Mualla Çelik Hıdıroğlu
Masanın üzerindeki akıllı kumandayı elime alıyorum. Seyredebileceğim bir program bulma umuduyla… Kanaldan kanala geziyorum. Zil çalınca yerimden kalkıyorum.
Kurye, yirmilerinin henüz başında, temiz yüzlü bir delikanlı. Merdivenleri koşarak çıkmış olmalı ki elindeki paketi uzatırken göğsü inip kalkıyor. Şakaklarından süzülen teri silmeye dahi vakit bulamamış. Mahcubiyetle, “Kusura bakma abi,” diyor, “geciktim. Sokağın adı değişmiş, adresi epey aradım…”
Gecikti diye içten içe söylenmiştim. Oğlanın gözlerindeki mahcubiyeti görünce kendimden utanıyorum. Teşekkür edip paketi alıyorum.
Aslında aç bile değilim. Bir sigara yakıp koltuğa sırtımı dayıyorum. Masadaki pakete bakarken içimi bir huzursuzluk kaplıyor. Zahmetsizce ulaştığım her şeyin beni köreltmesini, kendi hayatıma yabancılaştırmasını düşünüyorum. Bu sinsi anestezi, kapımdaki sokağın silinen izleriyle yüzleştiriyor beni.
Kuryenin bulamadığı o adres, sokağın hafızasının nasıl söküldüğünün bir kanıtı. Tıpkı onun navigasyonda kaybolması gibi, kentin kendisi de uyuşturulmuş, haritası yeniden çizilmiş bir labirente dönüştürülmüş. Eskiden şehrin rüzgârı yüzünüze çarpar, yokuşu nefesinizi keser, sokakları sizi hiç beklemediğiniz köşelere sürüklerdi. Şehir insan için aşılması, göğüslenmesi gereken adeta canlı bir organizmaydı. Jorge Luis Borges, dünyayı sonsuz koridorları ve birbirine çıkan geçitleriyle devasa bir labirent olarak kurgulardı. Onun dünyasında labirentin içinde kaybolmak bir ceza değil; insanın kendi varlığıyla, hafızasıyla ve kaderiyle yüzleştiği tek imkândı. Bugün ise cebimizdeki haritalar ve nokta atışı yön tarifleri sayesinde kaybolmak bile bir sistem arızasına dönüştü. Kaybolma ihtimalinin kalmadığı, tabelaların sürekli değiştirilerek hafızasızlaştırıldığı bir yerde, arayış da manasını yitiriyor.
Bu kurgunun kentin dokusuna ve gündelik adımlarımıza nasıl sızdığını anlamak için Ankara’nın eski sokaklarını hatırlıyorum. Harita üzerinde pergelle çizilmemiş; yaşanmışlıklarla, dik yokuşlarla ve bozkırın sert karakteriyle biçimlenmiş bir şehirdi. Küçükesat’ta, Seyranbağları’nda, Bahçelievler’de, Maltepe’de ve diğer birçok yerde; sokak, cadde, meydan adları sadece birer adres bilgisi değildi. “Rüzgârlı”, “Gündoğumu Sokak” gibi nice isimler vardı. Bu isimler kentin topografyasını, rüzgârın nereden estiğini, orada yaşamış insanların çabasını ve o mekânın ruhunu taşımaktaydı. O sokakta yürürken kentin dokusunu hissederdiniz. Adres sormak, bir esnafla göz göze gelmek, sokağın ismindeki hikâyeyi anlamak demekti.
Kentin hafıza ile yüklü isimleri birer birer tabelalardan söküldü. Sadece yenileri çakılmadı o teneke plakalara; o mekânın geçmişiyle, ruhuyla hiçbir teması olmayan yepyeni sözcükler yerleştirildi. Sadece Ankara’da değil, bütün şehirlerde aynı sessiz operasyon yürütüldü. İsimlerin değiştirilmesi ilk bakışta kentsel bir ihtiyaç gibi sunuldu. Ancak bu düzenleme, mekânın ruhuna atılmış derin çentiklerden fazlasıydı.
İsimleri değiştirmek, haritayı yeniden çizmekten çok daha öte bir müdahaledir. Bir sokağın adını değiştirdiğinizde, orada sadece adı değiştirmezsiniz; eski bir anlatıyı, bir toplumsal tanıklığı, belki de resmî hafızanın sevmediği bir izi silersiniz. Tabela yeni adıyla asıldığında, size sadece yönü göstermez; neyi hatırlayıp neyi unutmanız gerektiğini de dikte eder. Mekânın geçmişine atılan bu dikişler, kenti kurgulanmış hayali bir geçmişe doğru bükme arzusudur. İsimler değiştikçe, o sokakta yürüyen insanların ve gelecek nesillerin zihnindeki harita da yeniden yazılır.
Neden bir sokağın geçmişini ve tabelasını değiştirme ihtiyacı duyulur? Nedeni basit; hafıza, insanın teslim alınamaz en son sığınağıdır. Anıları olan insan, bastığı toprağa kök salar; oranın geçmişine sahip çıkar. İsimleri değiştirerek hafızayı anısızlaştırdığınızda ise geriye kolayca yönetilebilen, her yeni tabelaya uyum sağlayan edilgen kalabalıklar kalır. Bu düzen bize zahmetsizliği ve pürüzsüz bir kentsel deneyimi vadederken arka planda kendi dilini kentin sokaklarına zerk eder. Bir sokak adının silinip yerine başka bir kavramın konması, o sokakta yaşamış insanların ortak belleğini kamulaştırmaktır. Hafızası kamulaştırılmış insan, geçmişinden azat edildiğini sanırken aslında görünmez bir merkezin çizdiği sınırlar içinde yaşamaya başlar.
Bizler ise gündelik hayatın bize sunduğu o zahmetsiz anestezi içinde bu sessiz değişimi fark etmeyiz bile. Otobüs durağında soğukta büzüşüp beklemek, bir yokuşu tırmanırken soluk soluğa kalmak, adres ararken bir kahvehaneye selam verip içeri girmek gibi insani temasları hayatımızdan çıkardık. Yerlerine kapalı siteleri, asansörlü otoparkları ve ekran başında tek tıkla halledilen ilişkileri koyduk. Dışarının gürültüsünü, sertliğini ve beklenmedik sürprizlerini içeri sokmayan klimalı odalarımızda bu zahmetsizliğin tadını çıkarırken aslında kendi zihnimize örülen o büyük labirentin uysal birer sakini hâline geldi bedenlerimiz. Oysa insan yokuşu tırmandıkça, soğuğu hissettikçe ve kendi hafızasına sahip çıktıkça varlığını hatırlar. Bedenimizi ve zihnimizi paranteze aldığımız an, sadece izleyen bir göze, pasif birer tanığa dönüşürüz.
Son tahlilde, sokağın adının silinmesi, mahallenin hafızasının yeniden kurgulanması ve hayatın bize zahmetsiz bir paket gibi sunulması görünmez bir felç hâlidir. Müdahalesiz ve çabasız olmayı bir özgürlük alanı sanıyoruz. Halbuki hiçbir engelle karşılaşmamak, hareket etmediğimizin ve bize çizilen sınırların dışına hiç çıkmadığımızın kanıtıdır. Bizi sarmalayan durum; tıklandığında kapıya gelen yemeğin zahmetsizliğinde, hiç sapmadan ve kaybolmadan vardığımız o sonradan adlandırılmış sokaklarda ve hiçbir şeyi sorgulamayışımızın getirdiği o derin uykuda saklıdır. Hafızası yeniden yazılmış bir kentte, şifreli kapılar arkasında kendi kararımızı verdiğimizi sanarak yaşıyoruz.
Oysa kapıma dayanan kuryenin o mahcup bakışlarında ve alnından süzülen terde, sadece gecikmiş bir paket değil, adresini şaşırmış bütün bir kentin enkazı duruyordu. Sokağın adını ararken kaybolan o genç adam, aslında hepimizi içten içe kanırtan ama adını koyamadığımız o sinsi yabancılaşmayı eşiğime kadar taşıdı. Çalınmış hafızanın yarattığı bu uyuşukluktan, bir tek benim değil, bu labirentte yönünü yitiren herkesin için için sızladığını biliyorum.
Şimdi masadaki kumandayı kenara bırakıp pencereden dışarıya bakıyorum. Dışarıda hâlâ rüzgâr var, hâlâ tırmanılması gereken dik yokuşlar ve yenilenmiş tabelaların altında keşfedilmeyi bekleyen dipnotlar duruyor. Belki de yeniden kendimiz olmak için yapmamız gereken ilk şey; bize sunulan bu zahmetsiz konforu biraz olsun zedelemek, bilerek kaybolmak, bilerek yorulmak, o yeni tabelaların arkasındaki silinmiş isimleri merak etmek ve kentin o karmaşık, öngörülemez hafızasına kendimizi yeniden bırakmaktır.

Mualla Çelik Hıdıroğlu, Endüstri Yüksek Mühendisi. Yürüttüğü projeler ve çalıştığı sektöre getirdiği yenilikler nedeniyle Dünya Gazetesi tarafından ‘Sektöründe Yılın En Başarılı İş Kadını Ödülü’ne layık görüldü. Kadın dernekleri ve birçok sivil toplum örgütünün kuruluşunda yer aldı, başkanlık yaptı. Profesyonel kariyerini sonlandırdıktan sonra sanat ve edebiyata yöneldi. Resim çalışmalarına kendi atölyesinde devam ediyor. Yaratıcı yazarlık, derin okuma, felsefe, mitoloji ve psikoloji alanlarında birçok atölyeye katılırken, disiplinlerarası bir yaklaşımla sanatsal gelişimini pekiştirdi. Öyküleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Distopya ve Suare Dergi’ye yazar olarak katkı sunuyor. Sanat ve düşünce ekseninde üretimlerini sürdürüyor.

