Şebnem Özbay
Başına gelenden değil, gelemeyenden de mutsuz olur insan. Bizimki, bunun canlı kanıtıydı. Öyle devasa kötülükler görmemişti aslında hayattan. Ne yuvası yıkılmış, ne alacaklısı kapıya dayanmış, ne geceleri uykusuz kalmıştı. Hatta pek çoklarına kıyasla şanslıydı diyebilirim. Ama o, en küçük pürüzü bile büyütüp hayatının göbeğine, ‘dert’ diye koymayı iyi bilirdi.
Yağmur yağsa camların kirlenmesine hayıflanır, internet biraz kesilse gününün berbat olduğuna hükmederdi. Biri randevusuna beş dakika geç kalsa hele, insanlara güvenmenin ne büyük yanılgı olduğundan dem vururdu.
Velhasıl dünyanın bütün terslikleri bilhassa onu bulurmuş gibi yaşardı.
Keyfekeder şeylerden muzdaripti. Küçük aksilikleri içinde büyütür, büyütür sonra dünya başına yıkılmış hissederdi kendini.
Bildim bileli, tanıdım tanıyalı böyle. Gamlı baykuş!
Pencereden dışarı bakıp uzun uzun havayı süzerdi sabahları. Güneş tepede parlıyorsa, “Bu sıcakta insan nefes alamıyor,” der; hava kapalıysa, “içim karardı,” diye söylenirdi. Rüzgâr saçını dağıttığı için suçlu; esmese, esmediği için.
Her şeyin mutlaka bir kusuru vardı. Olmalıydı. Sanki dünya, her sabah önüne kusursuz bir gün koymakla yükümlüymüş gibi…
Parmaklarını iç içe geçirip çıtlatırken dalgınlaşır, kederler içinde öyle bir “Ah ahhh…”, “Offff offf…” çekerdi ki… Yok, zannettiklerinizden hiçbiri değildi onun derdi. Yüreğinde eskilerde kalan bir aşk acısı yoktu. Orasında burasında dinmeyen ağrısı, sızısı da… Geçim kaygısı? O da yoktu.
Hayatı; dalgasız, eğimsiz, bükümsüz, gelgitsiz sularda yol alan bir gemiye benzerdi. Sakin, güvenli ve biraz da sıkıcı.
“Ah şekerim ah! Bak şuna, daha yeni sildirdim camları; şu haylaz yağmura bak…” diye sitem ettiği bir gün, “Ne olacak canım, yağmur berekettir,” deme gafletinde bulunmuştum ve derhal verdi ağzımın payını: Sana göre hava hoş! Dün temizlikçiye avuçla parayı veren sen değilsin ne de olsa.
Hoppala!
“Bu ne rezalet!” dediği şeylerde rezillik yoktu. “Hay, bu nasıl aksilik!” dediklerinde ahım şahım aksilik de…
İşin tuhafı, istediği olduğunda da mutlu olmayı beceremez, olmasını çok istediği şey olduğunda da kusur arar ve bulurdu. “Tamam oldu ama…” diye başlayan cümlelerin sonu gelmezdi. Sanki mutluluk kapısına geliyor, tam içeri girecekken eşiğe takılıp geri dönüyordu.
Bir keresinde gerçekten istediği bir şey çıktı karşısına. Uzun zamandır beklediği, geceler boyu düşünüp durduğu, “Ah, keşke olsa…” diye iç geçirdiği türden. Oldu da. Hem de tam istediği gibi oldu.
Bu kez korktu. Bahaneler buldu. Zamanı değildi. Şartlar uygun değildi. İnsanlara güvenilmezdi. İşler ters gidebilirdi. Hem zaten biraz daha düşünmek gerekirdi.
Sonra o fırsat başının üstünden yıldız gibi kaydı, geçti.
Aradan biraz zaman geçince bana dedi ki, “Gördün işte! Olmayacağı baştan belliydi. Ne zaman şansım yaver gitti ki?”
O gün ben anladım. Onun derdi hiçbir zaman hayat değildi. Kendisiyleydi. Bir şeyler değişsin istiyordu ama değişmek istemiyordu. Kapı açılsın istiyordu ama kapıya doğru yürümek işine gelmiyordu. İstiyordu ama istemenin bedelini ödemek istemiyordu. Olanın olmamasını, olmayanın olmasını istiyor ama durdurmak ya da oldurmak için kılını kıpırdatmıyordu.
Onun dertlerini dinlerken bazen kızardım. Bazen gülerdim. Bazen de içimden, “Yahu şu hayatta bir kere olsun şikâyet etmeden dur,” derdim. Ama bilirdim ki ertesi gün yine bir şey bulacaktı.
Yağmur yağacaktı.
Çayı soğuyacaktı.
Birisi randevuya beş dakika geç kalacaktı.
Ve o, yine parmaklarını çıtlatıp derin bir iç çekecekti:
“Ah ahhh…”
Sonra hayat, ona göre, onu hep pas geçerek sürgit akıp gidecekti.
İşte bu yüzden olamadı, olmadı.

İstanbul’da dünyaya geldi. Üniversiteyi, İşletme Bölümü’nde bitirdikten sonra finans alanında bir süre çalıştı. Çocukluğundan beri yazar olmayı hayal ederdi. Okuma tutkusunun yanına yıllar içinde yazma tutkusunu ekledi. Yayınlanmış bir romanı, dört öyküsü, değişik dergilerde yayınlanan şiirleri ve deneme yazıları vardır. Halen, Suaremag dergisinde yazmakta ve yeni romanını yayına hazırlamakta.

