesele ne biliyor musun Meltem? Şimdi kalkıp gitsek, yarın bu masada yerimize başkaları oturacak ve bizim arkamızdan aynı nezaketle konuşacaklar. Bu çark dönmeye devam edecek.”
Azra bunu söylerken sesinde bir öfke yoktu. Bileziğini düzeltti, çatalını tabağın kenarına bıraktı.
Masadaki herkes diğerinin gözünde ne aradığını biliyordu. Masadakilerin her biri, diğerinin gözündeki o açlığı ve o açlığın yarattığı hissi de iyi biliyordu. Selin, bu gruptaki en entelektüel, en vazgeçilmez figür olma arzusuyla yanıp tutuşuyordu fakat bu arzunun peşinde koşarken düştüğü o küçük hesaplar, arkadan çevirdiği sinsi diplomasiler onu içten içe kemiriyordu. Şimdi hissettiği o yakıcı soğukluk, bu alçalmanın başkaları tarafından görünür kılınmasıydı.
Yağız ise yöneten, yön veren, gücü elinde tutan o karizmatik adam olmaktan inanılmaz mutluydu. Ancak bunu sürdürebilmek için, Selinlerin onayına, Hadiselerin flörtöz iltifatlarına muhtaçtı. Tek başına kaldığında, o mermer büstün arkasında kalan boşluğu seziyordu. Gökçe’nin terastaki o sorusu “Hiç mi yorulmuyorsun?” Yağız’ın içindeki o dipsiz boşluğu tek bir darbeyle açığa çıkarmıştı.
Her biri kendisine bir gerekçe hazırlamıştı. O gerekçeler ayrı ayrı dinlendiğinde makul görünebilir, yan yana geldiklerinde ise birbirlerini besleyen bir düzenin parçalarına dönüşürdü.
Yağız, Selin’in gözlerini kendisine çevirdiğini fark ettiğinde sandalyesinde biraz daha dikleşti. İçinde yükselen mide bulantısını bastırmak için kadehinden büyük bir yudum aldı. Şarap boğazından geçerken yakıcı bir iz bıraktı.
“Hadise,” dedi Yağız, sesine otoriter bir ton katmaya çalışarak ama sesindeki çatlağı da gizlemeyerek. “Olayları kişiselleştirmenin anlamı yok. Gökçe bir akademisyen. Onun dünyasıyla bizim yönettiğimiz, büyüttüğümüz kurumun gerçekleri aynı değil. Biz burada bir ekibiz. Birbirimizin eksiğini kapatırız, birbirimizi parlatırız. Hayat bir sahne; kimse o sahneye kırık dökük ve dekorsuz çıkmak istemez.”
Cümlesini bitirdiğinde masadakilerin yüzlerinde bir rahatlama aradı. Fakat bu kez Selin başını kaldırmıştı.
“Dekor mu?” dedi. Sesi beklenilenden yüksek çıkmıştı. Masadaki o yapay, o sahte nezaket zırhı ilk kez bu kadar net bir çatlak vermişti. Selin kadehini masaya sertçe bıraktı. Kadehini masaya bıraktığında içindeki kırmızı şarap çalkalandı, kristal duvarlara tırmanıp yeniden kadehin dibine çekildi. Selin bir an şarabın hareketini izledi.
“Kimi kandırıyoruz biz burada?” Kimseden çıt çıkmıyordu.
“Ne yapıyoruz bu masada? Geçen ay ben yokken kurulda “Selin’in estetik kaygıları operasyonel zekasını gölgeliyor” diyen sen değil miydin? Yüzüme bakıp “Harikasın Selin” derken, o pozisyonu Meltem’e teklif etmedin mi?”
Salona kurşun gibi ağır bir sis çöktü.
Meltem’in elindeki kadeh havada kaldı. Azra başını tabağına eğdi. Hadise ise dudaklarını birbirine bastırarak bu patlamanın lezzetini çıkarmaya çalıştı ama onun da gözlerindeki o sinsi neşe yerini aniden bir huzursuzluğa bıraktı. Çünkü Selin, en temel kuralı bozmuştu.
Masa etrafında herkes rolünü oynar ama kimse diğerinin kostümünü çekip çıkarmazdı!
Yağız’ın yüzündeki renk tamamen çekildi. Yanaklarındaki o hafif pembelik yok oldu, yerini gri, cansız bir tona bıraktı. Gözleri Selin’in gözleriyle buluştuğunda bakışlarını kaçırmadı. Yağız, Selin’in neyi ne kadar bildiğini ya da tahmin ettiğini düşündü. Bu, onun için her zamankinden daha zordu.
“Selin… Burası bunun yeri değil,” dedi Yağız.
Sesi artık bir yöneticinin sesi değildi. Suçüstü yakalanmış birinin mesnetsiz savunmasıydı.
“Neresi yeri Yağız?” dedi Selin.
Selin’in sesi titriyordu ama geri çekilmedi. Bu yıllardır biriken o yapışkan sahtelik balonunun o keskin uca değmesiyle patlamasıydı.
“O terasta Gökçe’yle konuştuğunuzda camın arkasından sizi izliyordum. Kadehi tutan elinin nasıl titrediğini gördüm. Sen de biliyorsun, ben de biliyorum buradaki herkes gibi. Biz birbirimizi sevmiyor, saygı da duymuyoruz. Birbirimize güzellemeler yapıyor, pohpohluyoruz. Ne zaman biri o perdeyi aralamak istese onu grubun dışında bırakmak için elimizden geleni yapıyoruz.
Nefes almak için durdu. Masadaki yüzlere baktı.
“Çünkü tuğlalarını büyük bir ustalıkla ördüğümüz o saltanat duvarları yıkıldığı an, tek başımıza kaldığımızda göreceğimiz o sığlıktan dehşete düşüyoruz.”
Cümleleri bittikten sonra masaya bir sessizlik çöktü. Selin ilk kez söylediklerinin kendisiyle ilgili olduğunu da hissetti. Yağız’ı suçlamak kolaydı. Hatta onun ikiyüzlülüğünü göstermek de. Fakat aynı masada kalabilmek için kendisinin neleri görmezden geldiğini hatırladığında öfkesi başka bir şeye dönüştü.
Ayağa kalktı. Sandalyesinin bacakları parke zeminde kulak tırmalayıcı bir ses çıkardı. Çantasını aldı, peçeteyi masanın üzerine bıraktı. Kimseye veda etmedi. Kapıya doğru yürürken masadakilerin ona baktığını biliyordu. Yine de başını çevirmedi. Kapının kapanma sesi bu kez daha ağır bir yankı bıraktı salonda. Tıpkı bir tabutun kapağının kapanması gibiydi. Hiçbiri az önce yaşananları beklemiyordu.
Karaköy’ün dar sokaklarında kış rüzgârı esmeye devam ediyordu. Taş binaların arasından süzülen rüzgâr, kepenkleri kapatılmış marangoz dükkânlarının ve deniz malzemeleri satan yaşlanmış mağazaların kokusunu sokağa yayıyordu. Şehrin bu saatinde her şey, gündüzün telaşından arka kalanları gösteriyordu.
Gökçe, terastan çıktığından beri hız kesmeden yürümüştü. Rıhtıma yaklaşırken adımlarını yavaşlattı. Ceketinin yakasını kaldırmıştı ama soğuk havanın ten kesen temasından da rahatsız olmuyordu. Salonda bıraktığı paltosunu dönüp almak aklına dahi gelmemişti. Aksine, o salondaki uyuşturucu, sıcak atmosferden sonra bu soğukluk, zihnindeki bütün karmaşayı berraklaştırıyor gibiydi.
Cebinden küçük, sararmış sayfalı defterini çıkarıp buz tutmuş parmaklarının arasında tuttu. Zamana direnen bir binanın sundurmasının altından durdu. Sokak lambasının solgun ışığı, karanlığı dağıtmıyor, yalnızca durduğu yeri görünür kılıyordu.
Defteri açtı. Sayfalar hafifçe kanat çırptı. Avucunu açık sayfanın üzerine koydu. Sanki birazdan yazacaklarını önce susturması gerekiyordu. Kalemin ucunu nefesiyle ısıttı. Bekledi. Zihninde birbirine çarpan düşüncelerden hiçbirini kâğıda geçirecek biçimi vermedi. Defteri kapatıp cebine koydu.
Tam o sırada arkasından gelen aceleci topuk seslerini duydu. Taşların üzerinde yankılanan o sesler, rüzgârın uğultusuyla birlikte yaklaştı fakat dönüp bakmadı.
“Gökçe!”
Ses, Selin’in idi. Gökçe başını çevirdiğinde onu sokağın ortasında gördü. Selin’in ince ipek bluzu ceketinin altından görünüyordu. Rüzgârda dağılmış, nefes nefese kalmış, derisi soyulmuş bir insanın nidasıydı.
Soğuk rüzgâr saçlarını yüzüne savuruyordu. Omuzları titriyor, kollarıyla kendini sarmalamaya çalışıyor, diğer eliyle de çantasını sıkıca tutuyordu. Gözlerindeki siyah makyajdan geriye kalanlar, yüzündeki kusursuz görüntüyü tamamen dağıtmıştı.
İki kadın, Karaköy’ün o karanlık sokağında, soluk bir lambanın altında karşı karşıya geldiler. Aralarında birkaç adımlık mesafe vardı. Selin konuşmaya başlamadan önce nefesini düzene sokmaya çalıştı.
Selin birkaç adım daha attı. Ayakları çamura bulandı.
“Neden aniden çekip gittin?” dedi.
Sorusunun ardından başını hafifçe eğdi. Bir açıklama bekliyor gibi görünüyordu ama aslında duyacaklarından rahatsız olacağını da biliyordu.
“Sen oradan öylece yürüyüp gittiğinde… Neyse.”
“Sen, en çok kendinden korktun değil mi? Bu sayede bizim ne kadar acınası olduğumuzu da bize göstermiş oldun. Buna ne hakkın vardı?”
Son cümlesini söylerken sesi yükseldi. Gökçe ona doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe azaldığında, Selin’in bedeninden yayılan o ağır parfüm kokusunu artık hissetmiyordu.
Gökçe, aynı masada oturup, aynı konuşmalara katıldığını hatta bazı cümleleri kendisinin de susarak geçiştirdiğini anımsadı.
“Kimseyle savaşmadım. Bir şeyi de kanıtlamak için kalkıp gitmedim.” Dedi.
Sesi sokağın dinginliğinde net ve alçaktı. Selin gözlerini ondan ayırmadı.
“Öyleyse neden?”
“Belki de mesele benim neden gittiğim değil. Oynadığınız oyunu daha ne kadar sürdüreceğinizdir.”
Selin elleriyle yüzünü kapattı. Sokak lambasının altında dizlerinin bağı çözülür gibi oldu.
“Ben sadece orada durmayı bıraktım. Çünkü artık hiçbir şey olmamış gibi davranamıyorum.” Diye devam etti Gökçe.
“Sizin meseleniz benimle değil…” Cümle havada asılı kaldı. Selin’in yüzündeki ifadeyi görünce içinden bir şeyin çekildiğini hissetti. Onu incitmek istememişti.
“Ben…” dedi, parmaklarının arasından boğuk bir sesle. Yıllardır kelimeleri seçmekte zorlandığı çok az an olmuştu ki doğru kelimeleri aradı. Bulamadı.
“Ben o masada çok mutluydum. Onlara yakınlaşırken kendimden de uzaklaşıyordum. Farkındaydım. Ama o gruptan koparsam… Gökçe, korkuyorum.”
Sözleri bittiğinde kendisini daha iyi hissetmedi ama bir şeylerin arkasına da saklanmamıştı. Gökçe’den gelecek bir teselli bekledi fakat Gökçe, sarılmadı. Selin’in bu çıplaklıkla en ham haliyle yüzleşmeye ihtiyacı vardı. Bir süre yanında durdu ardından eliyle Selin’in koluna uzanarak;
“Şimdi üşüyorsun, biliyorum. Ama bu soğuk, en azından teninin hâlâ bir canlıya ait olduğunu hatırlatır, Selin.” Dedi ve arkasını dönüp rıhtımda yürümeye devam etti Gökçe.
Selin sokağın ortasında, o soluk sarı ışığın altında tek başına kaldı. Soğuk, ipek bluzunu bedenine yapıştırıyor, kemiklerine kadar işliyordu. Ama ilk kez, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldığında, ciğerlerine dolan havayla rahatladığını hissetti. Yüzünü gökyüzüne kaldırdı. Yağmur hafifçe çiselemeye başlamıştı. Birkaç damla alnına, birkaçı da yanaklarına değdi ama Selin silmedi.
Salondaki masa da artık tamamen sessizdi.
Selin’in gidişinin ardından masada kalan dört kişi tek bir kelime bile etmemişti. Yağız, kadehini elinde tutmaya devam ediyordu ama içindeki şarap ısınmış, tadı değişmişti. Hadise, gözlerini masanın ahşap dokusuna dikmiş, parmağındaki yüzükle oynuyordu. Meltem ve Azra ise tabağın kenarında kalan kurumuş yemek artıklarına bakıyorlardı. Birkaç dakika önce bu odada konuşulanlar, şimdi sanki başka bir masada yaşanmış gibi uzak görünüyordu. Yine de hiçbiri kalkıp gitmek için acele etmiyordu.
Garson, sessiz adımlarla masaya yaklaştı.
“Bir şey ister misiniz efendim? Tatlı servisine geçelim mi?”
Yağız başını kaldırdı. Garsonun yüzüne baktı. Garsonun gözlerindeki o mesafeyi, bir an için kendisine yöneltmişmiş bir alay gibi algıladı. Odaya giren herkesin yüzünde kendisi hakkında bir hüküm arıyor, bulamasa da bir hükmün var olduğuna inanıyordu.
“Hayır,” dedi. “Hesabı getirin.” Garson başını eğip uzaklaştı.
Hadise çantasını açtı. Masada duran aynanın kurdelesini çıkarıp dudaklarına ruj sürmek için aynayı yüzüne yaklaştırdı. Ama tam ruju değdireceği an duraksadı. Göz kenarlarındaki o küçük kırışıklıkların arasında biriken o devasa yorgunluğu gördü. Aynayı biraz daha yaklaştırdı. Rujun kapağını kapatıp, aynayla beraber kapatıp çantasına attı.
“Ben gidiyorum,” dedi. Kimsenin yüzüne bakmadan ayağa kalktı. Çantasının askısını omzuna yerleştirirken davranışlarındaki ağırlık masanın kasvetini hissettirir derecedeydi. Arkasına bakmadan kapıya yöneldi.
Meltem ve Azra da sessizce eşyalarını topladılar. Masadan kalkarken birbirlerine “Görüşürüz” bile demediler. Söylenmeyen bu kelimenin yerini, çantaların kapanma sesleri ve sandalyelerin zeminde çıkardığı hafif sürtünmeler aldı. Azra, bileziğini düzeltti. Meltem ceketinin düğmesini ilikleyerek kapıdan çıktılar.
Yağız salonda tek başına kaldı. Ahşap masanın etrafındaki boş sandalyelere baktı. Az önce kahkahaların patladığı, karton övgülerin havalarda uçuştuğu, kadehlerin tokuşturulduğu bu salonda şimdi yalnızca klimanın uğultusu duyuluyordu. Masanın ortasında duran kristal karafa uzandı. Karafın yüzeyindeki su damlaları tamamen akıp gitmiş, geride kurumuş lekeler bırakmıştı. Karafı elinde çevirdi, sonra yerine bıraktı.
Pencereye yaklaştı. Karaköy rıhtımını ve yakamozları izledi. Yağmur ince ince yağıyordu. Yağız, camdaki kendi aksine baktı. Yüzündeki ifade, başkalarının karşısında kullanmaya alıştığı ifadeydi. Kendisini yalnızken nasıl gördüğünü hatırlamakta zorlanıyordu. Bir süre camın önünde bir süre kaldıktan sonra tekrar masaya yöneldi. Arabasının anahtarını eline aldı.
Gökçe ise rıhtımın kenarındaki bankta oturuyordu.
Arkasında kalan salonda hava, dikiş yerlerinden sökülen ağır bir kumaş gibi sarkıyordu.
Yağız tüm gece, parmaklarının arasında tuttuğu kristal kadehin gövdesini masanın cilalı ahşabına hafifçe vurarak izlemişti tüm olan biteni. Grubun bütün o operasyonel trafiğini yöneten, kimin hangi zaafla nereye bağlı olduğunu detaylarıyla fark eden zihni, Selin’in ve diğerlerinin üzerindeki o boyanın nasıl döküldüğünü hesaplamıştı.
Yağız, masanın çevresindeki boş sandalyeleri bir süre daha izledi. Yağız için bu masa, arzuların ve utançların takas edildiği sessiz bir borsa alanıydı.
“Gökçe yine yapacağını yaptı,” diye geçirdi içinden. Cümle, eski bir alışkanlığın rahatlığıyla zihnine gelmişti. Bu defa odada kalan boş sandalyeler, onun açıklamalarını onaylamıyordu.
Yağız elini masanın kenarına koydu. Parmaklarının altında cilalı ahşabın pürüzsüz yüzeyini hissetti. Fondan gelen bir mırıltı yıllar öncesine ait, kusursuzluğu dert etmediği zamanlardan bir görüntü zihninde belirdi. Küçük bir odada, kendisine sorulan bir soruya cevap vermek için bekleyen bir çocuk. Başını öne eğmişti; elleri dizlerinin üzerinde birbirine kenetlenmişti. Elini kaldırdı. Camın üzerinde kendi yansımasına dokunacakmış gibi parmaklarını uzattı. Bir an için, o görüntünün arkasında kalan küçük çocuğun saçlarını okşamak istedi. Elini yavaşça indirdi. Masayı ardında bırakarak ceketini düzeltti ve kapıya doğru yürüdü. Vestiyerden Gökçe’nin paltosunu da alarak salondan çıktı.
O şık, o kusursuz arena, arkasındaki boşlukla birlikte sarı ışıkların altında öylece kaldı.

Belgin Ulutay, 20 yılı aşkın süredir çeşitli sektörlerde orta düzey yönetici olarak görev yaptı. Yazmaya ve seslendirmeye şiir ile başladı, çeşitli eğitimlerin ardından edebiyat yolculuğunu öyküler ile devam ettiriyor. Tiyatro, seslendirme, kitaplar, seyahatler ve yazı ile kendine bir dünya kuran Ulutay’ın bir çok kollektif kitapta öyküleri yayımlanmıştır.


