Atiye Gözde Sıdar
Edebiyatla iç içe olduğum için mi yoksa algıda seçicilik mi bilmiyorum? Nasıl matematik-fen kafası olanlar analitik bakış açısıyla olaylara ve hayata yaklaşıyorsa, benim gibi sosyal bilgilere, dile ve edebiyata ilgisi olanlar da sanırım içinde bulunduğumuz gündemi, filmleri, olayları sözcükler ve duygularla ilişkilendiriyor. Yaşadığımız tecrübeleri, izlediğimiz haberleri, insan ilişkilerini edebiyattaki söz sanatlarıyla ilişkilendirme alışkanlığı oluyor zamanla. Nasıl mı? Şöyle: Yıllar boyu güvendiğimiz bir karakter seçelim. Hiç beklenmedik anda ve kendisinden beklenmeyecek şekilde yıllar boyu savunduğu ilkeleri ve siyasi ilkeleri bir anda geride bırakıp tam tersi bir siyasi karakter olarak karşımıza çıkıyor. İşte o anda diyorum ki içimden bu bir durumsal ironi ( situational irony). Bir başka deyişle, okuyucunun beklentisine tamamen ters köşe yapan sürpriz son. Bu sürpriz sonlar edebiyatta bazen mutlu son ile sonuçlanabiliyor ancak ne yazık ki gerçek hayatta hep hayal kırıklığı ile bitiyor. İşte buradan yola çıkarak bugün aklıma bir şiir, bir mitolojik hikâye ve bir film takıldı.
Ölülerin Gömülüşü, (The Burial of the Dead) Anglo-Amerikan şair T.S. Eliot’ın unutulmaz şiirlerinden biri olan Çorak Ülke’nin (The Waste Land) ilk bölümüdür. Başlığını bile ters köşe seçmiştir. Normalde ölülerin gömülmesi bir sonu çağrıştırır. Eliot ise daha ilk başlıkta okura asıl gömülenin ölüler değil, bir uygarlığın hafızası olduğunu hissettirir.
Şiirin ilk bölümünde bahar, alıştığımız gibi umut ve yeniden doğuş mevsimi değildir. Aksine rahatsız edicidir. Çünkü bahar, toprağın altında gömülü olanı yeniden hareket ettirir; unutulmuş acıları, bastırılmış anıları ve kaybedilmiş umutları yüzeye çıkarır. Kış ise tuhaf bir biçimde daha merhametlidir; çünkü her şeyi karın altında örter, insanın unutmasına izin verir. Eliot böylece doğanın en iyimser metaforlarından birini tersine çevirir. Yeniden filizlenmek her zaman sevinç değildir; bazen iyileşmeye başlamadan önce yeniden acı çekmek gerekir. Yıkımın ardından gelen sessizlik, çoğu zaman yıkımın kendisinden daha katlanılabilir olabilir.
Şiirdeki “çoraklık” yalnızca ilk bakışta kurumuş bir toprağı anlatıyor gibi görünürken, biraz daha derinlerde toprağın aslında insanın iç dünyasını gösterir. Savaşın ardından şehirler yeniden inşa edilebilir; köprüler yapılabilir, evler onarılabilir. Ama güven, inanç, ortak değerler ve geleceğe dair umut aynı hızla geri dönmez. Fiziksel yıkımın molozları kaldırılabilir; ruhsal yıkımın molozları ise insanın içinde kalır. Eliot’ın asıl meselesi işte budur. Bu yüzden şiir boyunca taşlar, kuraklık ve harabeler tekrar tekrar karşımıza çıkar. Bu imgeler sadece coğrafyanın yıkımıyla sınırlandırılamaz. Eliot’ın çorak toprağı I. Dünya Savaşı sonrasında Batı medeniyetinin ruhsal çöküşüdür. Anlamını kaybetmiş bir medeniyeti sözcüklere yansıtır T.S. Eliot.
Aklıma takılan ikinci eser ise mitolojik bir hikâyeye dayanıyor.
Yunan mitolojisinde İkarus, balmumundan kanatlarla gökyüzüne yükselirken yalnızca gençliğin cesaretini değil, insanın sınır tanımayan hırsını da temsil eder. Babası Daidalos’un tüm uyarılarına rağmen güneşe biraz daha yaklaşmak ister; yükseldikçe özgürlüğün değil, kendi kibrinin peşine düşer. Güneş balmumunu eritir, kanatlar dağılır ve İkarus denize düşer. Ancak hikâyeyi unutulmaz kılan yalnızca bu düşüş değildir. Yüzyıllar sonra W. H. Auden, Pieter Bruegel’in İkarus’un Düşüşü Sırasında Manzara tablosundan ilham alarak yazdığı Musée des Beaux Arts şiirinde dikkatimizi bambaşka bir ayrıntıya çevirir: İkarus denize düşerken dünya durmaz. Çiftçi tarlasını sürmeye devam eder, gemiler rotasını değiştirmez, hayat hiçbir şey olmamış gibi akıp gider. En büyük trajedi, düşmek değildir. Kimsenin dönüp bakmamasıdır. Çünkü zamanla toplumlar yalnızca yıkımlara değil, başkalarının yıkımlarına da alışır. Enkazlar gündelik hayatın doğal manzarasına dönüşür. Vicdan, sürekli maruz kaldığı felaket karşısında sessizleşir. Bir toplumun gerçek çoraklığı, ilk taşın düştüğü anda değil, o düşüşün artık kimseyi durdurmadığı gün başlar.
Andrey Tarkovski’nin Stalker filminde üç adam, “Bölge” adı verilen yasak ve gizemli bir coğrafyada ilerler. Rivayete göre Bölge’nin tam kalbinde bir oda vardır; odaya ulaşabilenlerin en derindeki arzularını gerçekleştiren bir oda. Yolculuk boyunca harabelerin, paslanmış rayların, suyla dolmuş odaların ve çökmüş yapıların arasından geçerler. Ancak filmin asıl sorusu, odaya ulaşıp ulaşamayacakları değildir. Daha sarsıcı olan soru şudur: Bütün yolculuk, kaybettiğini sandığı şeyi değil, aslında kendisinden sakladığı hakikati bulmak için midir?
İçinde bulunduğumuz gündemi bir film gibi izlerken kimi zaman yaşadığımız hayal kırıklığı bizleri büyük bir yıkıma sürüklüyor. Daha iyi bir gelecek beklentisiyle yanıp tutuşuyoruz. Trajedilerden, dramalardan, aksiyon ve mafya filmlerini fazlasıyla izledik. Mutlu son istiyoruz. Elimizde patlamış mısırlarımızla yeni başlayacak olan film için biz hazırız.

Atiye Gözde Sıdar, Ankara doğumlu. Ankara ve İzmir/Çandarlı’da ikamet ediyor. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi mezunu. Yüksek lisanslarını Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde ve Ufuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Biliminde tamamladı. Yüksek lisans tezini 1945-1960 yılları arası Türkiye-ABD siyasi ve ekonomik ilişkileri’ üzerine yazdı. TED Ankara Koleji’nde uzun yıllar ingilizce öğretmenliği yaptı. Uluslararası Bakalorya eğitim programında Bilgi Kuramı, Amerikan ve İngiliz edebiyatı dersleri verdi. Yaşamına Ankara-İzmir arasında gidip gelerek, İngilizce dersler vererek ve bolca okuyup yazarak devam ediyor.

