Eda Büyükçapar
İnsan, kendinden sakladığı şeyin neresinde yaşar?
Ressamın tek tutkusu, renkleri hayal dünyasının sınırsız paletinden özgürce seçebilmekti. O, gördüğü her karaltıyı bir kediye benzetiyor; dünyanın sıradan gölgelerinde bile kendi bilinçaltının hayvanlarını, kendi yalnızlığının izlerini arıyordu. İçinde taşıdığı o çılgın renklerle çizmek istediği harita, hayatın insanlara dayattığı haritayla hiçbir zaman örtüşmüyordu. Çünkü onun dünyasında yollar akılla değil sezgiyle çiziliyor, sınırlar cetvelle değil arzuyla belirleniyordu. Bilinçaltıyla konuşanların diline resim diyordu; hayatı bir karnaval gibi yaşayanlarıysa başka bir isimle çağırıyordu: Bayan Karnaval.
Hayat bazı insanlara böyle tuhaf ayrıcalıklar tanıyordu. Kimilerine renkleri birbirine karıştırma, kimilerine kendi karanlığını ışık diye taşıma imkânı veriyordu. Kimi bu karnavalın ortasında dans ediyor, kimi kalabalığın gürültüsünden kaçıp bir şişenin dibinde kendine sığınak arıyor, kimi de bütün kapılarını içeriden kilitleyerek sosyal inzivaya çekiliyordu. Üstelik damak tatlarımız kadar yalnızlıklarımız da birbirinden farklıydı. Herkes aynı sofraya oturuyor, fakat herkes başka bir açlığın içinden bakıyordu hayata.
Ressam, kum saatini şehrin ışıklarının üzerine devirdi. Zaman, görünmez bir kum fırtınası gibi gecenin içine saçılırken gözlerini köprüye çevirdi. Işıklar yeşilden kırmızıya, kırmızıdan maviye geçiyor; Boğaz’ın karanlık sularında birbirine karışan renkler, sanki şehrin kimseye anlatamadığı rüyalarını kıyıya vuruyordu. Her renk değişiminde zihninde binbir türlü silüet beliriyor, her silüet onu başka bir hatıranın eşiğine götürüyordu.
Görünmeyen bir hatıra defteri vardı ressamın. Sayfaları kâğıttan değil, yarım kalmış dostluklardan, karşılıksız jestlerden, itiraf edilememiş hayranlıklardan yapılmıştı. Başka ressamlarla birbirlerine sundukları incelikler, söylenmeden anlaşılmış cümleler, bir tablonun önünde uzun süre susarak paylaşılmış duygular o defterde saklıydı. Her ressamın diğerine bir manzara borcu vardı sanki. Birinin denizi ötekinin ufkunda sürüyor, birinin yarım bıraktığı gökyüzünü diğeri kendi tuvalinde tamamlıyordu. Fakat hiçbiri, birbirlerinin manzaralarında kendilerine ait bir yer aradıklarını itiraf edemiyordu.
Hayatın anlam haritasını önlerine serip bütün filozofları aynı masaya oturtabilselerdi, belki de hepsini tek bir düşüncenin çevresinde buluştururlardı. Son Akşam Yemeği’ni andıran o masada herkes bir fikri savunur, herkes kendi hakikatini resmederdi. Ne var ki arzunun hakikati, felsefenin bütün kavramlarından daha çıplak, bütün teorilerinden daha huzursuzdu. Çünkü insanın kendisine bile itiraf etmekten çekindiği bir şeyi başkasının önünde söylemesi, bazen bütün bir düşünce sistemini savunmaktan daha fazla cesaret gerektiriyordu.
Anahtarlar Petrus’un elindeydi.
Petrus, bir önceki hayatından kaldığına inandığı bir çağrışımın, belki de hiç kapanmamış eski bir yaranın izini sürerek herkesten uzaklaşıyordu. İnsanları tanıyacak kadar yaklaşmış, kendini onlara emanet edemeyecek kadar incinmişti. Gerçekleri öylesine iyi görüyordu ki bazen hayatın karşısına Leonardo’nun bir dâhiye, bir yabancınınsa kendi gölgesine baktığı gibi bakıyordu. Bir an için bütün dünyayı çözebilecekmişçesine keskin, bir sonraki an ise ipleri kesilmiş bir uçurtma gibi sahipsiz ve yönsüzdü.
Yalnızlık, onun için yalnızca insanlardan uzak durmak değildi; anlaşılmanın ihtimalinden bile kaçmaktı. Çünkü anlaşılmak, bir başkasına kapı açmak demekti. Kapı açıldığında içeri kimin gireceğini ise hiçbir anahtar garanti edemezdi.
Bazen insanın içinde tek bir hece yaşar. Geçmişten bugüne uzanan, bugünün bütün seslerini kendine benzeten, zamanın içinden hiç eksilmeyen bir hece: Ah!
İnsan çoğu zaman bilinçdışının haykırışlarını susturarak yaşamak zorundadır. İçinden yükselen her sesi dile getirse, her arzusunu davranışa dönüştürse, her dürtüsünü dünyanın ortasına bırakıverse, belki de medeniyet dediğimiz o ince örtü ilk rüzgârda yırtılırdı. Belki kılıçlar havada çarpışır, belki düşünceler birbirine çarpar, belki de insanların birbirlerine gülümserken sakladıkları bütün savaşlar bir anda görünür hâle gelirdi.
Peki, herkes bilinçdışının buyruğuyla yaşasaydı ne olurdu?
İnsan gerçekten özgürleşir miydi, yoksa kendi arzularının tutsağına mı dönüşürdü? İstediği her şeyi yapabilmek, insanı özgür kılmaya yeter miydi? Yoksa özgürlük, tam da yapabileceklerinin hepsini yapmamayı seçtiği yerde mi başlıyordu?
Belki de insanın trajedisi, arzularının varlığında değil, onlarla nasıl yaşayacağını öğrenmek zorunda oluşundadır. Çünkü bazı arzular vardır ki insan onları yalnızca dile getirmekten değil, zihninden geçirmekten bile utanır. Daha düşüncenin eşiğinde kendini yargılar; toplumun görünmez mahkemesi, insanın kendi zihninde çoktan kurulmuştur. Bir arzu henüz kelimeye dönüşmeden suçlanır, henüz bedene ulaşmadan cezalandırılır.
Toplum, arzularımıza yalnızca sınırlar çizmez; bazen o arzuların adını bile bizim yerimize koyar. Neyi istemenin makbul, neyi istemenin aşırı, neyi istemenin ayıp ya da yasak olduğunu fısıldar. Zamanla kendi sesimizle toplumun sesini birbirinden ayıramaz hâle geliriz. İçimizden yükselen bir isteği gerçekten biz mi arzuluyoruz, yoksa bize öğretilen bir eksikliği mi tamamlamaya çalışıyoruz? Bizi durduran şey vicdanımız mı, yoksa başkalarının gözünde düşeceğimiz yerin korkusu mu?
Utanç bazen ahlakın eşiğinde nöbet tutar; bazen de arzunun kapısına dikilmiş görünmez bir gardiyana dönüşür. İnsanı kendi karanlığına karşı uyarırken, kimi zaman onu kendi ışığından da mahrum bırakır.
İnsanlığın en masum çağının çocukluk olduğuna inanırız. Çocukluğun böğürtlen bahçeleri, anneannelerin ve babaannelerin avuçlarında biriken meyveler, dut lekesi bulaşmış parmaklar, yaz akşamlarının telaşsızlığı… Hatırladıkça içimizde bir yer yumuşar. O yıllarda arzu, henüz utanmayı öğrenmemiştir. Bir çocuğun istediği şeyle kurduğu ilişki dolaysızdır; sevinci saklanmaz, özlemi kendisinden utanmaz.
Sonra büyürüz.
Büyümek, bazen kendi sesini duymamayı öğrenmektir. İnsan yaş aldıkça içgüdülerini daha iyi tanıdığını sanır; oysa kimi zaman yalnızca onları daha ustaca saklamayı öğrenmiştir. İsteklerimiz biçim değiştirir, sözcüklerimiz incelir, mazeretlerimiz çoğalır. Çocukken bir böğürtlen için uzandığımız elimiz, yetişkinlikte bir başkasının sevgisine uzanırken tereddüt eder. Çünkü artık yalnızca isteğimizden değil, o isteğin bizi nasıl göstereceğinden de sorumluyuzdur.
Ressamlar kendi aralarında manzaraları paylaşamıyorlardı. Her biri kendi tutkusunun ufkunda diğerini seyrediyor, her biri ötekinin tuvalinde kendisine ait bir renk arıyordu. Bazı duygular bir şarkının söylenmemiş nakaratında, bazıları fırçanın ucunda titreyen bulanık bir renkte saklıydı. Hiçbir renk bütünüyle berrak değildi. Paletin en kıymetli tonları bazen rengin kendisinde değil, renklerin birbirine karışırken bıraktığı belirsizlikte ortaya çıkıyordu.
Belki de sanatın inceliği, insanın kendi duygularını olduğu gibi dışarıya dökmesinde değil, onları biçime dönüştürebilmesindeydi. Hayatın tuvalinde herkes kendi arzusunu çılgınca haykırmak istiyordu, fakat tuvalin sonsuzluğu katmanların ihtişamından habersiz sınırlıydı. Duygunun şiddetiyle onu taşıyan biçimin ustalığı arasında ince bir mesafe vardır. Sanatçı, o mesafeyi koruyabildiği ölçüde kendi taşkınlığını başkasının anlayabileceği bir dile dönüştürür.
Ne var ki insan, içinde taşıdığı her şeyi estetize edemez. Bazı duygular çerçeveye sığmaz, bazı arzular kelimelerin kenarlarından taşar. Bir insan hem ressam hem şair hem yazar hem müzisyen olabilir; tek bir ömrün içine birden fazla sanatın inceliğini sığdırabilir. Çok yönlü sanatçı… Böyle insanlara baktığımızda hayret eder, onların yeteneğini açıklamak için bazen reenkarnasyonun kapısını bile aralarız. Sanki bir ömre bir sanat yeterken bazı ruhlar, dünyaya birden fazla hayatın birikimiyle gelmiştir.
Sanatçılar birbirlerine anlamlar, çağrışımlar ve incelikler ikram ediyorlardı. Birinin şiiri ötekinin resminde yankılanıyor, birinin müziği diğerinin sessizliğine karışıyordu. Fakat bütün bu estetik yakınlığa rağmen arzularını birbirlerine itiraf edemiyorlardı. Çünkü arzu, sanatın içinde dolaylı yollardan konuşabildiği hâlde, insanın kendi adıyla ortaya çıktığında bambaşka bir cesaret istiyordu.
Arzunun yalınlığına dayanmak kolay değildi. Onu metaforların ipeğine sarabilir, bir tablonun arka planına yerleştirebilir, bir şiirin son dizesinde saklayabilirdik. Ama bütün örtüler kaldırıldığında geriye kalan o yalın isteği, hiçbir dolayıma başvurmadan söyleyebilmek… İşte insanın en çok zorlandığı yer belki de tam burasıydı.
Bir ressam mezarın başında durmaksızın aynı toprağa tutunuyor, bir yazar ise onu görmezden geliyordu. Yazar yalındı; yalınlığı, gösterişsiz bir yalnızlık gibi omuzlarına yerleşmişti. Dâhiliğinin ona armağan ettiği şey belki de buydu: Anlaşılmamayı önceden sezinlemek. İnsanların yüzüne bakarken gülümsemesinin ardında aynı cümle saklıydı:
-“Biliyorum, beni yine anlamadınız.”
Bu yüzden yalnız kalmak istiyordu. Ne var ki insanlardan kaçtıkça kalabalıklaşıyordu; çünkü dışarıda bıraktığı herkes, zihninin içinde birer ses olarak yaşamaya devam ediyordu. İnsan bazen bir odayı kapatabilir, bir şehri terk edebilir, telefonunu susturabilir; ama zihninde taşıdığı kalabalığı kapının dışında bırakamaz.
Bulutların ardına saklanan sevdalı ay, gecenin gökyüzüne yine de ışık sızdırır. Işık, bazen görünmeyerek de varlığını sürdürür.
Belki de bugün utancın eksikliğinden çok, utancın yönünü kaybetmesinden söz etmeliyiz. İnsanlar birbirlerini kırmaktan utanmazken kendi arzularını dile getirmekten utanabiliyor; başkasının sınırlarını ihlal ederken rahat davranırken kendi kırılganlıklarını göstermekten çekinebiliyorlar. Artık herkes birbirine ders veriyor, fakat çok az insan birbirine huzur vermeyi biliyor.
Gül yaprakları gece yarılarında kendi sessiz salınımlarını sürdürüyor. Üzerlerinde biriken çiy damlaları, bir zamanlar karanlığı aydınlatan küçük aynalar gibi ışığı çoğaltıyordu. Şimdi ise sanki aydınlanmayı bekleyen yerlerin kendisi kararmış durumda. Haya, zarafet ve nezaket birer eski kelime gibi sözlüklerin tozlu raflarına kaldırılıyor.
İnsan, insanın dostu olmaktan uzaklaştığında başka canlıların sessizliğine sığınıyor. Belki de bu yüzden pek çok evde kediler, insan ilişkilerinin dolduramadığı boşlukları dolduruyor. Salonlarda dost sohbetlerinden daha çok kedi mırıltısı duyuluyor; koltukların üzerinde insanlardan çok patiler yer buluyor. Birçok insan, kedisine arkadaşlarından daha fazla güveniyor. Hatta kimi zaman öz evladına söyleyemediği şefkati bir kedinin başını okşarken hiç tereddüt etmeden gösterebiliyor.
Bunu itiraf etmekte zorlanıyoruz. Çünkü insanın bir hayvana duyduğu sevginin ardında, bazen insandan gördüğü yorgunluğun ve hayal kırıklığının gölgesi bulunuyor. Hayvanın sevgisi daha sade, daha dolayımsız, daha az hesaplı görünüyor. Kedi, seni neden aramadığını açıklamak zorunda değil; seni hangi gün, hangi saatte sevdiğini kanıtlamak için bir dosya tutmuyor. Yanına geliyor, başını eline sürtüyor ve sonra kendi sessizliğine dönüyor. Belki de insana iyi gelen, bu sevginin içinde saklı olan özgürlüktür: Yakınlık vardır ama sorgu yoktur; temas vardır ama zorunlu bir itiraf yoktur.
Geceleri kediler evlerin arasında değil, sanki insanların birbirlerine söyleyemedikleri cümlelerin arasında dolaşıyor. Mırıltıları, iki insan arasında kurulmamış bir iletişimin melodisine dönüşüyor. Onları, âşıkların suskunluğunu birbirine taşıyan küçük telepatlar gibi hayal ediyorum. Birinin penceresinden diğerinin düşüne geçiyor, bir rüyanın içinde kitaplar açıyor, söylenememiş şiirleri fısıldıyorlar. Belki de kediler, insanların sustuğu yerde hikâye anlatmaya devam eden kadim yaratıklardır.
Mısır’dan kalma bir hatıranın zarafetini taşıyorlar sanki. Eski uygarlıkların taşlarına sinmiş bir asaletle yürüyor, bıyıklarının ucunda küçük bir hükümdarlığın gururunu taşıyorlar. Kedilerin geceleri sakladığı sırlar, kelebeklerin kanatlarında açığa çıkıyor. Kimi kedilerin desenlerinde kelebekler beliriyor; kimi kelebeklerin görünmez gönül çekmecelerinde ise bir ömür boyunca özlenen kediler can çekişiyor.
Gökkuşağını görmeye hasret kalmış bir gökyüzü gibi, insan da bazen en sıradan ışığın özlemini çekiyor. Havai fişeklere, şehrin uzaktan titreyen renklerine, bir köprünün üzerinde yanıp sönen lambalara… Şehir, uzaktan bakıldığında yuvarlak köşeli bir dönme dolabı andırıyor; ışıkları yaklaşıp uzaklaştıkça yanıp sönüyor, her dönüşünde başka bir ihtimali hatırlatıyor. İnsan, her gün gördüğü manzarayı bile özleyebiliyor. Çünkü özlem, yalnızca kaybedilen şeylere değil, artık farkına varamadığımız güzelliklere de yöneliyor.
Bir şişenin boğazından yükselen sesle bir müzisyen notalarını yokluyor. Dokuzuncu ve onuncu notalarda hayat, bir anlığına bütün ağırlığını unutup kendi kendine mırıldanıyor: Le loy, le loy… İnsanlar o ezginin içinde sevgililerine sesleniyor. Birbirlerini en çok özledikleri anlarda ise susuyorlar.
Gece yarısı şarkıları artık sokaklarda değil, yüreklerin en kuytu odalarında yankılanıyor. Şehrin gizli tünellerinde aşklar birbirine doğru yol alıyor; fakat bu yolculukların çoğunda kimse kimseye ulaşamıyor. İnsanlar birbirlerine öğüt veriyor, teselli dağıtıyor, hayatın nasıl yaşanması gerektiğini anlatıyorlar. Oysa bazen bir insanın ihtiyacı olan şey, hayatın nasıl yaşanacağını öğrenmek değil, yaşadığı hayatın içinde bir başkasına yaslanabilmek.
İnsanlar ağır taşların altında ezilirken sesleri bile fosilleşiyor. Bir taşın altından bir taş daha çıkarır gibi birbirlerine bakıyor, her yeni yükün altında biraz daha sessizleşiyorlar. Bazen Nemrut Dağı’ndaki dev heykellerin başları, hayallerimizin üzerine düşüyormuş gibi geliyor… Taş yüzler, insanın kendi yarattığı ağırlıkların karşısında ne kadar küçük kaldığını hatırlatıyor.
Âşıkların elinde ise hâlâ iki şey kalıyor: Bir gülümseme ve bir gözyaşı.
İnsan gözyaşından aşk devşiriyor; kaybettiği şeylerden hikâyeler, yaralarından masallar çıkarıyor. Fakat Binbir Gece Masalları bile her zaman hayat kurtarmıyor. Şehrazat’ın anlattığı her masal, bir sonraki sabaha ulaşmanın yoluydu. Bugünse anlatıcılar çoğaldı, dinleyenler azaldı. Hikâyeler ekranlarda dolaşıyor, cümleler birbiri ardına tüketiliyor; ama insanın bir başka insanı dinleyerek onun hayatını değiştirebileceğine duyduğu inanç giderek zayıflıyor. Masallar masalların dünyasında kalıyor; başka âlemlere aitmiş gibi görünen mucizeler gündelik hayatın kapısından içeri giremiyor.
Belki de çağımızın en büyük utancı, artık kimsenin hikâyesine gerçekten vakit ayırmamamızdır.
Gerçek ailelerin yerini sanal yakınlıkların, gerçek sohbetlerin yerini birbirine iliştirilmiş görüntülerin aldığı bir dünyada insanlar romantik dedektiflere dönüşüyor. Pembe aşk dosyaları açıyor, kendi hayatlarını pembe gözlüklerin ardından inceliyor, ilişkilerini zihinsel kovalamacalara çeviriyorlar. Birbirlerinin çevrimiçi oluşlarını, suskunluklarını, geç cevaplarını ve yarım bırakılmış cümlelerini çözmeye çalışıyorlar. Aşk, iki insanın birbirine yaklaşması olmaktan çıkıp işaretlerin, ihtimallerin ve şüphelerin araştırıldığı bir soruşturmaya dönüşüyor.
Edebiyat tam da burada devreye giriyor. Metaforlar, birbirine ulaşamayan anlamların arasında köprüler kuruyor. Bir yalnızlık başka bir yalnızlığın kapısını aralıyor; bir sessizlik, başka bir sessizliğin ne söylediğini anlamaya çalışıyor. Yalnızlık, ıssızlık ve suskunluk bazen arzularımızın üzerine örtülen birer perde, bazen de o arzuların kendilerini ele verdiği ince aralıklar oluyor.
Melankoli, insana her zaman derinlik kazandırmıyor; kimi zaman yalnızca kendi karanlığının içinde dönüp durmasına neden oluyor. Neşe ise çoğumuzun sandığından daha büyük bir cesaret istiyor. İnsan, neşesini kaybettiğinde yalnızca gülmeyi unutmaz; dünyaya yeniden güvenme ihtimalini de yitirir. Belki de insanlığın yeniden neşelenebilmesi için önce birbirine yük olmadan, birbirini tüketmeden, birbirinin varlığına alan açarak yaşayabilmesi gerekiyor.
Kimi insanlar kaygılarının içinde öylesine değersizleştiriliyor ki kendilerini ispatlamak için birer istikrar abidesine dönüşüyorlar. Durmaksızın hedef koyuyor, hedeflerin peşinden koşuyor, başarılarını üst üste yığarak içlerindeki eksikliği kapatmaya çalışıyorlar. Bir gün geriye dönüp baktıklarında, bütün bu hedeflere ulaşırken hayatlarını bir yerde unuttuklarını fark ediyorlar. Kendilerini kanıtlamaya çalışırken kendileriyle karşılaşmayı erteliyorlar.
Sonbahar, oysa bütün bunlardan habersiz, kendi dilini konuşmayı sürdürüyor. Sararan yapraklar birbirlerine fısıldıyor, dallar rüzgârla birlikte eski bir şarkının nakaratını hatırlıyor. Fakat insanlar artık şehirlerin, kalplerin ve zihinlerin içine kapanmış durumda; sonbaharın hışırtısını duyamıyorlar. Herkes kendi eylülünde yaşıyor, kendi dökülüşünü kendi içinde saklıyor. Eylül ise kimseden davacı değil. Ne gidenleri suçluyor ne kalanlardan hesap soruyor. Yalnızca mevsimini tamamlıyor.
Eylül bile artık Eylül’zede; çünkü bir zamanlar aşkların, hatırın ve romantizmin mevsimi olan Eylül, şimdi kendi doğurduğu aşklara bile yabancılaşıyor.
Bir şairin zayıflayan sesi, bir yazarın gecenin içine çekilen gölgesi, bir adalı gibi tek başına duran ay… Bütün bunlar, İstanbul’un ışıklarıyla birleştiğinde başka bir hikâye başlıyor.
Kız Kulesi’nin ışıkları gece boyunca renk değiştiriyor. Galata’nın pencerelerinden süzülen ışıklar Boğaz’ın sularına düşüyor; kırmızı, yeşil ve mavi menevişler, suyun üzerinde birbirine dokunup dağılıyor. Ay, gecenin ortasında sessizce beklerken İstanbul’un bütün ışıkları sanki bir aşk mektubunun kelimelerine dönüşüyor.
İstanbul’da yaşayan biri, her gece Kız Kulesi’nin yerinden kalkıp Galata’ya doğru yürüdüğünü hayal edebilir. İncecik bir ışık yolundan geçerek ona ulaşmasını, bütün şehrin uykuda olduğu bir saatte iki eski sevgili gibi birbirlerine sarılmalarını düşleyebilir. Sabah olduğunda kuleler yeniden yerlerine dönerler. Şehir, gecenin hayalini gündüzün gerçeğinden ayırır. Fakat hiçbir sabah, gece yaşanmış bir arzuyu bütünüyle silemez.
Onlar birbirlerine aşklarını haykırmaktan hiç vazgeçmezler. Yalnızca bu haykırışın dili insanınkinden farklıdır. Kız Kulesi, ışıklarını suya bırakarak konuşur; Galata, pencerelerinden süzülen parıltılarla cevap verir. Aralarındaki Boğaz, bazen bir mesafe, bazen bir mektup, bazen de iki kalbin birbirine ulaşmak için aşamadığı bütün sınırların adı olur.
Bir şehrin de arzuları vardır. Söyleyemediği, dile getiremediği, fakat her gece ışıklarına emanet ettiği arzuları… İstanbul’un en eski suskunluklarından biri, belki de Kız Kulesi’nin renklerinde saklıdır. Galata’nın gölgesi suya düştüğünde, şehrin içinden geçen bütün aşklar bir anlığına aynı hikâyede buluşur. Bir martının kanatlarında yansıttığı ışıklardan iki aşık arasında bir aşk divanı kurulur…
Çınar yaprakları sonbaharda Boğaz’ın kıyılarına düşerken hışır hışır bir melodi başlar. Haliç’in suları, köprülerin ışıkları ve gecenin içinden geçen tekneler bu melodiyi kendi sesleriyle tamamlar. Rüzgâr, söylenemeyen cümleleri bir kuleden ötekine taşır. Hiçbir insanın tam olarak anlayamadığı, hiçbir dilin bütünüyle karşılayamadığı bir aşk şarkısı doğar.
Çünkü bazı aşklar, söylenmedikleri için yok olmazlar. Bazı arzular, bastırıldıkları için ölmez; yalnızca başka biçimlere bürünürler. Bir şiirin içine sızar, bir resmin renginde saklanır, bir kedinin mırıltısına karışır, bir şehrin ışıklarında kendilerine yeni bir beden bulurlar.
Ve utanç, insanın içindeki arzuyu bütünüyle susturamaz. Yalnızca ona başka bir dil öğretir.
Belki de asıl mesele, arzularımızın varlığı değil; onları hangi karanlıkta sakladığımız, hangi korkuyla susturduğumuz ve hangi incelikle başkasına ulaştırabildiğimizdir. İnsan, her arzusunu gerçekleştirmek zorunda değildir. Fakat kendi arzusunun varlığını kabul edebilmek, kendine karşı dürüst olmanın ilk adımıdır.
Bütün kulelerin, bütün ressamların, bütün şairlerin ve birbirine söyleyecek sözü olduğu hâlde susan bütün insanların ortak bir korkusu vardır: Görülmek, anlaşılmak ve anlaşıldıktan sonra reddedilmek.
Oysa belki de insanı özgürleştiren şey, her arzunun peşinden gitmek değil; arzusunu tanıyacak, onunla yüzleşecek ve başkasının özgürlüğünü incitmeden ona bir yer açacak cesareti bulmaktır.
İstanbul’un kuleleri hâlâ birbirine bakıyor. Işıklar yanıp sönüyor, deniz kıyılara vuruyor, sonbahar yaprakları gecenin içinde dönüyor. Her sabah kuleler yeniden yerlerine dönüyor; her gece ise aralarındaki mesafe bir kez daha aşılmayı bekliyor.
Ve bütün bu zaman boyunca, iki kulenin arasında asılı kalan o kadim cümle hâlâ söylenmeyi bekliyor:
-“Ben seni arzuluyorum.”

Eda Büyükçapar, Yedi Güzel Adam’ın memleketi Kahramanmaraş’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Birçok dergi ve kolektif kitapta yazıları yayımlandı. Edebiyatı heyecan verici bir serüven olarak görüyor ve aynı heyecanla yazı yolculuğunu sürdürüyor.

