KENAN DOĞRU
Kendimi puslu bir sahilde bulmuştum. Saatlerce dolaştım. Kim olduğuma dair ne bir fikrim vardı ne de hatırladığım bir şey. Denizin sesi, kapalı gökyüzü, çakıl taşları, deniz kabukları, kumlar ve uzaklardan gelip geçen insanlar… Bunlar yetiyordu. Hem oradan ayrılsam nereye gidecektim ki? Kuvvetli ihtimal bir eve gidecek, yemek yiyecek, gereksiz şeyler aleminde bir şeyler izleyecek ve sonra uyuyup ertesi gün aynı şeyleri başka bir yerde, belki de bir iş yerinde yapacaktım.
Gerçi tüm bunların ne önemi vardı; başka bir sorun vardı aslında. Sislerin eşlik ettiği bu ıssız sahilde saatler geçirmiştim. Ne zaman değişmişti ne de ben. Açlık hissetmiyordum ama tok da değildim. Yürüsem de dursam da hiçbir şey fark etmiyordu. Yorgun değildim ya da hiç yorulmuyordum. Üstelik ne iyiydim ne de kötü. Sadece varlığımla oradaydım. Lanetli bir şey belki beni izliyor ve taş olmamı istiyordu. Bunları düşününce bir an, “Acaba kötü mü hissediyorum ya da hissetmeye mi başladım?” diye tam kendime kulak vermişken hemen vazgeçtim. Keşke kötü hissetseydim. Hiçbir şey, hiçbir şey…
Bu sahilden birkaç kez uzaklaşmayı denedim. Başlarda çok uzaklara gitmeden etrafta bir durak ya da geçen arabalar var mı diye baktım. Tuhaftı doğrusu; çünkü uzaklara gitsem, hatta bu sahili kaybedecek kadar uzaklaşsam ne fark ederdi ki? Korkmuyordum. İşin aslı, cesur da değildim. Lanet olsun, hiçbir duygulanış hissetmiyorum bedenimde.
“Peki neden o zaman yerimde duramıyorum?” diye sordum kendime. Ne saatler ne de günler değişiyor. Ne kayboluyorum ne de buluyorum. Ne hatırlıyorum ne de özlüyorum. Peki bu içimde, tüm bunlara rağmen ne arıyorum ben? İşte tam da bu lanet soru aklıma geldiğinde ardışık bir duygulanış hissettim. Daha doğrusu bir taş takılmıştı gözüme. Birisi onu alıp tam suyun üzerinde sektirecekti ki bir tiksinti ile taşı atmış ve gitmişti. Onun kim olduğunu merak ettim! Ama artık kadrajda hiç yoktu; sanki onu ben yarattım ya da bulunduğum yer o kadar tekinsizdi ki onun yerine ben vardım şimdi.
Bütün gün bunu düşündüm. Acaba o alçak herif tekrar gelir mi diye. Sonra fark ettiğimi tekrar fark ettim: Günler de değişmiyor ya… Onu kaç gün beklediğimin ne önemi var? Gelip geçenler değişiyor sadece, başka da hiçbir şey değişmiyor. Hatta bir sinek kuşu bile, zaman durmuş da gagası çiçeğe saplanmış gibi gözüküyor uzaktan. Ağaca tırmanıp dokunmaya korkuyorum. Ya iplikten örülmüş bir oyuncak olduklarını anlarsam? Ya o zaman korkarsam?
Evet. İlk kez fark ediyorum; daha doğrusu ilk kez kim olduğumu bulmaktan korkuyorum. Tam o sırada o adam beliriyor sahnede. Aynı sahne. Her şey tıpatıp aynı; sırayla, harfi harfine, birebir aynı şekilde gerçekleşiyor. Sahilden geçen üç genç taşlık bir yerde durup suyun üzerinde taşları sektirme oyunu oynuyorlar. Ne kadar da mutlular öyle! Mutlu mutsuz, ben bile bu abartıdan haz alıyorum. Sonra o adam çıkageliyor; bir an durup bu şaklabanları izliyor. Daha doğrusu öyle bir bakış atıyor ki… “Şaklabanlar,” der gibi bakıyor onlara. Ben iki tarafa da aynı duygu ile bakıyorum; ta ki o adam bu gençleri taklit edeyim derken kaldırdığı taşın altından sıçrayan çamurlar beyaz elbisesini lekeleyene kadar. Siyah olmasa rengi, üzerinden çamurlar değil de kanlar damlıyor zannedeceğim. Ve elindeki çamurla birlikte o iskeleti, ya da taşın elindeki varlığını fark ediyor. Tiksinti ile o deniz kabuğunu bırakıp hemen oradan uzaklaşıyor. Bir acıma duygusu, bir utanç hissediyorum onun için. Duygulanışlar yaşıyor belli ki. Kibirli, yalnız adam… Bouville sahilinin gri kumlarında tek başına yürüdüğünü zannediyor! Sanki dünyanın bütün varoluş yükünü o cılız omuzlarında taşıyormuş gibi. Dayanamayıp kafamı çeviriyorum ondan öteye. Deniz dalgalanmaya devam ediyor; biliyorum, evren anlamsızca genişliyor görünmeyen bir yerlerde.
Neden o taşı şimdi merak ettim? Kıyamet kopmadı henüz ama içimdeki o ciddiyet sarsıldı bir kez. Adam ortalıktan kaybolunca hemen gidip taşı buluyorum. Başka bir canlı gibi parlıyor kayaların arasında: Taştan bir deniz kabuğu. Güneşin altında kurumuş üstü; temiz, rüzgarla yıkanmış, pürüzsüz bir fildişi kulesi gibi parıldıyor. Sanki “Ben buradayım; temizim, makbulüm ve yasalarına uygunum be adam!” diyor. Onu çeviriyorum; altı yaş, çamurlu… İğrenç bir rutubet çürümeyi getirmiş, böceklerin kopmuş uzuvları yapışmış üzerine. Neden o adamın tiksindiğini anlıyorum şimdi. O taş olduğunu anlıyor adam. Onun, o taşı umursamadığı kadar, kimsenin de umurunda olmadığını anlıyor aslında. Her şeyin kendi varlığını avuçlarında taşıdığını ama taşın elleri olmadığını ilk kez anlıyor.
O an bir cehenneme dönüşüyor her şey. Gökyüzüne bakıyorum. Belki de tüm bunları birileri yazıyor. Bir daktilo sesi mi duymalıyım, yoksa ardışık tuşların sesleri mi aradığım? Hangi zamandayım ki? Soruların cevaplarını merak ettiğim için bu halimden utanıyorum. Tek bir kareye sığamadığım için kuşkuluyum. Çünkü bütün gün gezindiğim bu yerde, denizlerin yerine lavların olduğu bir yerde de gözümü açabilirdim.
O an deniz kabuğunun salyangozu andıran gölgesi konuşmaya başlıyor: “Ey kederli gövdem! Sen neden utanıyorsun ki? Altındaki o ıslaklık olmasa, yaşama çaban kurumuş olmaz mıydı? Sümüklerin olmasa belki de tebeşirden bir kalem olacaktın; kim derdi ki onca zaman seni sırtımda taşıdım bu sahil boyu ta ki ölene kadar…”
Bir taş bile benden haklı, diyorum onu dinlediğimde. Hem neden bu manzaranın tadına bakmıyorum ki? Neden kuru kalmaya çalışıyorum? Kayıp birisi, her zaman bulunmaya hazır olsun diye mi? Neden o denize ben girip altımı ıslatmıyorum? Kuruluk işte: Ölümün o donmuş estetiği…
Ne zaman ki ayaklarımı ıslattım; birdenbire o ağır ve ağdalı varoluşçu ciddiyetim yerini hafifliğe bıraktı. Parmaklarımın arasında neşeli bir kutlama var. Hava, sanki bayat bir tütün dumanı gibi ciğerlerime oturmuştu az önce. Şimdi ise sevinç yükseliyor içimden. Kendi arzumun efendisi gibi davranmaya başlıyorum; kendi kudretinin bilgisine sahip birisi gibi hissediyorum. Sulara bırakıyorum kendimi o zaman, engin dalgalara…

Kenan Doğru’nun edebi serüveni, 2002 senesinde Orkun Uçar’ın kurmuş olduğu Türkiye’nin ilk online fantastik ve bilimkurgu platformu olan Xasiork bünyesinde yayımlanan ilk yazılarıyla filizlenmiştir. Uluslararası bir korporasyonun yöneticiliğiyle örülü kariyerini sadece bir dış kabuk olarak taşır; o, bu gri çarkların arasında aslında sözcüklerin tözünü arayan mistik bir simyacıdır. Rakamların diktasından kaçarak edebiyatın diyalektik labirentine sığınır. Metropolün kuzey çeperlerindeki o tenha yalıtılmışlığı, bir şişenin dibine çöken tortu gibi ağırlaşan o kuytu arka bahçeyi, merkezin kof gürültüsüne yeğler. Kendini konvansiyonel bir “yazar” etiketiyle sınırlandırmaz; ontolojik bir boşluğa düştüğünde tutunduğu o “hiçlik payandalarını” ve dilin mikro düzeydeki fısıltılarını dinlemeyi seçer. Kurmaca dünyasında, tuğlaları üst üste dizerken aslında güneşin kaçtığı o yarıklardaki hakikatin peşine düşer. O, yazının o heretik odasında fırtına koptuğunda bile sığ bir liman olmayı reddeder; bireyin manevi mesaisini sömüren o sonsuz anlayışlı, konforlu maskeleri entelektüel bir öfkeyle parçalar. ”


