Eylem Akdere
Üçüncü basamak yıllardır gıcırdıyordu. Kadın, evde değişen onca şeye rağmen aynı kalan bu sese takılmıştı. Tahta dediğin kışın rutubetten şişerken, rengi de kokusu da değişirken bu basamağın, üzerine basıldığında hep aynı gıcırtıyı çıkarması anlamsızdı. Önce üst katta belli belirsiz bir hareket başlar, ardından merdivenlerden aşağı ağır adımlar inerdi. İlk iki basamak sessizdi. Üçüncüsü gıcırdar, sonra dört adım daha duyulurdu. Kadın üçüncü basamak sesinden sonra çoktan yatağın duvara yakın köşesine çekilmiş olurdu.
O akşam da aynı yerde oturmuş adamı bekliyordu. Dizlerini göğsüne çekmiş, çenesini dizlerinin üzerine koymuştu. Üçüncü basamaktan sonra köşeye çekilmeye hazırdı. Odadaki saat bozuk olsa da yemek saatinin yaklaştığını biliyordu. Öğleden sonraları duvarın üst tarafındaki küçük havalandırmadan giren ışık sararıyor, akşam üstü evin borularından geçen suyun çıkardığı kısa tıkırtılar duyuluyordu. Bunlardan bir süre sonra da adam ne olduğunu bilmediği bir yemeği tepsiyle bırakırdı. Kadın yemeğin ne olduğuyla değil, tepsinin aynalı yüzeyiyle ilgilenirdi.
Odanın içinde bir yatak, küçük bir masa, eski bir dolap ve iki sandalye vardı. İkinci sandalyenin neden orada olduğunu hiçbir zaman anlayamamıştı. Adam odaya nadiren girerdi. Bir başkasının oturabileceği düşüncesi bile kadını huzursuz ettiği için sandalyeyi yıllar önce dolabın yanına sürüklemiş, yüzünü duvara çevirmişti. Böylece odada yalnızca kendisine ait bir sandalye varmış gibi davranabiliyordu. Uzun süre aynı yerde kalan insanın tuhaf alışkanlıkları oluyordu. Kadın yatağın yalnızca sağ tarafında uyuyor, ekmeğin kabuğunu en son yiyor, su şişesini masanın sol köşesinden başka yere koymuyordu. Bunlardan biri değiştiğinde bütün gün bir şeylerin ters gideceğine inanıyordu.
İlk zamanlarda günleri saymıştı. Yatağın arkasında kalan duvara tırnağıyla küçük çizgiler atıyor, beşinci gün dört çizginin üzerinden yatay bir çizgi geçiriyordu. Her beş gün üzerine düşen çizik, bir kafese dönüşüyordu. Bir süre sonra duvar kafeslerle dolmaya başlamıştı. Adam çizgileri fark ettiğinde, uzun uzun duvara bakmıştı. Kadın onun öfkeleneceğini düşünmüş, yatağın üzerinde bacaklarını karnına çekerek beklemişti. Fakat adam yalnızca, “Günleri mi sayıyorsun?” diye sormuştu.
Kadın cevap vermemişti. Adam parmağını çizgilerden birinin üzerinde gezdirirken içinde aniden yükselen öfkeye engel olamamış ve “Bir gün bitecek,” demişti. Kadının yıllarca hatırlayacağı kadar tuhaf bir hüzün vardı yüzünde. Sonra yatağı yeniden duvara itmiş “Saymana gerek yok,” diye eklemişti. Kadın o geceden sonra çizgi atmayı bırakmıştı. Bazen bu konuşmayı gerçekten yaşayıp yaşamadığından bile emin olamıyordu.
Yine de bazı gerçeklerden emindi.
Üçüncü basamağın sesi, kapıyı açan anahtarın metal sesi….
Adamın ayakkabılarının beton zemine değdiğinde çıkardığı tok ses de gerçekti….
Kadın yıllar içinde dünyasını bu seslerin üzerine kurmuştu. Duyduğu seslerden asla kuşkulanmıyordu.
O akşam masanın üzerinde sabahtan kalmış ekmek parçasını küçük küçük koparıyor, her lokmayı ağzına atmadan önce parmaklarının arasında eziyordu. Ekmeği bu şekilde yediğinde daha uzun sürdüğünü keşfetmişti. Açlığı azaltmıyordu ama yemek yediği süreyi uzatıyordu. Son parçayı da ağzına attığında havalandırmadan gelen ışığın kaybolduğunu, borulardan geçen suyun tıkırtı seslerinin bittiğini fark etti. Adam geç kalmıştı.
Daha önce de geç kaldığı olmuştu. Kadın yatağa uzandı, yüzünü duvara çevirdi. Birkaç dakika sonra üst kattan bir ses duydu, hemen doğruldu. Bir eşya sürüklenmiş gibiydi. Ardından sessizlik oldu. Sonra daha hafif bir ses duyuldu. Kadın yatağın kenarından kalkıp odanın en uzak köşesine geçti. Adam bazen normalden farklı davranmayı severdi. Bir keresinde merdivenlerden inerken üçüncü basamağa basmamış, kadın onu ancak kapının altından görünen gölgesinden fark etmişti. Attığı çığlığı duyunca adam gülmüş ve “Demek beni basamaktan tanıyorsun,” demişti.
Kadın, gözleri kapıda o anıyı düşünerek uzun süre bekledi.
İçinden, “Gel,” dediğini fark edince ürperdi.
Hemen ardından düşüncesini değiştirmeye çalıştı.
‘Gelmesin.’
Elbette gelmesin, yıllardır istediği buydu. Bir akşam üçüncü basamağın gıcırdamaması, kapının önünde onun gölgesinin belirmemesi, bir sabah artık bu evde olmadığını anlamak… Bütün hayalleri bunun üzerine kuruluydu. Fakat insan hayalleri gerçekleştiğinde ne yapacağını da bilmeliydi. Kadın bilmiyordu.
Gece boyunca uyuyamadı. Sabah olduğunu kapının altından giren ışığın renginden anladı. Adam hâlâ gelmemişti. Masadaki şişenin dibinde çok az su vardı. Kadın ilk yudumu öğlene kadar içmemeye karar verdi. Öğle geçti, ışık havalandırmanın karşı duvarına vurdu, sonra yavaş yavaş çekildi. Kadın şişeyi eline aldı, küçük bir yudum içti, yeniden masaya bıraktı. Açlıktan çok susuzluktan korkuyordu. Açlığın nasıl bir şey olduğunu öğrenmişti ama susuzluğun sınırlarını bilmiyordu.
İkinci gece olduğunda ilk kez kapıya yaklaştı. Evin içinden ses gelmiyordu. Adamın ölmüş olabileceği düşüncesi tam o anda aklına düştü. Önce rahatladı, yıllarca onun yok olmasını istemişti. Fakat rahatlama birkaç saniyeden fazla sürmedi. Adam öldüyse kimse onun burada olduğunu bilmiyordu. Bu evin nerede olduğunu kendisi bile bilmiyordu.
Kapıya yumruklarıyla vurmaya başladı. Önce adama seslendi, sonra yalnızca “Hey!” diye bağırdı. Sesinin evin içinde yankılanıp geri geldiğini duydu. Bir süre sonra avuçları acıdı. “Beni duyuyor musun?” diye bağırdı. Cevap gelmeyince alnını kapıya yasladı.
Ağzından “Lütfen,” kelimesi çıktığında kendinden utandı. Yıllardır ona bu kelimeyi söylememişti. İlk zamanlarda çok söylemiş olmalıydı. “Bırak beni, lütfen.’’ Birkaç dakika sonra “Gel,” dedi. Bu kez daha yüksek sesle tekrarladı.
Adamın gelmesinden daha korkunç bir şey olduğunu o gece anladı: Adamın artık hiç gelmeyecek olması.
Üçüncü gece başladığında kadın yatağa dönmedi. Kapının yanında, sırtını duvara vererek oturdu. Su bitmişti. Evin seslerini dinlerken daha önce fark etmediği şeyler duymaya başladı. Ahşabın gece serinliğinde çıkardığı çıtırtılar, havalandırmadan geçen rüzgâr… Her sesin ardından başını kaldırıyor, devamını bekliyordu. Bir ara üçüncü basamağın gıcırdadığına yemin edebilirdi. Ayağa fırladı, kapının önünde bekledi.
“Biliyorum, oradasın,” dedi. Cevap gelmedi.
“Yeter artık,” diye bağırdı. “Kazandın. Tamam mı? Kazandın.”
Söylediği kelime onu susturdu.
Adam neyi kazanmıştı? Yıllardır bunu hiç düşünmemişti.
Yağmur yağan bir gecenin başıyla sonu arasındaki birkaç saat…
Bir otobüs durağı, sarı ışıklı bir eczane tabelası, kaldırımın kenarında birikmiş su… Adamın yüzünü ilk kez o gece gördüğünü düşünüyordu, hep. O gecenin devamı bu odaydı. Yıllar boyunca eksik kalan saatlerin içine kendi hikâyesini yerleştirmişti. Adam onu bu odaya zorla getirmiş olabilirdi. Fakat şimdi hafızasını ne kadar zorlarsa zorlasın, adamın kendisine dokunduğu tek bir an bulamıyordu.
Bunun yerine başka bir görüntü geldi. Yağmurdan ıslanmış bir erkek eli, avuç içi yukarı dönük biçimde ona uzanıyordu.
Kadın gözlerini açtı.
“Hayır,” dedi.
Bu anı, ona ait değildi.
Ertesi sabah yerde uyandı. Başını kaldırdığında oda dönüyordu. Dili damağına yapışmış halde emekleyerek kapıya kadar gitti. Ölmek istemediğini düşündü.
Kapı koluna baktı.
Bunca yıl boyunca o kola kaç kez dokunmuştu?
İlk günlerde kapıyı çekmiş, tekmelemiş, açmaya çalışmış olmalıydı. Bir insan kapatıldığı odada ilk olarak kapıyı denerdi. O da denemişti.
Fakat bunu yaptığı tek bir anı bulamadı.
Elini kapı koluna uzattığı sırada zihninde başka bir sahne açıldı. Adam kapının yanında duruyordu. Üzerinde gri bir kazak vardı. “Kapıyı neden kilitliyorsun?” diye soruyordu. Kadın ona bakmadan, “Böyle daha rahatım,” diyordu. Sonra adam cebinden bir anahtar çıkarıp masaya bırakıyordu.
Kadın elini kapı kolundan çekti.
Bir süre öylece baktı. Sonra yeniden uzandı ve kolu aşağı bastırdı. Kapıyı kendine doğru çektiğinde, yıllardır dünyasının sınırı olduğuna inandığı kapı sessizce açıldı.
Karşısında yalnızca merdivenler vardı.
Kadın ilk basamağa çıktı. İkincisine bastı. Üçüncü basamakta tahta o tanıdık sesi çıkardı. Olduğu yerde kaldı, ayağını kaldırıp tekrar bastı. Basamak yine gıcırdadı. Bir daha yaptı.
Yıllardır adamın yaklaşmasını haber veren ses, şimdi kendi ayağının altından geliyordu.
Koridordan gelen sıradan gün ışığı bile ona fazla parlak görünüyordu. Birkaç saniye duvara tutunarak bekledi. Sonra karşısındaki çerçeveyi gördü.
Fotoğrafta iki kişi vardı.
Adam ve kendisi.
Kadın çerçeveyi duvardan aldı. Fotoğraftaki kadın gülüyordu. Saçları uzundu, üzerinde sarı bir elbise vardı. Adam arkasında durmuş, çenesini onun omzuna yaslamıştı. Kadının eli adamın yanağındaydı. Parmakları yüzüne öyle doğal, öyle tanıdık bir biçimde yerleşmişti ki bunu açıklayacak hiçbir hikâye bulamadı.
Çerçeveyi çevirdi.
Arkasında kendi el yazısını gördü.
İlk evimiz.
O anda yağmurlu gecenin devamını hatırladı.
Otobüs durağında yalnız değildi. Adam yanındaydı. Eve dönemeyeceğini söylüyordu. İnsanların olduğu yerlere giremiyor, otobüse binemiyor, markette nefesi kesiliyordu. Adam montunu onun omuzlarına koymuştu. “Benimle gel,” demişti.
Kadın o arabaya kendi isteğiyle binmişti. Bodrumu da birlikte hazırlamışlardı.
İkinci sandalyeyi de “Bazen yanında otururum,” diyerek adam getirmişti. Kadın istememiş, sandalyeyi duvara çevirmesini söylemişti. Kapıya kilit takılmasını isteyen de kendisiydi. İlk gece kapıyı içeriden kilitlemiş, adam saatlerce dışarıda beklemişti. Sonraki günlerde adam yemek getirmiş, su getirmiş, onu dışarı çıkmaya ikna etmeye çalışmıştı. Önceleri birkaç gün süreceğini düşündükleri şey haftalara, haftalar aylara dönüşmüştü. Bir süre sonra adamın getirdiği yemekler kadının dışarı çıkmasına gerek bırakmamış, adamın varlığı her şeyin yerine geçmişti.
Yıllar içinde hafıza hikâyeyi değiştirmişti. Kadın kapıyı kimin kilitlediğini unutmuştu.
Mutfak masasının üzerinde, üzerinde kendi adının yazılı olduğu bir zarf buldu. Açmak için uzun süre bekledi. İçindeki mektubun ilk cümlesi “Seni burada bırakmıyorum,” diye başlıyordu.
Mektubun sonuna geldiğinde kadın uzun süre aynı cümleye baktı.
“Kapıyı hiç kilitlemedim…’’
İlk tepkisi öfke oldu. Her gece metalin metale değdiği o sesi biliyordu. Sonra koridordaki küçük porselen tabağı gördü ve bir başka anı yerine oturdu. Adam eve geldiğinde anahtarlarını hep o tabağa bırakırdı. Yıllarca kapının kilidinden geldiğine inandığı ses, evin anahtarlarının porselene çarpma sesiydi.
Dış kapıya kadar yürüdü. Kapıyı açtığında yüzüne hafif bir rüzgâr vurdu. Karşı apartmanın balkonunda bir kadın çamaşır asıyordu. Sokaktan bir otomobil geçti. Bir çocuk bisiklet sürüyordu. Bir köpek havladı. Yıllardır zihninde büyüttüğü dışarısı onun yokluğunu bile fark etmeden yaşamaya devam etmişti.
Kalbi hızlandı, elleri titremeye başladı. Birkaç saniye sonra nefes alamadığını düşündü. Geri çekildi, sonra bir adım daha, sonra bir tane daha.
Nefesi düzeldiğinde koridorun sonundaki bodrum kapısına yöneldi.
İlk iki basamak sessizdi. Üçüncüsü ayağının altında yine gıcırdadı. Aşağı indiğinde yatak, masa, dolap ve yüzü duvara çevrilmiş ikinci sandalye onu bekliyordu. Sandalyenin yanına gitti, iki eliyle tuttu, yavaşça çevirdi. Artık iki sandalye karşı karşıyaydı.
Bir süre kendi sandalyesinde oturup boş olan diğerine baktı. Adamın yıllarca oraya oturmak istediğini, kendisinin izin vermediğini hatırladı. Sonra ayağa kalktı. Koridordaki porselen tabaktan aldığı anahtarı avucunda tutuyordu.
Kapıya yürüdü.
Dışarı çıkabileceğini artık biliyordu. Kapının hiçbir zaman onun düşündüğü anlamda kilitli olmadığını da biliyordu.
Kapıyı kapattı, anahtarı kilide yerleştirdi. Bir kez çevirdi. Metalin sesi küçük odada yankılandı. Kadın elini bir süre anahtarın üzerinde tuttu.
Gece ilerlediğinde üçüncü basamak gıcırdadı. Kadın gözlerini açtı, yatağında doğrulmadı, köşeye çekilmedi….
Yalnızca dinledi.

Eylem Akdere, İngilizce Öğretmenliği mezunu ve Montessori eğitmeni. Ankara’da
kendi okulunu kurdu. Yazmak hayatında hep vardı; önce çocukları anlamanın ve onlara seslenmenin
yazmaktan geçtiğini anladı, sonra yetişkinlere yazarak duygularını sağaltmanın iyileştirici yanı ile tanıştı. Distopya Akademi’de aldığı eğitimler ve katıldığı atölyelerle öykücülüğünü derinleştiriyor. Çocuk edebiyatı çatısı altında bir öyküsü kolektif kitapta yer aldı. Hayatın her noktasında, kelimelerle yeni başlangıçlar arıyor.

