Gönül Yasemin Ölmez
Banka kuyruğunda, ensesine yapışık gibi duran adamın, “of çok sıcak” demesiyle, burnunu tuttu. “Allah’ım dayanılır bir koku değil bu sıcakta.”
Önündeki adama, yanda duran bankı işaret edip, “Rica etsem sıramı koruyabilir misiniz, bir sigara içip hemen dönerim.”
“Tabii ki rahat olun,” geri dönüşüyle banka geçip oturdu.
Başını dizlerinin üzerine eğip sigarasını yakmaya çalışırken yüzüne vuran güneşle şapkasını eğdi önüne. O an, yerde oluşmuş pus içindeki koyu lekeden fark etti yanı başında oturanı. Çantasından küçük bir not defteriyle, bir kalem çıkardı kadın. Başını yerden kaldırmadan boşluğa bakıyordu. Yazmak istediği konuda zorlanır gibiydi. Anneannem cinlerin şerrinden korumak için, çok okuyup üflerdi beni. Üstelik el vermiş, öyle dediler. Bu nedenle hislerimde pek yanılmam. Yakın gözlüğümü boynumdan alıp takınca, bulunduğum mesafeden kolayca okuyabildim tek satırlık yazıyı.
“Soyunsam rahatsız olur musunuz?”
Öncesinde gülümsememe neden olsa da uzun uzun düşündüm. Bunu kolaylıkla ben de yazamazdım. Ne zaman bir gölgeye sığınıp uzun uzun düşünsem, (sorduğum soruların esrikliğinden ve dağınık oturmamdan olsa gerek), kafama yediğim taraktan beri, saçım hep kısa, eteğim uzun. Soyunmak için, sıkı sıkı giyimli olmak gerekir. Bu sıcakta üstünde kazak, ayaklarında botla gezen birini muhtemelen kimse aklı başında bulmaz. Bir de gelip “soyunsam rahatsız olur musunuz?” dese, benim ilk aklıma gelenler, Asklepion’dan kaçmış bir firari ya da ülkesindeki soğuk savaştan, üzerindekilerle ayrılabilmiş, barınacak yeri olmadığından, kuytu bulduğu ilk merdiven altına sığınmış bir mülteci olurdu.
Sıranın en önünden gelen bağırmayla irkildim.
“No madam, no. Olmaz ki canım, böyle de bankaya girilmez ki.”
Güvenlik görevlisinin, (dil yoksunluğundan olsa gerek!) dolaysız temas halindeki bakışları da, ip askılı janjanlı bikinisi içindeki kadının yasak kapsamı içerisindeydi aslında. Çantasından bir kazak çıkarıp hızla üzerine giyerken, eş zamanlı terliklerini de fırlatıp Harley botlarını geçiriverdi ayaklarına.
Kadının bu davranışını, bilinen rollerin dışında, (tatile geldiği ülkede yapıyor olması ayrı bir değerlendirme konusu) tuhaf bulsam da, içimden kimseye duyurmadığım kahkahalar yükseldi. Diğer yanda bekleyen üstü çıplak, meme ucu bulmak ister gibi kıllı göğsünü okşayıp duran adamı gören olmaması apayrı bir konu. Bu olay, yanı başımda oturan yazmakta zorlanan kadın için iyi bir konu olabilirdi. Ama ruh hali, başka şeyler yazmak istiyor gibiydi. Çevirdiği sayfada Nazım’ın şiirinden dizeler de vardı. Arasına kuru bir yaprak koyup kapattı defterini. Sesler onu da de huzursuz etmişti belli ki.
Yine de firariler için, içim daima rahattır. Biraz güneş, kendi normalinin dışındakilerin davranışlarına bakıp, gülüp, eğlenmek, “tebdili mekanda ferahlık vardır,” düsturuyla onlara iyi gelebilir.
Bizim köyün iki firarisi Emine ile Baki, ne zaman köy meydanında karşılaşsalar, kargılı kahvenin müdavimi, akşamcı, Drakula Halil, (köyde lakabı olmayan köksüzdür), dayanamaz hemen onlara sataşırdı.
“Kız, Emine, gel yanıma. Baki’yle everelim seni. Düğün, dernek, beşibiryerde, hepsi benden. Çocukta yaparsınız kız.”
Baki, öğretilen küfrü söyleyebilmek için çok çabalar. Yaz kış üzerinden çıkarmadığı kazağını, göğsünden tutup çekiştirir iki eliyle. Söyleyebilir ise herkes güler, herkes gülünce Baki çok mutlu olur. Emine ise, bir metre önce önüne kim geldiyse, ondan aldığı sigarasını yakıp, cımbız değmemiş kaşlarının üzerine düştüğü zeytin karası gözlerini Drakula Halil’e diker.
Çehov’un “duvara bir tüfek asılıysa ikinci ya da üçüncü paragrafta mutlaka patlamalıdır” kuralında, erken anlatıcı olur.
“Doğanın tüfeği var hı… Vursun, öldürsün seni.”
Bilmezden gelir Drakula. Etrafındaki gülüşmelere bakar hızlı hızlı kasketinin altından.
“Doğan kim kız? Altına işemiş Allah’ın delisi. Git donunu değiştir sen önce.”
Emine, ayağına bol gelmiş ayakkabısına sokup çıkarır ayaklarını.
“Doğanın tüfeği var hı…Vursun, öldürsün seni.”
Annemi kaybettiğim günün sabahında, (bir önceki gün alelade günlerden biriydi, gece de düğündeydi), gasilhaneye döndürülmüş arabanın arkasına dayanmış merdiven den, aşağıya inmek için ilk adımı attığımda, (ıslak ellerimi siyah pantolonumda kuruluyordum) Emine’nin zeytin karası gözleri düşüverdi önüme. Annemin giymeye kıyamadığı, benim ise kapının dışına bırakmaya içimin el vermediği siyah ayakkabılar vardı elinde.
Başını iki yana sallayıp, ayakkabıları gösterdi Emine. Küçük.”
Tekrar başını salladı, ayaklarını gösterdi. “Büyük.”
Emine ölü kadın bekleyici.
Yanıma alıp, annemin evine yürüdük birlikte. İçeri girmekte zorlanmadım. Bir gece öncesi taktığı mor karanfil oyalı yemenisi boynumdaydı. Yatak odasına geçtik birlikte. Dolabını açtım. Buram, buram naftalin kokuyordu. Çekmece köşelerine, çamaşır aralarına bırakırdı peçeteye sarıp. Annesinden kendisine geçmiş, bırakmadığı alışkanlıklardan biriydi. (Ben de yılda bir kez havalandırdığım halıların arasına mutlaka koyarım.) Giyilmemiş ne kadar iç çamaşırı, çorap, elbise, askılıkta bizim için özel olan birkaç parça dışında, hepsini bir çantaya doldurup verdim.
Başını salladı, ayakkabıları gösterdi. “Küçük.”
Bir ayakkabı sözü verdim Emine’ye.
Haber geldi köyden. Emine ölmüş. Aradan geçen zaman dün gibi. Oysa annem gideli beş yıl olmuş. Köye gittim apar topar defnine yetişebilmek için. Gasilhane arabası caminin alt duvarına yanaşmış. Emine’nin ayağına bol gelen ayakkabılar, araca dayanan merdivenin önüne bırakılmış. Kadın yıkayıcı hoca kapı aralığından başını uzatıp, sesinin en gür haliyle ahaliye seslendi.
“Helallik isteyip, su dökmek isteyen varsa, geçsin içeri.”
Drakula Halil’le göz göze geldik. Başımı çevirdim, etrafa bakındım. Doğan’ı gördüm. Az ötedeki incir ağacının arkasından, başını arada bir gösterip, çekiyordu. Kadın hocadan müsaade isteyip girdim içeri.
“Abdestli misin kızım?
“Temizim.”
Emine’nin çıplak bedenine bir tas suyu yavaş yavaş döktüm. Cımbız değmemiş kaşlarını elimle düzeltip, kulağına fısıldadım. “Hakkını helal et.”
Defin sonrası mezarlığın önündeki durakta eve gitmekten vazgeçip, yolun karşısına geçtim. Çağırmışım gibi ardı ardına gelen taksi ve dolmuştan, taksiye binmeyi tercih edip, sahile gitmek istediğimi söyledim şoförün gözlerine bakmadan.
Deniz hiçbir zaman, benim için sadece yüzdüğüm yer olmadı. Oteller ve kumsalı ayırmak için açtıkları taş döşenmiş yola taksi girebiliyordu hala. Kumsala bitişik asırlık Ilgın ağacını gösterip, önünde durmasını istedim. Ücreti çarçabuk ödeyip indim.
Öğle saati oluşundan tüm şezlonglar doluydu. Güneşlenenler, denizde top oynayanlar, suyun içinde ters takla atanlar. Etrafın meraklı bakışlarına aldırmadan, (kavurucu sıcakta siyah bir pantolon ve gömlekleydim) Ilgın ağacına yönelip, gölgesine oturdum. Ayakkabılarımı çıkardım. Çıplak ayaklarımı kumun içine gömdüm. Elimde, içinde iki yudum kalmış, küçük pet şişedeki suyu içtim. Ilgın ağacının her yere saçılmış, çuvaldıza benzeyen ince uzun, kuru yapraklarına baktım. Etrafımda olanlarından toplayıp yanı başıma koydum. Çantamdan, küçük telli not defterimi, kalemimi çıkardım. Sıcağa daha ne kadar dayanabileceğini bilemediğim kumda görünmeyen ayaklarıma baktım.
“Neden gelmiştim ki şimdi buraya?”
Biraz uzağımda bir kız çocuğu ve annesi, soğuk dursun diye denizden çıkardıkları karpuzu, ince dilimler yapıp, bacaklarına dökülen sularına aldırmadan, ısırarak yediler birlikte. Denizin kokusuna karpuz, kapuz kokusuna naftalin, naftalin kokusuna terimin kokusu karıştı. Karpuzdan birer ısırık daha aldılar.
Nasihat verir gibiydi kızına. “Bahtın benzemesin.”
Belki bu yüzden, sırf o haklı çıksın diye, sıradan olması için çabaladığım hayatın, aslında ne çok şey barındırdığının da farkına vardım.
Ilgın ağacının yapraklarının arasından süzülen güneşin, kumdaki yansımasından fark ettim, küçük kızın yanıma gelip oturduğunu. Topladığım ince uzun yaprakları aldı eline. Yan yana dizip, örgü yapmaya başladı. Adını sordum. Omuzlarını silkti. Yabancılarla konuşmaması gerektiği, sıkı sıkı tembih edilmişti belli ki. Tek örgü saç haline getirdiği yaprakları yanıma bıraktı. Çevik adımlarla yürüdü kumda. Oyununa dönüp, dalgaların yarısını yıktığı kumdan kalesinin duvarlarını örmeye başladı yeniden.
O, dalları örgü yapmaya çalışırken, banka kuyruğunda yanı başımda oturan kadının not defterine yazdığı Nazım’ın şiirinin dizeleri vardı aklımda.
Hiroşima’da öleli,
Oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
Büyümez ölü çocuklar.
Kalemden kağıda, sözleri Emine’ye ait olan dizeler düştü. “Doğanın tüfeği var hı.. Vursun, öldürsün seni.”
Kağıdı, tellerinden kolayca koparıp katladım. Boş şişenin içine yerleştirip, küçük kızın örgü yaptığı yapraklarla, not defterimin arasındaki kuru yaprağı da koyup ağzını sıkıca kapattım. Az ilerideki iskelenin ucuna kadar yürüyüp, şişeyi olabildiğince uzağa, Emine’yi sonsuzluğa bıraktım. Balıkların bilinenin aksine zeki ve sese aşırı duyarlı olduklarını okumuştum bir makalede.
O gün eve nasıl geri döndüğümü hatırlamıyorum. Ama akşam olduğunda yaşananları, bankta yanı başımda oturan kadına anlatsam, kesin yazardı.
Dostlarım bahçede oturmuş votka, meyve, çerez, yaz akşamı sohbetinde. Ben de modern dans Avrupa Şampiyonası’na hazırlanan kızımla antreman dönüşündeyiz.
Saat 23:00
“Bahçendeki merdivenin altında bir adam yatıyor. Karşıdan resmini çekip attık sana. WhatsApp’a bakmadın mı hiç?” dedi, komşulardan biri.
Judith Hermann’ın, travma ve iyileşme kitabı elimde, nefes almak için durup tutunduğum bahçe kapısının demirine yapışıp kaldım.
“Sakın yanına gitme, polisi ara. Ölü gibiydi! Karşıdan baktık iki defa,” diye uyardı, diğer komşu.
Fotoğraf bir hayli uzaktan çekilmiş, daha sonra baktığımda fark ettim. Kurgu, sahne hazır, biz de gelince oyun başladı. Ölüyle diri arasındaki farkı anlayabilmek için, ön kol bileğe ya da boyundaki atardamar üzerine, işaret ve orta parmak uçlarıyla ritmi hissedinceye kadar bastırmak yeterli diye bilirim. Dokunup, hissedebilen herkesin anlayabileceği bir durum. Bu günlerde en çok kaygı düzeylerimizin nedenlerini araştırıyordum.
Yalnız ve yanımda iki küçük kızım olması nedeniyle, (bu ayrıntı önemliydi, üstelik kocamın yanımda olmadığını da hatırlatmışlardı) çaresiz polisi aradım. Beş dakika geçmedi sanırım, motosikletli iki polis geldi. Hızla gelmeleri benim şansım, onun şanssızlığıydı.
Söze gerek duymadan, polislerden biri, önce ayağıyla dürttü yerde yatan genç adamı. Karanlığa bir çift göz açıldı. Diğeri feneri önce gözlerine tutup sonra etrafında daire çizdirdi. O doğrulmaya çalışırken, ben yakınlaşmak istedim. El işaretiyle durdurdu polis beni. Sorular sordular ona, dürüstçe cevaplamasını istediler. Tümüne cevap verdi, kendi diliyle harmanladığı bizim dilimizde. Polis yere eğilip iki düğüm atılmış siyah naylon poşeti aldı eline.
“Ne var bunun içinde?”
Poşeti çoktan açmıştı. Bir çorap, üstündekinin aynısı olan yeşil bir kazak, yarım paket sarmalık tütün, bir de kitap. Yakın olamadığımdan ne okuduğunu göremedim. Polis poşeti geri uzattı. Diğer polis görüşme yaptığı telefonu kapatıp yanıma geldi.
“GBT temiz hanımefendi. Yeni vatandaşlık verilenlerden. Şikayetçi değilseniz bırakalım gitsin. Uzaklaşın siz şöyle iyice. Göz teması kurmayın. Kindar olur bunlar, kim olduğunuzu anlamasın.”
Adı Aland.
Polis söylerken duydum. Anlamı adil imiş. Kitapları da seviyormuş, konuşup aramızda halledebilirdik, dost bile olabilirdik belki. Aland gitti. Ben evde kaldım. Şüphesiz ki bu benim için yeterli bir özgürlük alanıydı.
Komşularımdan biri yanıma gelmişti. Diğer ikisi üst duvarın üzerinden bakıyorlardı. Koluma girdi yanımdaki.
“Hadi gel, çok stres olsun sen. Bir kadeh votka koyarız sana da. Dünya halleri işte. Bin bir çeşit insan var.”
Gitmekse eğer gittim. Sohbet hemen değiştirildi. Bu senenin trend mayoları, bikiniler, hangi ünlü hangi koyda, yılda bir kez mavi tur için bakımı gelen marinada zincirli yatın çekme masrafları. Ben de fazla sustuğumu fark edip banka kuyruğundaki janjanlı bikinili kadını anlattım. Bankta yanı başımda oturan kadını anlatsam, şüphesiz deli derlerdi.
Bankta oturan kadını düşünüp bir yudum daha aldım bol buzlu votkadan. Şehrin en karanlık sokaklarına girip (okuyup, üfleyerek cinlerden korumuştu çünkü anneannem beni) bin bir çeşit insanlık hali yeni bir kadere kavuşur mu diye düşünürken… Baki için, Emine için, Aland için, kumdan kalesine masum gözlerle bakarken, derinden yaralanan çocuk için ve yazamayan kadın için… Bir metin değeri bile taşıyıp taşımadığını bilemediğim yazıyı karalarken (ödemelerden sonra kalan sıfır haneli banka cüzdanım gibi) askılıkları boşaltıp, kılıktan kılığa giydiğim tüm elbiseleri, üzerimdekiler dahil çıkarıp attım.
Şüphesiz ki benden başka kimse okumayacaktı bu yazıyı.

Gönül Yasemin Ölmez, Bodrum’da doğdu. Lise mezunu. Yirmi üç yıllık çalışma hayatında özel sektörde satış danışmanlığı ve mağaza müdürlüğü yaptı. Derin okuma ile başlayan kendini geliştirme eğitim yolculuğunu, mitoloji ve yaratıcı yazarlıkla halen devam ettiriyor. Bu süreçte iki kollektif kitapta öyküleri de yer alan Gönül Yasemin Ölmez, yazı yolculuğunu sürdüyor.

