Tuba Ayşe Özgür
Günlerdir adını koyamadığım bir sancı yaşıyorum. Konfora sahibim, hayatın getirdiği güzellikleri yaşıyorum ama bir yandan o kırk kat yorganın altındaki iğne batıyor bir tarafıma. Canım yanıyor, ruhum kararıyor, genzime küf doluyor. Bir yerlerde bir yanlış var diyorum ama nerede? Seçtiğim hayat bana mı ait ya da iyisi bu denilen bir tercihin elinde oyuncak mıyım?
Nasıl başladı diye soracak olursanız bir film izlerken yakalandım bu esaretin kâbusuna. Belki bazılarınız da izlemiştir, yeni bir film, Milyonerlerin Sığınağı. Trajikomik desem değil, daha da ağır bir duygu. Ağlarken gülünmeyen, gülerken can yakan bir tadı var. Yavaş yavaş çöküyor. Neyi seçtiğime karar verenin ben olup olmadığını sorguladığımda tam da karşımdaki koltukta oturan oluyor bu sorunun müsebbibi.
Çünkü insanın kendi hayatından şüphe etmesi tuhaf bir şey. Hele de ortada şikâyet edecek görünür bir neden yoksa. Karnınız tok, başınızı sokacak bir eviniz, sevdiğiniz birkaç insan, arada kaçıp gidebildiğiniz yerler, kendinize ayırabildiğiniz zamanlar varsa daha ne istiyorsunuz? Zaten bütün hikâye de bu “daha ne istiyorsun” cümlesinde başlamıyor mu? Bize verilenle yetinmemizi isteyen eski dünyanın sesiyle daha fazlasını istememizi emreden yeni dünyanın sesi tuhaf biçimde aynı yerde buluşuyor. Biri elindekine şükret diyor, diğeri elindekini yenile. İkisi de dönüp ne istediğimizi sormuyor. Belki biz de uzun zamandır sormuyoruz.
Filmde dünyanın sonundan korunmak için inşa edilmiş o görkemli sığınağa bakarken aklıma ilk gelen şey zenginlik olmadı. Güvenlik oldu. İnsan ne kadar güvende olmak ister? Ne kadar korunaklı, ne kadar steril, ne kadar tehlikeden uzak? Sonra bu güvenlik uğruna nelerden vazgeçebilir? Gökyüzünden mesela. Rüzgârdan. Bir kapıyı açıp istediği yere gidebilmekten. Bilmediği bir sokağa sapmaktan. Başına ne geleceğini bilmeden yaşamaktan.
İnsanın bütün tehlikelerden korunmuş bir hayat istemesi anlaşılır elbette ama hayat dediğimiz şeyin kendisi biraz da tehlike değil mi zaten? Sevmek tehlikeli, bağlanmak tehlikeli, çocuk yapmak, yola çıkmak, iş değiştirmek, birine inanmak, birini terk etmek, yeniden başlamak, yaşlanmak, hatta sabah yataktan kalkmak bile sonucu garanti edilmeyen bir şey. Biz bütün bunların sivri uçlarını törpüleyip kendimize güvenli bir hayat kurmaya çalışırken acaba hayatın kendisini de törpülüyor olabilir miyiz?
İğne galiba biraz buradan batıyor. Çünkü konfor masum görünüyor. Sıcak bir evin, güzel bir yemeğin, rahat bir yatağın ne kötülüğü olabilir? Yok zaten. Benim derdim rahatlıkla değil. Rahatlığın vazgeçilmez hale geldiği o görünmez eşikle. Bir zamanlar sahip olmak için sevindiğimiz şeylerin bir süre sonra kaybetmekten korktuğumuz şeylere dönüşmesiyle. İnsan o zaman sahip olduklarının sahibi olmaktan çıkıyor, onların bekçisi haline geliyor.
Daha iyi bir ev, daha iyi bir araba, daha iyi bir telefon, daha iyi bir tatil, daha iyi bir semt, daha iyi bir masa, daha iyi bir hayat derken “iyi” kelimesinin içini kimin doldurduğunu hiç düşünmüyoruz. Bize gösterilen hayatların peşinden koşuyor, sonra o koşuyu kendi arzumuz sanıyoruz. Seçeneklerin çokluğu başımızı döndürüyor ve biz buna özgürlük diyoruz.
Oysa menüyü biz hazırlamadık. Yalnızca önümüze konulanlardan birini seçtik.
Bu düşünce insanın canını yakıyor. Çünkü özgür olduğumuza dair inancımızın altına dokunuyor. Ben seçtim dediğimiz ev, iş, yaşam biçimi, hatta kimi zaman hayallerimiz bile bizden önce tasarlanmış olabilir mi? Bize yıllarca iyi hayatın nasıl görünmesi gerektiğini gösteren görüntülerin, reklamların, dizilerin, sosyal medyanın, çevremizin, ailemizin, sınıfsal arzularımızın içinden kendimize ait sandığımız bir hayat devşirmiş olabilir miyiz?
Sonra dönüp birbirimize bakıyoruz. Herkes yorgun ama herkes daha fazlasını istiyor. Bu ikisinin aynı anda nasıl mümkün olduğunu düşünmek gerek. Daha rahat yaşamak için daha çok çalışıyoruz. Daha çok çalıştığımız için yoruluyoruz. Yorulduğumuz için bizi rahatlatacak şeyler satın alıyoruz. Satın aldıklarımız arttıkça onları sürdürebilmek için daha çok paraya ihtiyaç duyuyoruz. Daha çok para için daha çok çalışıyoruz. Sonra yılda birkaç hafta bir yerlere gidip bütün bunlardan kaçmaya çalışıyoruz ve o kaçışa tatil diyoruz. Bazen sistemin zekâsına hayran kalmamak elde değil. Kaçışımızı bile bize satıyor.
Üstelik bütün bunlar olurken dünya gerçekten çöküyor. Burada artık bir filmin içinde değiliz. Bir yerlerde savaş var, bir yerlerde insanlar evlerinden sürülüyor, ormanlar yanıyor, denizler kirleniyor, kentler nefes alınmaz hale geliyor. Birileri açlıkla uğraşırken başka birileri hangi kahve makinesinin daha iyi olduğuna karar vermeye çalışıyor. Bunu söylerken kendimi o ikinci grubun dışında tutmuyorum. Belki canımı asıl yakan da bu. Çünkü eleştirdiğim dünyanın tam ortasında, bütün konforuyla birlikte ben de oturuyorum.
Kırk kat yorganın altında.
İğne de orada.
Belki toplumsal çöküş dediğimiz şey bir gün gökyüzünün kararması, binaların yıkılması, elektriğin kesilmesi değildir. Belki çöküş çok daha önce başlar. Başkasının acısı bizi birkaç saniyeden fazla tutmadığında, bir savaş görüntüsünün ardından parmağımızı kaydırıp bir tatil fotoğrafına geçtiğimizde, dünyanın felaketleriyle kişisel konforumuz aynı ekrana sığabildiğinde başlar. Bir şeylerin yanlış olduğunu hissederiz ama o yanlış hayatımızı değiştirecek kadar yaklaşmadığı sürece yerimizden kalkmayız. Çünkü kalkarsak neyi kaybedeceğimizi biliyoruz. Yerimizde kalırsak neyi kaybettiğimizi ise bilmiyoruz. Sanırım konforun esareti tam da burada başlıyor.
Bizi zorlayan kimse yok. Kapımızın önünde nöbet tutan askerler, bileklerimizde zincirler, yüksek duvarlar yok. Hatta kapı açık olabilir. Ama dışarı çıkmanın bedelini o kadar büyütmüşüz ki açık kapının önünde oturup kendimizi özgür sanıyoruz. Sahip olduklarımız çoğaldıkça hareket alanımızın genişlediğini düşünüyoruz, oysa bazen yalnızca kaybedeceklerimizin sayısı artıyor.
Belki zenginliğin en büyük kısır döngüsü de burada. İnsan daha fazla şeye sahip oldukça daha fazla seçeneğe sahip olduğunu düşünüyor ama aynı anda daha fazla şeyi korumak zorunda kalıyor. Korudukça bağlanıyor, bağlandıkça korkuyor, korktukça güvenli olanı seçiyor. Sonra güvenli olanı seçmeyi kendi karakteri, kendi tercihi, kendi hayatı sanıyor.
Bir süre sonra sığınağın kapısını kilitlemeye gerek kalmıyor. İnsan kendi kapısını içeriden kilitliyor. Bütün bunları düşünürken filmin karşısındaki koltuğumda oturuyorum. Ev sessiz. Güvendeyim. Birazdan mutfağa gidip kahvemi yapabilirim. İstersem televizyonu kapatırım. İstersem başka bir şey izler, bu huzursuzluğu birkaç saatliğine sustururum. Hayatımda beni rahatsız eden ne varsa üzerini örtecek kadar yorganım var.
Ama mesele zaten yorgan değil. Altındaki iğne. Onu çıkarıp atmak da istemiyorum artık.
Çünkü belki canımı acıtan şey hâlâ bir yerimin uyuşmadığını gösteriyordur. Hâlâ önümde duran hayatla bana ait olan hayat arasındaki farkı sezebildiğimi, hâlâ “neden” diye sorabildiğimi, bana gösterilenle yetinmek istemediğimi söylüyordur.
Belki özgürlük de sandığımız kadar büyük bir şey değildir. Her şeyi bırakıp gitmek, bütün konforlardan vazgeçmek, dünyaya sırt çevirmek değildir. Belki önce kendi arzumuzla bize öğretilmiş arzuyu birbirinden ayırmaya çalışmaktır. Neyi gerçekten istediğimizi, neyi yalnızca istememiz gerektiği söylendiği için istediğimizi fark etmektir. Çünkü önümüze konulan hayatın içinden seçim yapmakla kendi hayatımızı seçmek aynı şey değil. Ben menümü kendi damak tadıma göre hazırlamak istiyorum.
Bunu fark ettiğimden beri o iğne daha fazla batıyor…

Tuba Ayşe Özgür, 1993’te İngiliz CAS Akademi’de yaratıcı yazarlık eğitimi, 1994-1998 yılları arasında Çisenti ve Postüla adlı tiyatro gruplarında oyunculuk ve oyun yazarlığı eğitimi aldı. Halen Amerikan ANU üniversitesinde Psikoloji ve Sosyoloji okumakta. Kurucusu olduğu Komite Reklam Ajansı’nın yanı sıra çeşitli ajanslarda reklam yazarlığı yaptı. Bu süreç boyunca çeşitli dergilerde de görev aldı. İçerik yazarlığı, yazı işleri müdürlüğü, yayın koordinatörlüğü gibi pozisyonlarda, yazıları yayınlandı. Kurucusu olduğu Atölye Bütünsel Edebiyat’ta koordinatörlük yapıyor. Büyü Bozumu, Benim Kalbim Dikdörtgen, Kedi Uykusu adlı roman, İçime Karga Uçuştu öykü Büyülü Gerçekçilik Kaleydoskop’tan Dünya adlı deneme kitaplarının yazarı.

