Sinan Cem Çamözü
Geleceği anlatan çoğu yönetmen aslında bugünü eleştirir. Meksikalı yönetmen Alfonso Cuarón da filmlerinde insanı büyük olayların merkezine yerleştirerek toplumsal meseleleri karakterlerinin yaşadığı dönüşümler üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Bu yaklaşımın en etkileyici örneklerinden biri de 2006 yapımı Children of Men. İlk bakışta insanlığın doğurganlığını kaybettiği karanlık bir gelecek anlatılıyor gibi görünse de film, aslında çok daha temel bir sorunun peşinden gidiyor. Korku, insanı ne kadar değiştirebilir? Ve cesaret, gerçekten korkusuz olmak mıdır?
Film, 2027 yılında, on sekiz yıldır hiçbir çocuğun doğmadığı bir dünyada geçer. İnsanlığın nesli tükenmenin eşiğine gelmiş, umut neredeyse tamamen yok olmuştur. Devletler birer birer çökerken İngiltere, sıkı güvenlik politikalarıyla ayakta kalmayı başaran son ülkelerden biridir. Ancak bu düzen, özgürlük üzerine değil korku üzerine kuruludur. Göçmenler kafeslerde taşınır, sokaklar askerlerle doludur ve insanlar sürekli denetlenir. Güvenlik, özgürlüğün önüne geçmiş; korku ise toplumun en güçlü yönetim aracına dönüşmüştür.
Bu dünyanın içinde yaşayan Theo Faron ise yaşadığı kişisel kayıplardan sonra hayata karşı tamamen umudunu yitirmiş sıradan bir adamdır. Bir zamanlar aktivist olan Theo artık hiçbir mücadeleye inanmaz. İnsanların birbirine yardım etmek yerine yalnızca hayatta kalmaya çalıştığı bir dünyada o da sessiz kalmayı seçmiştir. Çünkü bazen insanı hareketsiz bırakan şey korku değil, hiçbir şeyin değişmeyeceğine duyduğu inançtır.
Theo’nun hayatı, yıllar önce ayrıldığı eşi Julian’ın karşısına çıkmasıyla değişir. Julian, göçmen haklarını savunan Fishes adlı örgütün önemli isimlerinden biridir. Theo’dan, Kee isimli genç bir göçmen kadını güvenli bir yere ulaştırmasını ister. Başlangıçta bu görev sıradan bir kaçış planı gibi görünür. Ancak yolculuk sırasında Theo ve izleyici, Kee’nin on sekiz yıldır hamile kalan ilk kadın olduğunu öğrenir.
Kee’nin taşıdığı bebek yalnızca yeni doğacak bir çocuk değildir; insanlığın yeniden başlayabilme ihtimalidir. Julian bunun farkındadır ve gerçek amacı, Kee’yi Human Project isimli bilim insanlarından oluşan gizemli oluşuma ulaştırmaktır. Çünkü bebeğin herhangi bir devletin ya da örgütün elinde siyasi bir güce dönüşmesini değil, tüm insanlığın umudu olmasını ister. Ancak Julian’ın yolculuğun başında öldürülmesi, bu planın yönünü tamamen değiştirir.
Julian’ın ölümünün ardından Fishes örgütünün yeni lideri Luke kontrolü ele geçirir. Başlangıçta özgürlük ve eşitlik söylemleriyle hareket eden örgüt, zamanla bebeği insanlığı kurtaracak bir mucize olarak değil, devlete karşı kullanabilecekleri en büyük koz olarak görmeye başlar. Böylece film önemli bir gerçeği gözler önüne serer. Güç arzusu yalnızca devletleri değil, değişim iddiasıyla ortaya çıkan hareketleri de yozlaştırabilir.
Bir tarafta güvenliği bahane ederek insanları baskı altında tutan otoriter devlet, diğer tarafta umudu kendi çıkarı için kullanmak isteyen Fishes vardır. Theo ise bu iki tarafın arasında kalır. O, ne devlet adına ne de örgüt adına hareket eder. Onun mücadelesi ideolojiler için değil, insan hayatı içindir. Film, böylece en büyük çatışmanın devlet ile örgüt arasında değil; güç ile vicdan arasında yaşandığını gösterir. Theo’nun seçimi de tam olarak burada anlam kazanır. O, kimin kazanacağıyla değil, neyin doğru olduğuyla ilgilenir.
Theo’nun yolculuğu ilerledikçe karakteri de değişmeye başlar. Hikâyenin başında hayata karşı umudunu kaybetmiş, yalnızca günü kurtarmaya çalışan bir adam olan Theo, yolun sonunda hiç tanımadığı bir kadın ve onun bebeği için kendi hayatını ortaya koyan birine dönüşür. Bu dönüşüm, filmin korku ve cesaret üzerine kurduğu anlatının da merkezini oluşturur. İnsan çoğu zaman korkularından değil, umutsuzluğundan dolayı hareketsiz kalır. Theo ise yeniden umut etmeye başladıkça, korkularının onu yönlendirmesine izin vermemeyi öğrenir.
Filmin en çarpıcı bölümü, Theo’nun Kee ve bebeği savaşın ortasından çıkarmaya çalıştığı final sahnesidir. Bir tarafta İngiliz askerleri, diğer tarafta Fishes üyeleri birbirini öldürmektedir. Tam bu sırada bebeğin ağlama sesi duyulur. Birkaç saniyeliğine silahlar susar. Askerler de direnişçiler de aynı şaşkınlıkla yeni doğmuş bebeğe bakar. O an, yıllardır unutulan bir duygu yeniden ortaya çıkar. Umut. Yeni bir yaşam, korkunun ve nefretin ortasında bile insanlara neden mücadele ettiklerini hatırlatır. Ancak bu sessizlik uzun sürmez. Theo, Kee ve bebek bölgeden uzaklaştığında çatışmalar yeniden başlar. Cuarón burada umut hakkında romantik bir masal anlatmaz; tek bir mucizenin insan doğasını değiştirmeye yetmeyeceğini gösterir.
Theo, ağır yaralanmasına rağmen Kee ve bebeği küçük bir tekneyle güvenli bölgeye ulaştırmayı başarır. Kısa süre sonra Human Project’e ait olduğu düşünülen Tomorrow isimli gemi sislerin arasından belirir. Theo ise Kee ve bebeğin kurtulduğunu gördükten sonra sessizce hayatını kaybeder. Film, insanlığın gerçekten kurtulup kurtulmadığını göstermez. Çünkü asıl mesele sonucun ne olduğu değildir; o sonuca ulaşabilmek için bir insanın korkularına rağmen nasıl hareket ettiğidir.
Children of Men’in anlattığı dünya, yalnızca çocukların doğmadığı bir gelecek değildir. Asıl felaket, insanların umutlarını kaybettikleri için cesaretlerini de kaybetmeleridir. Korku, bireyleri koruyabilir; fakat toplumları yönetmeye başladığında insanları sessizleştirir, birbirinden uzaklaştırır ve mücadele etmeyi anlamsız gösterir.
Bugün de benzer korkularla yaşıyoruz. Gelecek kaygısı, ekonomik belirsizlikler, başarısız olma korkusu, dışlanma endişesi ya da sahip olduklarımızı kaybetme ihtimali… Çoğu zaman bizi durduran şey fiziksel bir tehdit değil, zihnimizde büyüttüğümüz korkular oluyor. Bu yüzden yanlış olduğunu bildiğimiz birçok şeye sessiz kalıyor, doğru olduğuna inandığımız kararları sürekli erteliyoruz.
Belki de Children of Men’in sorduğu en önemli soru budur: Cesur olup olmadığımız değil, korkularımızın hayatımızı ne kadar yönetmesine izin verdiğimiz. Çünkü dünyayı değiştiren insanlar korkmayanlar değildir. Dünyayı değiştirenler, korkularına rağmen doğru olduğuna inandıkları yolda yürümeye devam edebilenlerdir. Theo’nun hikâyesi de bize tam olarak bunu hatırlatır.


