Benan Bilek
Sabah, karın en sessiz hâliydi. Gece boyunca dallardan, çatılardan, elektrik tellerinden eksilmeyen beyazlık, gün ağarırken daha da ağırlaşmıştı. Sapanca’daki evin bahçesinde servi ağaçlarının omuzlarına kadar yükselen kar, dışarıdaki dünyayı silmişti. Yol yoktu. Sadece bembeyaz bir suskunluk…
Tevfik, şöminenin önündeki koltuğa oturmuş gazetesine göz gezdiriyordu. İstanbul’dan çıkarken aldığı gazetenin haberleri eskiyeli saatler olmuştu. Yine de gazeteyi elinde tutuyordu. Dünyanın hâlâ yerinde durduğunu hissettiren eski bir alışkanlıktı bu. Birsen mutfakta çayı demliyordu. İnce belli bardakları tezgâha dizerken ellerinin titremesini durduramıyordu.
İlhan, dayısının yakınındaki pencerenin önünde durmuş, bahçeye bakıyordu. Gece boyunca bütün sırların üzerine yağan kar şimdi üçünün arasında dolaşan sessizliği örtüyordu. Kimse konuşmuyordu. Sobanın içindeki odunlardan biri çatlayınca Tevfik başını kaldırıp gülümsedi.
“İyi ki gelmişiz,” dedi. “İstanbul’da olsak yılbaşını trafik içinde geçirecektik.”
Birsen de gülümsedi. İlhan da. Aynı anda. Aynı yalana.
Birsen, korkunun sesini çocukken öğrenmişti. Diyarbakır’ın eski evlerinden birinde değil, Balat’ın dar sokaklarında büyümüştü ama annesi korkuyu memleketten çeyiz gibi getirmişti. Erkek sinirlenmeden susulacağını, sofraya önce onun oturacağını, gömleğinin düğmesini yanlış iliklersen özür dilemeyi, gözünün içine uzun bakmamayı, “kocandır” kelimesinin bütün cümleleri susturduğunu annesinden öğrenmişti.
Sonra Tevfik çıktı karşısına. Uzun boylu, kendinden emin, sözü odanın içinde ikinci kez yankılanmayan adamlardan. Avrupa’ya mobilya ihraç ediyordu Tevfik. İnsanlar onun yanında seslerini biraz alçaltıyor, en yüksek kademedeki çalışanı bile gözünün içine bakmadan konuşabiliyordu. Ciddi adamdı. Çok da çalışkan.
Birsen, evlendiği günden itibaren kendisini şanslı saydı; Tevfik gerçekten seviyordu onu. Üşümesin diye montunu omzuna koyuyor, sevdiği tatlıyı İstanbul’un öbür ucundan getirtiyor, doğum günlerini hiç unutmuyordu. Ama sevgisinin içine görünmeyen bir kilit de koymuştu. Birsen tek başına alışverişe gidemezdi. Arkadaşlarıyla kahve içemez, sosyal medyada fotoğraf paylaşmazdı, herhangi bir davete Tevfik onay vermeden “geliyoruz” diyemezdi. Telefonu çaldığında ekrana önce Tevfik bakardı.
“Ben seni bu dünyanın kötülüğünden koruyorum.”
Birsen yıllarca bu en çok duyduğu sözün korunmakla hapsedilmek arasındaki farkı kapattığını anlayamadı. Kendisine sunulan altın kafesin parıltısına kandığını da.
İlhan, Tevfik’in ablasının oğluydu. Üniversiteyi bitirdiği gün şirkete girmiş, yıllar içinde dayısının sağ kolu olmuştu. Tevfik onun çalışkanlığıyla övünür, toplantılarda onun oğlu gibi olduğunu tekrar ederdi. İlhan babasını erken kaybetmişti. Okumayı, çalışmayı, hesap tutmayı, pazarlık etmeyi, kravat bağlamayı, her şeyi Tevfik’ten öğrenmişti. Bir tek kime neyi hissetmemesi gerektiği hariç.
İlk zamanlar Birsen’e saygıyla bakıyordu İlhan. Dayısının biricik karısı mutfakta kavanozun kapağını açamayıp gülerek ona uzatana kadar. Bahçedeki gülleri budarken eline diken batana kadar da. Ve çay içerken dalıp gittiğini fark edene dek. İlhan, Birsen’e âşık olduğunu anlamadı. Ama onu üzgün gördüğünde kendi içindeki açıklayamadığı boşluğu hissetti. Daha çok çalıştı. Daha sık seyahate çıktı. Daha geç saatlere kadar ofiste kaldı. Duygularının ilacının Birsen’den uzaklaşmak olduğunu sandı.
Yılbaşından iki gün önce Tevfik, “Sapanca’ya çıkıyoruz,” dedi. “Kar yağacakmış. İlhan da gelsin. Yılbaşı tatilini birlikte geçiririz. Dinleniriz de biraz. Çok yorulduk bu ara ikimiz de.”
Birsen gizlemeye çalıştığı heyecanla eşyaları hazırlamaya koyulurken Tevfik’in telefonu çaldı. Limanda bekleyen konteynerlerden biriyle ilgili sorun çıkmıştı.
“Ben biraz gecikebilirim,” dedi karısına. “Siz geçin. Akşama yetişirim.”
İstanbul arkalarında kalırken gökyüzü yavaş yavaş beyaza döndü. Birsen ve İlhan Sapanca’ya vardıklarında ilk kar taneleri düşmeye başladı. Akşam doğru televizyon, yolların kapanmaya başladığını söyledi. Birsen her yarım saatte bir perdeyi aralıyor, bahçeye bakıyordu. Tevfik her aradığında sesi biraz daha uzak geliyordu.
“Merak etme,” dedi son konuşmalarında. “Yetişeceğim.”
Saatler ilerledi. Duvardaki saatin tik takları evin içinde büyüdü. Dışarıdaki kar o kadar yoğun yağmaya başladı ki bahçe lambasının ışığı bile beyazlığın içinde kayboldu. İlhan şömineye odun attı. Birsen mutfaktan buram buram tarçın kokan salep fincanlarını getirdi. Bir süre boş boş televizyona baktılar. Sustukları cümlelerin ağırlığı odaya yayıldı.
“Amcam seni çok seviyor,” dedi İlhan, fincanını masaya bırakırken.
Birsen başını eğdi.
“Biliyorum.”
“Her şeyi senin için yapıyor.”
“Biliyorum.”
Yine sessizlik. Şöminedeki odun çöktü. Birsen ilk kez gözlerini kaldırıp ona baktı.
“İnsan bazen çok sevilirken de yalnız kalabiliyor.”
İlhan cevap vermedi. Bir süre sonra elektrik gidip geldi. Ev karanlığa gömülüp yeniden aydınlandı. O küçücük karanlıkta ikisi de birbirlerinin nefesini duydu. Dışarıda dünya yok oldu. Telefonlar sustu. Saat durdu. Yeni yılın başlamasına dakikalar kalmıştı.
“Hiç korkuyor musun?” diye sordu Birsen.
“Neyden?”
“Yaşamaktan.”
İlhan gülümsedi ama gülümsemesi hemen söndü.
“Ben en çok, istemediğim bir hayatı yaşamaktan korkuyorum.”
Birsen’in gözleri doldu.
“Ben de.”
O andan itibaren ikisi de sırtlarında taşıdıkları yükün aslında yalnızca kendilerine ait olmadığını anlıyordu. Ne biri yerinden kalkmayı planladı ne diğeri elini uzatmayı. Yıllarca aralarında örülmüş duvarın ilk taşı sessizce yerinden oynamıştı.
Uzaktan gece yarısını haber veren havai fişeklerin boğuk sesleri karın altında kaybolurken İlhan ayağa kalktı. Camın önüne gitti. Birsen de arkasından yürüdü. İkisi de aynı beyazlığa baktı. Sonra aynı yansımada birbirlerini gördüler. Önce yalnızlıkları birbirine değdi. Ellerinden önce. Ardından yüzleri. Öpüştüklerinde dışarıdaki kar yağmaya devam ediyordu. Ne dünya durdu ne zaman. Sadece ikisi, ilk kez korkularından daha büyük bir sessizliğin içine girdi.
Kapı sabaha karşı açıldı. Tevfik içeri girdiğinde zor bir gece geçirdiği her halinden belliydi.
“Mahvolduk yollarda,” diye söylendi. “Tırlar yolu kapatmış. Elli kere zincir taktık.”
Birsen kocasının montunu aldı. İlhan bagajdaki valizleri taşıdı. Tevfik ikisine de baktı; mutluydu. Her zamanki güzel çekirdek ailesiyleydi ya, yorgunluğunu unutuvermişti. Aynı ev, aynı insanlar, aynı düzen. Şüphenin çoğu zaman bağıran yerlerde değil de çok güvenilen yerlerde uyuduğunu fark etmeyecek kadar çekirdek bir aile. Kahvaltıda şirketten söz etti, yeni siparişlerden, döviz kurundan, limanda bekleyen mallardan. Arada bir Birsen’in bardağına çay doldurdu, İlhan’ın omzuna vurdu.
“İyi ki varsın,” dedi yeğenine. “Bu yükü tek başıma kaldıramazdım.”
İlhan başını eğdi. Birsen pencereye döndü. Kar hâlâ yağıyordu.
O sabah hiç kimse cesur değildi. Ne evini terk eden vardı ne itiraf eden. Hesap soran da yoktu zaten. Dışarıdaki kar içerideki hayatların da üstünü örtüverdi.
Birkaç gün sonra beyaz sessizliği Sapanca’da bırakıp evlerine döndüler. Aynı kapılar aynı anahtarlarla açıldı. Aynı saatte işlere gidildi, dönüldü. Aynı sofralar kuruldu, aynı yemekler yendi, aynı saatlerde yatıldı. Tevfik onları aynı şekilde sevmeye devam etti. O yılbaşı gecesi, yollar kapanırken üç insanın da eski hayatına giden yolun kapandığını bir tek kar bildi.

Benan Bilek, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde okumak için geldiği İzmir’de yaşayan bir İstanbullu. Öğrencilik yıllarından bu yana iletişim sektörünün farklı dallarında görev yaptı. Metin yazarlığından ajans başkanlığına, dergicilikten senaryo yazarlığına uzanan iletişim deneyiminin sonunda yolu sanata vardı. Un elekleri üzerine ipliklerle yaptığı resimlerle pek çok kişisel sergi açtı; “Yaşam Elekleri” atölyeleri düzenledi. Türkiye’nin izleyicisi sadece kadın olan ilk stand-up projesini hayata geçiren Bilek’in Gece Tuşları, Duvarlar Şahit, Çin Çin Çini Mini Hanım, Rezene öykü kitaplarının yanı sıra Punta – Bir Meyhanenin Romanı adlı eseri bulunuyor. Bilek, öykü yazmaya, sahne gösterilerine, özel atölye çalışmaları ile kasnak ve elek üzerine ipliklerle resim yapmaya devam ediyor.


