Atiye Gözde Sıdar
Sayıların varlığı, üzerine biraz düşünüldüğünde, tuhaftır. Dünyada nesneler, bedenler, sesler, mesafeler vardır; fakat “üç” yoktur. Üç taş vardır, üç ölüm, üç gece, üç kişi… ama bütün bunlardan çekilip çıkarılabilecek, kendi başına duran bir “üç”e hiçbir yerde rastlanmaz. Buna rağmen uygarlığın neredeyse bütün düzenini, dokunamadığımız bu soyut varlıkların üzerine kurmuşuzdur. Sayarız, ölçeriz, böleriz, karşılaştırırız; sonra da ölçebildiğimiz şeyin hakikatine daha fazla yaklaştığımızı varsayarız.
Matematik felsefesinin kadim tartışmalarından biri tam da bu ontolojik huzursuzluktan doğar. Sayılar keşfedilmiş midir, yoksa icat edilmiş midir? Platoncu gelenek, matematiksel varlıkların insan zihninden bağımsız bir gerçekliğe sahip olduğunu düşünürken nominalizm, “üç”, “yedi” ya da “sonsuz” dediğimiz şeylerin dünyada kendi başlarına var olan nesneler değil, dünyayı sınıflandırmak için başvurduğumuz soyutlamalar olduğunu öne sürer. Tartışma yüzyıllardır sürüyor. Fakat belki bugün daha ilginç olan, sayıların nerede var olduğu değil, bizim onların içinde ne kadar var olduğumuzdur. Çünkü modern insanın biyografisi giderek bir sayı dizisine benziyor.
Doğduğumuz an bir tarihle başlıyoruz. Ardından kimlik numarası, öğrenci numarası, sicil numarası, banka hesabı, vergi numarası, hasta protokolü, kredi notu geliyor. Yaşımız, kilomuz, maaşımız, tansiyonumuz, kolesterolümüz, takipçi sayımız, beğenilerimiz, ekran süremiz, attığımız adımlar… Sayılar artık hayatın çevresinde dolaşan yardımcı göstergeler değil; kim olduğumuza ilişkin hüküm veren sessiz ölçütlere dönüşüyor.
Bir insanın yaşadığı hayatın niteliğini gelir rakamından, sağlığını laboratuvar değerlerinden, toplumsal etkisini takipçi sayısından, başarısını performans puanından, güzelliğini tartıdaki rakamdan okumaya çalışıyoruz. Doğduğumuz günün rakamlarından kişiliğimizi, yıldızların gökyüzündeki konumundan kaderimizi çıkarmaya uğraşırken; bir yandan da banka hesabımızdaki rakamların geleceğimiz hakkında çok daha dünyevi kehanetlerde bulunmasına izin veriyoruz. Bir kitabın başarısı satış rakamıyla, bir filmin değeri gişe hasılatıyla, bir insanın itibarı bazen banka hesabındaki sıfırlarla ifade ediliyor.
İnsan, tarihin hiçbir döneminde kendisini bu kadar çok ölçmemiş olabilir.
Ölçüldüğümüz için mi varız yoksa var olduğumuz için mi ölçülüyoruz? Belki de tuhaf olan, insanın kendi yarattığı ya da keşfettiği bu soyutlamaların zamanla insanın kendisini tanımlamaya başlamasıdır.
Çünkü artık sayılarla çevrili değiliz yalnızca. Sayılarla varız.
Belki Foucault’ya tam burada ihtiyaç duyuyoruz.
Çünkü modern iktidarın büyük keşfi insanı susturmak değil, onu okunabilir hâle getirmekti.
Üstelik rakamlar yalnızca bizi kaydetmiyor; bizi okuyor ve yorumluyor da.
Foucault’nun modern iktidar üzerine söyledikleri tam burada rahatsız edici bir anlam kazanır. İktidar artık yalnızca yasaklayan, cezalandıran, kapatan bir yapı değildir. Kaydeder, ölçer, sınıflandırır, karşılaştırır. Okul öğrenciyi nota, hastane hastayı dosyaya, hapishane mahkûmu sicile, devlet yurttaşı kayda dönüştürür. İnsan böylece görünür olur; görünür oldukça veriler toplanır ve yönetilir.
İsim, kayda dönüşür.
Kayıt, numaraya.
Numara, kategoriye.
Kategori, istatistiğe.
Ve istatistik, yönetime.
Heidegger başka bir yerden yaklaşır aynı uçuruma. Modern teknolojinin dünyayı bir Bestand, yani kullanıma hazır bir kaynak olarak görmeye başladığını söyler. Nehir artık yalnızca nehir değildir; enerji potansiyelidir. Orman, kerestedir. Toprak, rezervdir. Peki insan?
İnsan da zamanla hesaplanabilir bir kaynağa dönüşmez mi?
Kaç saat çalıştığı, ne kadar ürettiği, ne kadar tükettiği, hangi yaş grubunda olduğu, ne satın aldığı, ne kadar vergi verdiği, hangi hastalıklara yakalanma ihtimali taşıdığı hesaplanabilir. Ve bugün Heidegger ile Foucault’nun dünyasının da ötesindeyiz. Deleuze’ün sözünü ettiği denetim toplumunda insan artık yalnızca bir numara değildir. Kodlara ayrılmıştır. Veridir.
Telefonumuz kaç adım attığımızı biliyor. Saatimiz nasıl uyuduğumuzu. Bankamız nerede yemek yediğimizi. Arama motoru neyi merak ettiğimizi. Sosyal medya neye öfkelendiğimizi, neye güldüğümüzü, hangi görüntünün üzerinde birkaç saniye fazla durduğumuzu biliyor.
Ve bütün bunları kendi arzumuzla veriyoruz.
Çünkü karşılığında bize çok kıymetli bir şey sunuluyor: Konfor.
Belki de çağımızın en başarılı esaret biçimi budur. Zincirleri görünmez kılmak değil yalnızca; zinciri kullanışlı hâle getirmek.
Telefon bizi izler ama yolumuzu bulur. Algoritma bizi sınıflandırır ama sevdiğimiz filmi önümüze getirir. Banka bütün ödemelerimizi görür, ona göre kredi notu verir. TC kimlik numaramızla sistem bizi tanır ve değerlendirir. Teknolojik bir konfor algılamasıdır bu aslında. Oysa kolay olan konfor, zor olan özgürlüktür.
Konforun bir fiyatı vardır üstelik.
Para olmak zorunda değildir bu fiyat. Bir makam olabilir. Bir unvan. Bir koltuk. Bir ihale. Bir davet. Bir televizyon programı. Bir gazete köşesi. Bir terfi. Kaybedilmek istenmeyen bir çevre. Bazen yalnızca alışılmış hayatın devam edeceğine dair küçük bir güvence.
Bazen yalnızca kaybedilecek konforu hatırlamak esareti getirir.
Bu yüzden içinde yaşadığımız düzende gerçek özgürlüğünü anlamak için meydanlarda söylenen sözlerden çok, insanların neyi kaybetmeyi göze alabildiğine bakmak gerekir.
İnsan ilişkilerinde, siyasette, iş hayatında şaşırıyoruz çokça.
Dün itiraz edenler, “asla” diyenler bugün makul gerekçeler bulma zahmetinde bile bulunmuyor kişisel konforunu sürdürebilmek için. Bedenleri özgür olurken, vicdanları ve değerleri esir alınıyor birçok kişinin. Fikri hür, vicdanı hür nesiller yetişsin diye umutlanırken, zincirlere vuruluyor akıl ve erdem.
İşte çağımızın esareti belki de bu yüzden demir parmaklıklara ihtiyaç duymuyor. Hapishanelerin duvarları vardır; modern kafeslerin ise kredi kartları, unvanları, maaşları, statüleri, alışkanlıkları, algoritmaları ve kaybedilmek istenmeyen hayat standartları.
Foucault’nun Panoptikon’unda mahkûm, kuleden gözetlenip gözetlenmediğini bilmediği için sonunda kendi kendisini denetlemeye başlarken, bugün kuleye bile ihtiyaç kalmamaktadır. Kule artık içimizdedir.
Ne söylemememiz gerektiğini biliyoruz.
Nereye kadar itiraz edebileceğimizi biliyoruz.
Hangi cümlenin bize neye mal olacağını aşağı yukarı hesaplayabiliyoruz.
Sayıları dünyayı anlamak için icat ettik; sonra dünyayı sayılara dönüştürdük. En sonunda kendimizi de.
Bir insanın vicdanının rakamsal karşılığı nedir? Cesaret kaç liradır? Susmanın aylık getirisi nedir? Bir koltuğun karşılığında kaç cümleden vazgeçilir?
Bunların matematikte karşılığı yok.
İnsanı tamamen yönetilebilir kılmak isteyen her sistemin en büyük hayali onu hesaplayabilmektir. Kimin ne isteyeceğini, neden korkacağını, ne zaman susacağını, hangi bedel karşılığında vazgeçeceğini önceden bilenlerin elinden hesap makinesi alınmazsa, boyumuzun ölçüsü alınır gibi görünüyor.

Atiye Gözde Sıdar, Ankara doğumlu. Ankara ve İzmir/Çandarlı’da ikamet ediyor. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi mezunu. Yüksek lisanslarını Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde ve Ufuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Biliminde tamamladı. Yüksek lisans tezini 1945-1960 yılları arası Türkiye-ABD siyasi ve ekonomik ilişkileri’ üzerine yazdı. TED Ankara Koleji’nde uzun yıllar ingilizce öğretmenliği yaptı. Uluslararası Bakalorya eğitim programında Bilgi Kuramı, Amerikan ve İngiliz edebiyatı dersleri verdi. Yaşamına Ankara-İzmir arasında gidip gelerek, İngilizce dersler vererek ve bolca okuyup yazarak devam ediyor.

