Elçin Çakmak Erarslan
Rıza her sabahki gibi saat altıda itfaiye merkezinin ağır kapısını ittirerek içeri girdi. Karanlıkta, araçların arasından geçerek soyunma odasına yöneldi. Nöbette olanların bile çıt çıkarmadığı saatlerdi. Emekliliğinin ardından on altı senedir aynı yerde çalışıyordu ve en sevdiği saatti. Bu zamana kadar bir kere bile bu saatte alarm çalmamış, itfaiye erleri yola çıkmamıştı. Eşine bir kere, “Hanım yangın bile çıkacağı anı biliyor,” demişti.
Soyunma odasında tüm itfaiyecilerin isimlerinin yazılı olduğu dolaplar vardı. Rıza’nın dolabı yoktu. Temizlik malzemelerinin bulunduğu dolaptan önlüğünü ve malzemeleri çıkarttı, montunu astı. Sıralamada değişiklik yoktu; önce koridorlar, sonra soyunma odası, araçların bulunduğu garaj, en sonunda mutfak ve dinlenme odaları. Yeni gelenler hariç herkes Rıza’yı tanırdı. Kimilerinden daha uzun senelerdir burada çalışmaktaydı, kimileri ise Rıza’dan daha fazla. Ama kıdemlilerin sayısı zamanla azalmıştı, bir Turgut kalmıştı bir de Emin Amir.
Sırasıyla koridorları, soyunma odasını temizledi. Garajın kapısından girdi, elindeki paspası sıkıca kavradı. Rıza en çok garajı severdi. Yüksek tavanlar, geniş kapılar, kocaman hortumlar, büyük, kırmızı araçlar. Rıza küçük bir adamdı. En büyük hayaliydi itfaiye eri olmak. Hayatında sadece bir kere yangın denilebilecek bir ateş görmüştü. O da komşusunun çöp bidonunun, atılan sigara izmaritiyle tutuşmasıydı. Yine de filmlerden gördüğü kadarıyla imrenirdi. Küçükken çöpçü, itfaiyeci (itfaiye eri dendiğini sonradan öğrenmişti), polis, doktor olmak isterdi tüm arkadaşları. Kimse hayalindeki mesleğe sahip olamamıştı çevresindekilerden. Tıpkı Rıza gibi. Boyu 1.65’ti, itfaiye eri olma sınırı 1.67. Ayakkabının içine kalın bir taban koymayı teklif etmişti anacağı. Ama Rıza yanaşmamıştı. Başvuruya gitmişti. Her şeyi tamdı, boyu hariç. Gene de şansını denemişti ama kural kuraldı.
İtfaiye erliğine hazırlanırken edindiği trafik beceri sayesinde bir yöneticinin şoförlüğünü yapmıştı. Adam ölünce, Rıza emekliye ayrılmıştı. Bir sene sonra emeklilikten bunaldığı bir gün gazetedeki ilanı gördü; İtfaiye binasına temizlik ve bakım görevlisi. Yıllar önce arzuladığı yere, temizlik görevlisi olarak döndü Rıza.
Kimse yokken, sürücü koltuğuna yerleşirdi. Elini soğuk direksiyonda gezdirir, gözlerini kapatıp hayal kurardı. Bazen utanırdı yaşından başından. Biri görse ne diyecekti? Kimi zaman da hortumu, küreği, hatta kumu ellerdi. Bazen kasklarını takardı erlerin. Bir gün daha erken gelmişti; saat 05.00’da. Nöbetçilerin uyuduğunu biliyordu. İçlerinden en ufak tefek olanının kıyafetini giymişti. O anı hiç unutmuyordu Rıza. Kolları, bacakları upuzun gelse de kendini dev gibi hissetmişti. Araçların kaportalarında, duvarlarda ya da camlarda gördüğü o kısa boylu, hafif kambur sırtı, seyrelmiş saçları bir anda kaybolmuştu. Koridorda çıt çıkartmadan kısa bacakları el verdiğince hızla yürüyüp, en yakındaki itfaiye aracının sürücü koltuğuna oturmuştu. Gecenin karanlığında, camdaki yansıması dev bir adamdı artık. Upuzun bir boyun, geniş omuzlar, güçlü eller. O gün eve döndüğünde karısını uzun yıllar sonra yemeğe götürdü Rıza.
Rıza paspas tutan parmaklarını gevşetti, paspası yanındaki su kovasına batırdı. Her zamanki gibi önce araçların arasını sonra da geniş alanı temizledi. En sonunda malzemelerin bulunduğu bölüme yöneldi. Dün haftalık tatbikat yapılmıştı. O yüzden bu alanı toparlaması uzun sürdü. Yanındaki bir kum kovasını kaldırdı ve küçük parlak bir şey dikkatini çekti. Eğildi, altın rengi madalyayı aldı. Önlüğünün cebinden yakın gözlüklerini çıkarttı. Turgut Tümen, Onur Nişanı. Rıza hatırlıyordu; evde ailesi yokken tek kalan bir çocuğu yangından kurtarmış Turgut. Bu kahramanlığın ardından madalya verilmişti. Altın değildi elbette ama önemi değerinden daha kıymetliydi.
Omzunun üstünden garajın kapısına baktı. Madalyayı elinde evirdi, çevirdi. Turgut’un onu önemli günlerde göğsüne iğnelediğini görmüştü birkaç kere. Madalyayı kalbinin üstüne yaklaştırdı. Keşke o üniformayı giydiğim gün bulsaydım, diye düşündü. Garajın kapısında duyduğu sesle irkildi Rıza. Madalyonu yere bırakmak bir saniye bile aklından geçmemişti, yeri cebiydi. Kum kovasını kaldırdı, yerleri paspasladı. Arada gözü kapıya döndü, gelen-giden yoktu.
Temizliği bitirdiğinde madalya hâlâ cebindeydi. Öğleye doğru nöbetçi erler yerine diğerleri ve Turgut geldi. Rıza temizliği bitirip, önlüğünü astı. Arkasını döndü, etrafta kimse yoktu. Başını öne eğdi. Tekrar aklına üniformayı giydiği gün düştü. Tekrar giyebilirdi, bu sefer madalyası da vardı. Önlüğün cebinden madalyayı çıkardı, montunun cebine koydu, garaja yöneldi. İtfaiye erleri arabalara yaslanmış konuşuyorlardı. Bir Turgut fazlasıyla sessizdi. Rıza dilini ısırdı, eli soğuk madalyayı sıktı. Çoktan Turgut’a yalan söylemişti. Senin yüzünden böyle sessiz, oldu mu ah Rıza. Omuzları daha da çöktü. Halbuki Turgut, Rıza mutfağı temizlerken yanına gelmiş, madalyayı sormuştu.
“Buralarda bir yerde düşmüş olması lazım, dün tatbikat sonrası fotoğraf çekiminde takmıştım. Gördün mü Rıza Kaptan?”
“Yok görmedim, emin misin?”
“Değilim be Rıza Kaptan. Yanıma da almış olabilirim. Otobüsle döndüm eve, itiş kakış. Ya orada düştüyse?”
“Tüh kesin o zaman düşmüştür, yoksa bulurdum,” dedi Rıza. Elbette ilk yalanı değildi Rıza’nın. Ama hem en çok onu mutlu eden hem de kahreden bir tek bu yalan olmuştu. Birkaç güne unutur, diye düşündü yanlarından geçerken.
“Cümleten iyi akşamlar,” dedi kapıdan çıkmadan önce.
Rıza o akşam aylar sonra yine eşini yemeğe çıkarttı.

Elçin Çakmak Erarslan, İstanbul’da dünyaya geldi. FMV Ayazağa Işık Lisesi’nden mezun olduktan sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İktisat okudu. Londra’da yaptığı stajın ardından Türkiye’ye dönerek aile şirketinde çalışmaya başladı. Bu süreçte Galatasaray Üniversitesi’nde Pazarlama ve Lojistik Yönetimi yüksek lisansımı tamamladı. Halen profesyonel iş hayatını ve yaşantısını İstanbul – Almanya arasında sürdürüyor. Edebiyat Atölyesi Dergisi 2023 Öykü Yarışmasında üçüncü olan Eraslan, yazı çalışmalarına da devam ediyor.

