Ümit Ahmet Duman
Aylar öncesinden planlanan Talin tatiline on beş gün kalmıştı. Aile, Sovyetler’in etkisini hâlâ üzerinden atamamış bu gizemli ülkeyi seçtikleri için heyecanlıydı. İlk kez yurt dışına çıkacak olan Füsun’un heyecanı ise bambaşkaydı. Baba Hamit, anne Fulya ve Füsun, onun ilk yolculuğu için Eminönü sokaklarında şık bir bavul arayışına girmişti. Füsun, ikinci dükkânda gördüğü fosforlu portakal rengi, üstten çekmeli tekerlekli bavula bayıldı ve (şimdilerde valiz deniyor ama) onu aldılar.
Cuma akşamı çağırılan taksiye diğer iki bavulla birlikte yerleştirildi. Sıradan bir şekilde Sabiha Gökçen Havalimanı’na varış, check-in işlemleri, bavulların teslimi ve koltuğa oturup hayallere dalmayla yolculuk başladı. Kaptanın anonsu, Talin’in hava durumu bilgisi, hosteslerin kahvaltısı ve sıcak-soğuk içecek ikramlarının ardından tekerlek yere değdi. Uçaktaki herkesin henüz durmadan ayağa kalkması, kurallara uymaya alışkın Füsun’a tuhaf geldi. Neyse ki havaalanı küçüktü ve iyi organize edilmişti; bavullarına ulaşmakta zorluk yaşamadılar. Füsun, kendi portakal rengi bavulunu kaptı. Rehberin kısa bir çabasıyla tur grubuyla buluştular. Bavullarını, Türkiye’dekinden farklı olarak muavinsiz çalışan otobüs şoförünün yardımıyla özenle bagaja yerleştirdiler. Öğle saati olduğundan kısa bir atıştırma molası verildi; ardından şehri genel hatlarıyla tanıtan kısa bir tur yapıldı. Otele varış herkes için mutluluktu.
Hamit duştayken, anne-kız önce onun bavulunu, ardından Fulya’nınkini özenle dolaba yerleştirdiler. Sıra Füsun’daydı. Yanında geçen yaz sonunda aldığı şık etekler, kısa pantolonlar, severek giydiği tişörtler ve gündüz kıyafetleri vardı. Ama esas heyecanla hazırlandığı gece kıyafetleri için Nişantaşı’nda butik bırakmamıştı. Babasının izin verdiği ölçüde, olabildiğince kısa ve keten elbiseler seçmişti.
Anne-babasının eşyaları dolabın neredeyse tamamını kapladığı için, kendi giysilerini nereye koyacağını düşünüyordu. Bavulunu yatağın üzerine yanlamasına koydu. Kapağı açılır açılmaz yüksek sesle, “Olamaz! Bu benim bavulum değil!” diye bağırdı. Hamit neredeyse banyodan havlusuz çıkacaktı. Üzerine alelacele sarındığı havlusundan su damlarken Fulya ile birlikte bavulun başına geldiler. Şaşkınlık içindeydiler.
Ne gülebildiler ne de üzülebildiler; duygularını nasıl ifade edeceklerini bilemeden birbirlerine baktılar. Çünkü bavulun içinde çok şaşırtıcı şeyler vardı: çilek kokulu prezervatif kutusu, kayganlaştırıcı merhem, erotik pozlarda kadın ve erkek fotoğrafları bulunan dergiler, farklı renkte iç çamaşırları, tıraş malzemeleri, üç şık pantolon, canlı renkli tişörtler, bir halı ve modern sanat kataloğu.
Hamit sakinliğini koruyarak rehberi aradı. Durumu özetleyip ne yapmaları gerektiğini sordu. Rehberin verdiği numaradan Türk Hava Yolları’nın Talin Havalimanı ofisini aradı. Bavulun başka bir yolcuyla karıştığını bildirdi. İstanbul’dan kalktıkları uçağın sefer numarasını verdi. Ellerindeki bavulu ofise teslim edebileceğini, kendi bavulunu arayan olursa ulaşabilmeleri için telefon numarasını paylaştı.
Tam da aynı zamanlarda, Füsun’un bavulu benzer renkte bavulu olan başkaları tarafından yanlışlıkla alınmış, otele kadar onlarla gelmişti. Macit ve Sezer, kendi bavullarıyla birlikte onu da dolabın yanına koyduktan sonra günün yorgunluğunu atmak için tanıdık bir Türk lokantasına öğle yemeğine çıktılar.
Akşam otele dönüp bavullarının birini boşalttıktan sonra sıra ikincisine geldiğinde aynı şaşkınlığı yaşadılar. Benzer renkte, ancak kendilerine ait olmayan bir bavulla karşılaştılar. Odaya güçlü bir parfüm ve lüks giysilere has bir koku yayıldı. Bavuldaki kıyafetler, vitrinlerinden geçerken dikkatlerini çeken pahalı markaların ürünlerine benziyordu.
İçindeki eşyalara ihtiyaçları olmadığı ve irtibat kuracak vakitleri kalmadığı için, bavulu dönüşte Talin Havalimanı’ndaki Türk Hava Yolları ofisine bırakmaya karar verdiler. Bavulu boşaltarak diğer bavuldan çıkan, düzgünce sarılmış banknotları içine yerleştirdiler.
Sabah soğuk ama artık alışmaya başladıkları Kuzey kahvaltısından sonra Talin sokaklarının sakin telaşına karıştılar. Önceden arayıp randevu aldıkları üç dükkâna tek tek uğradılar. İlk durakları, tarihi taş binalarla modern yapıları harmanlayan SuurKarja Caddesi’ndeki şık bir resim galerisi oldu. Üç-dört tablo için ön anlaşma yaptılar, resimlerin fotoğraflarını çekip kapora bıraktılar. Türk ressamlarının eserlerini içeren kataloglardan galerinin siparişlerini not aldılar.
Akşama doğru işlemler tamamlandığında, başarılı iş insanları edasıyla, şehrin en güzel kadınlarının dolaştığı sokaklardan geçerek Kbirumi Caddesi’ne yöneldiler. Cadde ilerledikçe sokaklar daraldı, loşlaştı. Duvarlardaki yazılar yerini çıplak kadın fotoğraflarına ve grafitilere bıraktı.
Füsun’un bavulu, sabah şehirdeki neşeli turdan sonra şimdi ilk kez adım attığı bu dünyadan ürküyordu. Macit ve Sezer, ellerinde bavulla, üzerinde rengârenk neon ışıklar bulunan WABANK adlı bara girdiler. İçeride sabah gördükleri zarif kadınlar yoktu. Makyajı abartılı, konuşmaları farklı, iri yapılı kadınlar ve yüksek sesli müzik ortamı onlara bambaşka bir dünyanın kapılarını aralıyordu.
Birkaç bira ve masalarına gelen gençlerle yapılan alkolün de etkisiyle gevşemiş sohbetlerin ardından Macit ve Sezer sırayla masadan kalkıp 40-45 dakika sonra mutlu bir şekilde dönüyorlardı.
Talin’in keskin votkası ve baharatlı havası içlerini ısıtıyordu. Arka sokaklardaki fosforlu ışıklarla süslenmiş kulüpleri gezip, PRIVE, NAGA NAGA, VENÜS ve STUDIO gibi gece kulüplerinde sabahladılar. Geceye iki kişi başlayıp, sabaha karşı otele dört kişi olarak döndüler. Neyse ki kaldıkları otel yıllardır tanıdıkları bir yerdi; resepsiyon görevlisi yeni gelenleri görmezden gelmişti.
Avrupa’nın en az nüfuslu, küçük ama büyüleyici ülkesi yeni güne hazırlanıyordu. Barok mimarinin göz kamaştıran izleriyle zamana direnen yapıları, Orta Çağ dokusunu koruyan sokaklarıyla Talin, yeni günü selamlamak için sabırsız görünüyordu.
Üçüncü günün sabahında Füsun, hissettirmemeye çalıştığı bir hüzünle turun yeni planlarına göz gezdiriyordu. İlk durak, 19. yüzyıldan kalma Alexander Nevsky Katedrali’ydi. Her köşesinde biblolar, heykeller ve vitraylardan süzülen renkli ışıklarla baş döndürücü bir güzelliğe sahipti. Serin havası ve mistik atmosferi insanı ruhsal bir huzura davet ediyordu.
İkinci durak, Talin’in ana meydanındaki Gotik belediye binasıydı. Hem mimarisiyle hem de çevresindeki kafe ve restoranlarla görülmeye değerdi. Üçüncü durakta Barok stilindeki sanat müzesi ise gözlere, ruha ve hayal gücüne hitap ediyor; zihinde yaratıcı kıvılcımlar uyandırıyordu.
Toompea Tepesi’nden şehri kuşbakışı izleyip yokuş aşağı inerken, kentin simge binalarına hayranlıkla göz gezdiriyorlardı. Bu şehir, insanıyla, havasıyla, mimarisiyle “ölmeden önce görülmesi gereken yerler” listesinde haklı yerini almalıydı. Tek tipleşmiş şehirlerden uzaklaşıp, teknolojiyle fazla iç içe olmadan, adeta Orta Çağ’da bir yolculuk yapmak isteyenler için Talin doğru bir seçimdi.
Kısa ama rüya gibi tatil sona ermişti. Füsun, sanki üvey evladına zorla giysi giydiren bir anne gibi, köşede çekinerek bekleyen tanımadığı bavulu ellemek zorunda kaldı. Yine de yaklaşan yeni tatil hayalleriyle içi umut doluydu.
Tur otobüsüne bindiklerinde, rehbere bahşişler teslim edildi ve havaalanına kısa sürede ulaşıldı. THY ofisine gittiklerinde, bankonun arkasında duran portakal rengi bavulu gören Füsun’un heyecanı tarifsizdi. Sanki bir arkadaşıyla karşılaşmış gibi içten sarılmak geliyordu içinden. Bavullar değiş tokuş edildi, kontroller sonrası belgeler imzalanarak süreç tamamlandı.
Yan yana duran bavulların birbiriyle konuştuğunu hayal etti Füsun:
“Anlatsana, neler gördün bu şehirde, ahbap?” der gibi…
Diğeri cevap verdi belki de:
“Seninkilerin kibarlığına alışamadım. Hiç göremeyeceğim sanat eserlerini, temiz sokakları, alçak kaldırımları, parlayan kafeleri, güzel kadınları ve şehrin baş döndüren kokusunu bana gösterdikleri için minnettarım.”
Füsun’un bavulu belki şöyle karşılık verdi:
“Gelirken büyük hayallerim vardı. Bavulların başından geçen maceraları duymuştum ama bu kadar karanlık sokaklar, bu kadar ürkütücü geceler yaşayacağımı tahmin etmezdim. Kentin tüm arka yüzünü gördüm; kalbim, bu kadarını bir daha yaşamayı istemeyecek kadar hızlı attı.”


