Emel Altuntaş
Hayata gelmek, başlı başına bir riskti. Bilinmezlik içine doğduk, kiminle, neyle karşılaşacağımızı bilmeden kanlı ve kokulu bir mağaradan çıkıp, dar bir koridordan aydınlığa süzüldük. Aklımız pek de başımızda değildi. İyi ki de öyleydi. Yoksa şöyle, dışarıdan bakıldığında oldukça korkutucu değil mi? Biri bize dese ki; bir kuyunun içinde aylarca hapis kalacak ve değişeceksin sonra oradan kaçış yolları arayacaksın, yolun sonunda seni nelerin beklediğini de bilemeyeceksin. Vay başımıza gelenlere!
Yaşamak nedir? Birbirlerini anlamlandıran korku ve cesaret, karılarak insanı inşa eder. İnsan artık korkularını yok saymadan, onları çözerek ve analiz ederek tercih yapma cesaretini gösterir ve özgürleşir. Korku, sürekli telkinleri ile uyaran görevini devam ettirir ve cesaret dinlemeyi öğrenir. İnsanın inşası, dönüşümü sancılı bir varoluş çabasıdır ve kolay olmayacaktır. Hiçlik ve ölüm bilinci ile kendi anlamını yaratma çabasıdır yaşamak. (Camus – Sisyphos).
Cesur ol çocuk, korkuyu sayılara dök. Harekete geçmeme işi, geçme işinden daha iyi değildir.
Ey insanoğlu ve diğerleri, şu iki kapı arasındaki çarpıntın asla bitmeyecek. O ikisi; sürekli birbirinin yüzüne kapanır, dirsek çevirir, hatta yok sayar, görmezden gelir. Oysa dünya aynasında görünür olmak için birbirlerini var etmeleri gerekir. Korku, cesareti var eder, cesaretse korkuyu kalkan olarak kullanır, dikkat eder. Onlar karşıt değil, birbirlerinin varlık sebepleridir. Toplumları bir arada tutan tedirgin edici, korkutucu durumlar, aynı zamanda ayrıştırabilir de. Toplum içindeki katmanları biçimlendirir, onlara güç verir. Oysa cesaret; her şeyi olduğu gibi kabul edebilmek, sarmalamak, farklılıklara merak ve hoşgörü ile bakabilmektir ve korkunun esaretine karşı, onurlu ve özgür insanları savunurken, toplumun vicdanına ayna tutar.
Hayatta kalma mücadelesi içindeki her canlı, korkuyu an be an duyumsar. Bu, zamanla bir davranış biçimi geliştirmesini sağlayacaktır. İnsanlar daha çok, var olmaya çalıştıkları hayata, deneyimledikleri korku duygusu sayesinde tutunurlar. Belki de çevresini, orada olup bitenleri, oraya girip çıkanları, ölçme ve değerlendirme bu duygunun becerisidir. Cesaret, korkudan hemen sonra gelir. İnsan korkmayı öğrenmeden nasıl cesur olabilir? Bütün korkularına rağmen ileri atılan, adım atan, karar veren, elini taşın altına sokan, konuşan, düşünen, gülümseyen o cesur insan; bir gün gelir, kendini kurabiye canavarı sanan korkuluklara gerçek korkuyu tattırır. Bu; sıradan, gayet insani bir deneyim değil, içsel bir devrimdir ve her devrim yepyeni başlangıçları getirir. Buna hazır olmak, korku ile barışık olmayı gerektirir.
Korku; belki çirkin, gri bir kabuk, belki de en cesur adımlara takılı olan görünmez bir prangadır. Sınır çizer, daha fazla düşünmeye zorlar insanı. Olgunlaştırır, pişirir sonunda. İşte, o çirkin kabuk, bir gün kırılır ve içinden çıkan cesaretten başkası değildir. Atılgan, gözü pek kelimeler doğurmak zorundadır, yoksa az sonra dilsiz, kendisiz bir insana dönüşecektir. Kendisiz ve dilsiz insanlar; çoğalacak, sıkışacak, bir yığın haline gelecek, bunun adına da toplum denecektir.
Peki, topluma şekil veren kuvvet nedir?
Newton’un ortaya koyduğu tanıma göre; hareketsiz bir cismi harekete geçiren veya hareketini değiştiren etki kuvvettir. Bu demek oluyor ki kuvvet ve hareket arasında çok etkin bir ilişki vardır. Toplumsal gücün ve hareketin tetikleyicisi ortak korkular ve aktarılan cesaretin etkinliğidir. Birbirine diş bileyen, öfkelenen, seven, kayıran, toplumun; ortak hafızası vardır ve çekindiği durumlar ve yücelttiği değerler, onun özelliklerinin bütününü oluşturur. Modern zamanların siyasetinin cılız saldırıları, bu kemikleşmiş yapıyı yıkamaz fakat bugünkü görünüme bakarsak çoğu toplum; yoksullaşmaktan, gelecekle ilgili belirsizlikten, savaş sebebiyle yurtsuz bırakılmaktan, sürülmekten korku duymaktadır. Sistemin kurucu oyuncuları; korkuyu, kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanmakta, toplumsal yapıyı ona göre düzenlemektedirler.
İnsanlar için şartlar kötüleşti. Önce bu durumu kabul etmek gerekiyor. Biraz gözlemek, çekinmek, düşünmek, ortadan kaybolmak, sinmek, bütün zayıflıkları, düşkünlükleri, güçsüzlüğü tartmak, ölçmek gerekiyor. Korkmak böyle bir şeydir. O kalın ve gri kabuğu örüp bu süreci yaşamadan, insanın içindeki cesaret parlayamaz. Sıra cesur olmaya geldiğinde artık kaybedecekleri ve kazanacaklarının ayrımını yapabilmektedir. Kendisi olmak isteyen insan, dilini kullanır ve gerçeği haykırma cesaretini gösterir. Çoğunlukla cesaret, göğüs göğüse çarpışmak değildir artık. Adil olabilmek, gerçeği söyleyebilmek, en basiti vicdan sahibi olabilmektir. Ne kadar da insani bir durumdur bu. Geçmişten bugüne cesaretin cezalandırılıyor olması, sistemin kurucu oyuncularının hoşuna gitmediği anlamına gelmektedir. Onlar; insanların, onların istediği kalıplara girmesi ve ona sığmasını isterler. O zaman korkaklara iyi bir haberim var, cesurlar alkışlanmıyor. Sakın kalıplarınızdan çıkmayınız.
Yaşamı boyunca; seçimler yapmak, taraf olmak, ekmeğini kazanmak zorunda olan insanın kaygı ve korkuları peşini bırakmaz ama onu yoluna devam etmekten de alıkoyamaz. İnsan, özgür olmaya kodlandığı için bütün kaygı ve korkularına rağmen bu biricik hayatını kurma, kurtarma cesaretini gösterir. Korkuları artık sadece geçmişinin izleri, gölgeleri değil onun rehberidir de. Sınırların tanrısıdır korku. İnsan bir müddet ona boyun eğip karşısında tir tir titrese de sonunda yaradılış amacına ulaşmak için cesur hamleler yapacaktır.
Neticede korku ile tanış olmak, hesabını iyi tutarak mücadelenin akışını belirler, güvenli sınırlar içinde yaşam vadeder insana. Nedense özgürlük, yaratım, sözün doğrusu hep o güvenli alanın, sınırların dışındadır. Eğer bireyi, onun oluşturduğu toplumu, idare etmek ve bir kalıba sığdırıp yönetmek için korku kullanılıyorsa bu kullanıcılara karşı, çatışma cesaretini göstermek gerekir. Foucault’ya göre, iktidar korkuyu yönetim aracı olarak kullanır; cesaret ise bu iktidara karşı direnişin adıdır. İnsan önce sinse de önünde sonunda karanlığından dışarı çıkıp gerçekte kimin daha korkutucu olabileceğini, değişebileceğini gösterecektir.
Sanat, en iyi ifade biçimidir. İnsanı, insanca olanı anlatmak, göstermek için kullanılan yolların kralıdır. Uçurumları son anda köprüye bağlar, tekinsizliği yaşatırken korku ve cesareti yüzleştirir. Edebiyat; korku ve cesareti bir ayna olarak kullanır ve böylece insanı, bütün halleriyle görünür kılar. Aslında; uzun ve karanlık koridorlar, çıkmaz sokaklar, kurumuş çiçekler, kuyular, insanın iç dünyasını anlatmakta, gölgede kalan travmalarına işaret etmektedir. Hangi insan böyle değildir ki? Önemli olan, bu tutulan aynaya dikkatle bakma cesaretini gösterebilmektir. Korku, sessizce insanı sarmalarken ona, ölüme ve yalnızlığa esir olduğu düşüncesini aşılasa da o, bütün kayıplarına rağmen yeniden başlayabileceği cesaretini taşır. Bu yüzden, o edebi romanlardaki kahramanlar, korkak adımlarla yaşamlarını sırtlanmayı öğrenirler. Hikâye korkuyla başlar, cesaretle var olur. Sadece kahramanların sancıları, savaşları anlatılmaz; suskunluklar, korkular, korkaklar da bu satırlar arasında yaşar ve bu yaşam mücadelesi, kalemden dökülen en iyi cesaret tanımıdır.
Akıl hocası, rehber, adına her ne denirse korku, yaşam boyu oluşturulan rotalardır. Ona can verip bütün kaygılardan arınarak eyleme geçmek, cesaret ister.

Emel Altuntaş, Bafra’da doğdu. Uludağ Ün. İ.İ.B.F Maliye bölümünden mezun oldu. İkinci üniversite olarak Anadolu Üniversitesi Açık Öğr. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü tamamladı. Uzun yıllardır devam eden profesyonel sigortacılık kariyerinin yanı sıra yapıya gönül verdi. Edebiyat dergilerinde yayınlanan öykülerinin yanı sıra, kolektif olarak yayınlanan Uykunun Gözleri adlı öykü kitabının da yazarlarından biri oldu. Ayrıca müzik alanında çalışmalar yapan Altuntaş, şu an ilk bireysel bir öykü kitabının hazırlıklarını da sürdürüyor.

