Zeynep Pınarbaşı
Bizim çocukluğumuzda korku hikayeleri ve onların isimleri vardı; Gulyabani, cinler, karabasandı.
Babaannemin anlattığı masallardaki dev anne; çocuklarını yemekten çekinmeyen, dağın ardında yaşayan, sesi duyulduğunda bile dizlerimizi titreten o kadın. Bugün dönüp düşününce masallardaki en korkunç yaratığın ejderha değil anne olması tuhaf geliyor. Demek ki insanın en eski korkuları hep en yakınına benziyormuş.
Akşam ezanı okununca sokakta kalırsan cinler çarpardı. Gece tırnak kesilmezdi. Islık çalarsan şeytan gelirdi. Üç harflilerin adı anılmazdı.
Elektrikler kesildiğinde bütün apartman aynı anda susardı. Mum ışığında gölgeler büyürdü. Kurt, tavşan, canavar olurdu. Gölgeler koridor uzardı. Tuvalete tek başına gitmek için oyunlar kurar, cesaretimizi toplardık. Evdeysen tüm ışıklar yanar odadan tuvalete geçene kadar ev aydınlanır, sonra yine karanlığa bürünürdü. Yaz gelip anneannemin yayladaki evine gittiğimizde, tek odalı ahşap evin dışardaki tuvaleti için çam ağaçlarının altından, taşların üzerinden elektriksiz gecede en az elli adım atmanız gerekirdi. Korku filmi senaryoları için en uygun ortamdı. İşte biz o karanlığın içinde büyüdük. Yorganı başımıza çekince görünmez olacağımıza inanıyorduk.
Şimdi düşünüyorum da bizi korkutan cinler değildi. Bilinmezlikti. Tekinsizlik. Korku karanlığı sever. Karanlık, zihne istediği resmi çizme özgürlüğü verir.
Bu yüzden çocukların korkuları birbirine benzer. Yatağın altındaki canavar, dolabın içindeki yaratık, gece cama vuran ağacın gölgesi… Hiçbiri gerçek değildir ama hepsi gerçektir. Çünkü korku, dışarıdaki dünyadan çok içeride yaşayan bir misafirdir.
İnsan beyni tuhaf bir organdır. Kafatasımızın içinde, badem tanesi büyüklüğünde bir nöbetçi yaşar. Adı amigdala. Milyonlarca yıl önce mağaradan çıkan atalarımızın hayatını kurtaran küçük bir alarm sistemi. Çalıların arasındaki hışırtıyı duyduğunda bunun rüzgâr mı yoksa kaplan mı olduğunu anlamasını beklemez. Önce kaç der. Sonra düşünürüz.
Bugün patronumuzdan gelen “Müsaitsen konuşalım.” mesajını görünce kalbimizin hızlanmasının sebebi de aynı nöbetçidir. Kaplan değişmiştir. Amigdala değişmemiştir.
Psikoloji buna savaş, kaç ya da don tepkisi diyor. Hayatımızın büyük kısmını yöneten üç eski refleks. Kimi bağırır. Kimi uzaklaşır. Kimi olduğu yerde taş kesilir.
İnsan yalnızca fiziksel tehlikelerde donmaz. Bir ilişki biterken de donar. Doktor sonuçları açıklarken, telefonda kötü haberi beklerken, çocuğumuz geç saatte bir yerden dönerken, karanlıkta yükselen kavga sesleri eve dolarken… Korku, sadece ormanda karşımıza çıkan kurttan ibaret değildir. Çoğu zaman kapımızı çalmadan içeri girer.
Çocukken cinlerden korkardık. Büyüyünce yalnızlıktan korkar olduk. Korkunun kostümü değişirken kendisi değişmedi.
Eskiden annem bir yere gidince evde tek kalmışsam bütün odaların kapısını açardım. Bir odanın kapısı kapalıysa içinde biri varmış gibi gelirdi. Şimdi evde bütün kapılar açık. Kimse yok. Belki de modern insanın en büyük korkusu görünmeyen şeyler değil, görünmemektir.
Byung-Chul Han, yaşadığımız çağın yorgunluk ve performans çağı olduğunu anlatır. Eskiden bizi disiplin cezalandırıyordu. Bugün özgürlük yoruyor. Kimse bize “Yapamazsın.” demiyor. Herkes “İstersen yaparsın.” diyor. İşte korku tam burada başlıyor.
Ya yapamazsam?
Ya yeterince iyi değilsem?
Ya kimse beni fark etmezse?
Eskiden çocuklar karanlıktan korkardı. Şimdi telefon sessize alınınca korkuyoruz. Mesaj gelmeyince. Beğeni az olunca.Kimse aramayınca. Bir gün kaybolup gitsek ve kimsenin haberi olmasa… Yalnızlık artık dört duvar arasında olmak değil. Kalabalığın ortasında kimseye dokunamamaktır.
Kierkegaard bunu “özgürlüğün baş dönmesi” olarak adlandırır. İnsan uçurumun kenarında dururken sadece düşmekten korkmaz. Kendini aşağı atabilecek olmasından da korkar. Çünkü özgürlük ihtimaller üretir. İhtimaller ise kaygıyı. Kaygı ile korku aynı şey değildir. Korkunun bir nesnesi vardır; karşındaki köpek, yaklaşan deprem, silah sesi, ameliyat korku anlıktır süreç kaygıyı getirir. Kaygının ise nesnesi yoktur. Belirsizliktir. Olmamış olayların provasını yapar. Henüz yaşanmamış acıları bugünden yaşatır. Korku kapıyı çalar. Kaygı ise anahtarla girer, daha yorucudur.Gerçeklerden değil, ihtimallerden beslenir.
İnsan neden korku filmlerini sever? Neden gece ışıkları kapatıp korkmayı satın alır? Neden seri katiller üzerine belgeseller milyonlarca kez izlenir? Çünkü korku güvenli mesafeden bakıldığında büyüleyicidir. Trafik kazasını yavaşlayıp izleyen sürücüler gibi. Bakmak istemeyiz ama gözümüzü de alamayız. Ted Bundy bunun en ürkütücü örneklerinden biridir. İnsanlar canavarların çirkin olmasını bekler. Oysa Bundy yakışıklıydı, kibar konuşuyordu, üniversite mezunuydu, gülümsüyordu. İnsanların korkusu öldürülmek değildi yalnızca. Canavarın insana benzeyebilmesiydi.
Thomas Harris’in yarattığı Hannibal Lecter da öyleydi. Kültürlüydü, zarifti, sanattan anlıyordu, şarap seçebiliyordu, Mozart dinliyordu; sonra bir insanın karaciğerini fasulye eşliğinde yiyebiliyordu. Korku bazen bıçakta değil onu tutan elin sakinliğindedir.
Dexter Morgan ise bambaşka bir paradoks yarattı. Katildi ama adalet duygusuna sahipti. İnsanlar onu sevmemeleri gerektiğini bile bile sevdiler. İnsan yalnızca iyiyi ve kötüyü izlemez, içindeki karanlığı da izler.
Carl Jung’un “gölge” dediği yer tam da burasıdır. Hepimizin içinde görmek istemediğimiz bir oda vardır. Öfke, kıskançlık, şiddet, intikam oradadır. Korku filmleri o odayı aralamak içindir. Kapıyı tamamen açmadan içeride ne olduğunu görmek.
Stephen King’in O romanındaki Pennywise çocukların etinden çok korkularıyla beslenir. Korku hepsinde değişkendir; palyaço, ölü kardeş, kan, yalnızlıktır. Canavar değişir. Korku aynı kalır. Kaygı da böyledir. Kiminin içine hastalık kılığında girer. Kimine iflas, terk edilmek, yaşlanmak için ama hep aynı şeyi söyler. “Ya olursa?” Ya olmazsa diye sormayı ise pek bilmiyoruz.
Korkular değişkendir. Masum gördüğümüz bazı şeyler başkaları için korkudur. Bazılarımız örümcekten, bazılarımız kuştan, asansörden, bodrum katından, güvercinden, uçağa binmekten, sahneye çıkmaktan, sevdiğini söylemekten, aile onayından korkar. Filizlendikleri kök aynıdır. Reddedilmek. Yetersiz olmak. Kontrolü kaybetmek. Yalnız kalmak ve en güçlüsü olan sonunda vardığı nokta ölmektir.
Psikolog Irvin Yalom insanın dört temel varoluşsal kaygısından söz eder: ölüm, özgürlük, yalnızlık ve anlamsızlık. Belki de bütün küçük korkularımız bu dört büyük nehrin küçük kollarıdır.
Asansörden korkan aslında sıkışmaktan değil, kontrolü kaybetmekten korkuyordur. Topluluk önünde konuşamayan rezil olmaktan. Sürekli çalışan başarısız olmaktan. Çok seven terk edilmekten. Korkularımızın çoğu maskelidir. Yüzlerini göstermeyi sevmezler.
Cesaret denince aklımıza hep korkusuz insanlar geliyor. Oysa cesur insan korkmayan değildir. Korkan ama yürüyendir.Aristoteles cesareti korkaklıkla delice atılganlığın arasındaki denge olarak tanımlar. Bir asker korkmuyorsa cesur değildir, tehlikeyi anlamıyordur. Bir anne çocuğu ameliyata girerken korkmuyorsa cesur değildir, muhtemelen inkâr ediyordur.Cesaret, korkunun elinden tutup yine de yürümektir.
Frodo’nun cesareti yüzüğü taşıması değildi, taşıyamayacağını düşündüğü hâlde yola çıkmasıydı. Ripley’nin cesareti yaratığı öldürmesi değildi, tek başına kalmasına rağmen gemiyi terk etmemesiydi. Batman’in cesareti yumruk atması değildi, çocukluğundan beri yarasalardan korkmasına rağmen mağaraya inmeye devam etmesiydi. Gerçek cesaret korkunun yokluğu değil, ona rağmen hareket etmektir.
Çocukluğumuzdaki cin hikâyelerinin bize öğrettiği tek doğru şey buydu. Korku bulaşıcıdır. Bir kişi anlatır, on kişi inanır, yüz kişi yaşamaya başlar. Bugün cin masalları anlatmıyoruz; ekonomi, savaş, pandemi, iklim krizi, yapay zekâ, yalnızlık anlatıyoruz. Korkularımızın anlatıcısı değişiyor ama insan değişmiyor.
Hâlâ geceleri uyanıp nefesini dinliyor, sevdiği insanı kaybetmekten korkuyor, aynaya biraz daha dikkatli bakıyor,telefonun çalmasından ürküyor. Tüm bunlara rağmen sabah kalkıyor; çocuğunu okula götürüyor, işe gidiyor, âşık oluyor, yazıyor, yeniden deniyor galiba cesaret tam da burada başlıyor, korkunun bittiği yerde değil. Onunla aynı evde yaşamayı öğrendiğimiz yerde.
Çocukken yatağın altındaki canavarı görmek için eğilirdik büyüyünce aynaya eğilmeye başladık. Anladık ki en büyük canavar karanlıkta değil, zihnin içinde yaşıyor, o canlı kaldıkça insan, korkusunu tamamen yenemiyor, onunla yaşamayı öğreniyor.
Cinlerin yerini kaygının aldığını fark ettiğimizde büyümüş olduğumuzu anlarız. Dev annenin artık masallarda değil, zihnimizin en kuytu odasında yaşadığını görmek sonra usulca elini uzatıp o çocuğun omzuna dokunmak; “Korkabilirsin,” demek. “Yine de devam et.”
Cesaret, korkunun karşıtı değildir, korkunun içinden geçerek yürüyebilmektir.

Zeynep Pınarbaşı için her şey mektuplarla başladı. Sonra şiirler geldi. Ardından iç dökmeler… Yıllar kelimeleri kovaladı, o da peşinden gitti. Şimdi sırada öyküler var. Yazdı, yazıyor.


