Elif Özge Karakaya
Haritalarda adalar hep biraz yalnız görünür. Etraflarını kuşatan maviliğin ortasında, dünyadan ayrılmış küçük kara parçaları. İnsan bazen yalnızca onlara bakarak bile başka bir hayat düşleyebilir. Denizin kıyısında bir ev, sabahları erkenden açılan balıkçı tekneleri, birbirini tanıyan insanlar, kimsenin kimseden fazla bir şey istemediği günler. Bir yerin nasıl olduğunu bilmeden, orada kendimizi daha iyi hissedeceğimize inanarak.
Sait Faik Abasıyanık’ın Haritada Bir Nokta öyküsü böyle bir özlemle açılıyor. Anlatıcı, haritada gözüne ilişen adalarda başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğini düşünüyor. İnsanların birbirine daha yakın, daha dürüst olduğu; çalışmanın, paylaşmanın ve yaşamanın birbirinden ayrılmadığı bir yer arıyor. Bu hayalin içinde eski sandallar, balıkçılar, deniz kuşları ve yemek kokuları var. Sait Faik’in anlattığı dünya, büyük vaatlerle değil, küçük şeylerle güzelleşiyor.
Sait Faik’in adaları sevdiğini biliyoruz. Ama onun öykülerinde deniz, yalnızca güzelliği seyredilecek bir manzara değil. Kıyısında çalışanlar, yorulanlar, bekleyenler var. Denizden dönen bir kayığın içinde birbirine hiç benzemeyen hayatlar taşınır. Birinin geçimi, diğerinin umudu, bir başkasının o günkü sevinci aynı ağlara takılabilir. Sait Faik’in anlatısı da çoğu zaman, sıradan bir görüntünün içinden insanı bütün çıplaklığıyla gösteren bir ayrıntı çıkarır.
Haritada Bir Noktada bu ayrıntı, bir balıktır.
Balıktan dönen bir kayık, paylarını almak için bekleyen adamlar, kıyıdaki gündelik telaş. İlk bakışta üzerinde durulacak bir şey yoktur. Denizden çıkan balıklar bölüşülecek, ardından herkes evine gidecektir. Fakat kayıkta çalışan adamlardan biri, emeğinin karşılığını alamaz. Diğerleri gibi çalışmış, diğerleri gibi beklemiştir. Kendisine düşeceğini düşündüğü balığa uzandığında, bir başkası çizmesiyle balığın üzerine basar.
Bir el uzanır, bir ayak onun önüne geçer.
Sahnenin bütün ağırlığı bu iki hareketin arasında. Uzanan elde beklenti, çizmenin altında ise bir başkasının beklentisini önemsemeyen bir kayıtsızlık var. Üstelik söz konusu olan büyük bir servet, erişilmez bir mutluluk ya da hayatı değiştirecek bir fırsat değilken. Yalnızca bir balık. Küçüklüğüyle insanı daha da fazla inciten bir haksızlık.
Haksızlığa uğrayan adam mahcuptur. Sanki istememesi gereken bir şeyi istemiş gibi geri çekilir. Utanç, olması gereken yerde durmaz. Bir başkasının davranışından doğar ama incitilen insanın yüzüne yerleşir.
Gündelik hayatta buna ne kadar sık rastlıyoruz. Hakkını isterken sesini alçaltanlara, kendisine kötü davranıldığında ortamı daha fazla rahatsız etmemek için susanlara, bir ihtiyacını dile getirdiği için özür diler gibi konuşanlara. Bazen insanın asıl korkusu reddedilmek değil, istediğinin başkaları tarafından görülmesi olur. Bir şeye ihtiyaç duyduğunu belli etmek, kendisini savunmasız hissettirirmiş gibi.
Oysa istemek, insanın en doğal hâllerinden biri.
Arzu dediğimiz şeyin her zaman büyük tutkularla, aşkla ya da sahip olma hırsıyla ilgili olmadığını burada bir kez daha düşünüyorum. Bazen bir günün sonunda emeğinin karşılığını almayı istemektir. Bazen başkalarıyla aynı sofraya oturabilmek, aynı paya sahip olabilmek. Hatta kimi zaman yalnızca insan yerine konulmak.
Sait Faik’in öyküsündeki balık, bütün bu istekleri görünür kılıyor. Bir nesne olmaktan çıkıp insanlar arasındaki mesafeyi ölçen küçük bir işarete dönüşüyor.
Fakat sahnede yalnızca balığı alamayan adam ve ona engel olan balıkçı yok. Başkaları da orada. Olan biteni görürler. Birisi yapılanın ayıp olduğunu söyler, ama bu söz haksızlığı ortadan kaldırmaz. Anlatıcı da birilerinin duruma müdahale edeceğini, belki kendi payından vereceği bir balıkla olup biteni değiştireceğini bekler.
Kimse, beklediği şeyi yapmaz.
Öykünün sessizliği burada daha belirgin hâle geliyor. Çünkü insanın bir başkasına kötülük etmesi kadar, o kötülüğün çevresinde gündelik hayatın hiçbir şey olmamış gibi sürmesi de sarsıcıdır. Birazdan kayık boşalacak, balıklar götürülecek, kıyı eski hâline dönecektir. Orada bulunanların çoğu için bu olay belki günün önemsiz bir ayrıntısı olarak kalacaktır.
Anlatıcı içinse öyle olmaz.
Öykünün başında düşlediği adayı hatırladığımızda, bu sahnenin neden bu kadar ağır geldiğini daha iyi anlayabiliriz. Anlatıcı yalnızca bir adama yapılan haksızlığı görmeyip kendisi için kurduğu hayalin de bir parçasını kaybediyor. Uzaklaşmak istediği dünyanın davranışları, sığındığı kıyıda karşısına çıkıyor.
Bir yere gitmekle insanlardan kaçılabilir mi gerçekten? Coğrafya değiştiğinde insanın alışkanlıkları, bencilliği, korkuları da değişir mi? Denizle çevrili olmak, bir yeri dünyanın geri kalanından ayırmaya yeter mi?
Dünyayı değiştirme isteğiyle tek bir haksızlığı engelleyememenin çaresizliği yan yana gelir.
Öykünün sonunda anlatıcı, artık yazmamaya karar verdiğini hatırlar. İnsanların arasından çekilip sakin bir hayat sürecek, gördüklerine karışmayacaktır. Oysa tanık olduğu bu olaydan sonra gidip kalem ve kâğıt alır.
“Yazmasam deli olacaktım.”
Anlatıcı, haksızlığı önleyememiştir ama onu görmezden gelmeyi de başaramaz. Dünyadan uzaklaşma arzusu, gördüklerine sessiz kalamayan yanıyla karşı karşıya gelir.
Bir balıkla başlayan sahne, bir kalemle son bulur.
*Haritada Bir Nokta, Sait Faik Abasıyanık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları – Son Kuşlar, 2020, İstanbul

Elif Özge Karakaya, Marmara Üniversitesi Alman Dili Edebiyatı Bölümü’nü yarıda bırakıp Ekonometri Bölümü’ne başladı ve oradan mezun oldu. Ancak bir süre sonra kendini IT sektöründe çalışırken buldu. Tüm bu yolculuğunda kitaplar ayrılmaz eşlikçisi oldu. Yaratıcı yazarlık, mitoloji ve psikoloji dersleri alarak kendini geliştirmeye, kitaplarla yeni yolculuklara çıkmaya devam ediyor. Bu süreçte iki kolektif kitapta öyküleri yer aldı ve şimdi ‘Virgülle rafa kaldırdığı defteri’ yazmaya devam ediyor; bu kez, daha belirgin bir mürekkep kullanarak.


