Belgin Ulutay
Köyün ak sakallıları, “İnsanın boyu kadardır yeryüzü,” derlerdi. “Ötesi rüzgar, beriki mezar.” Hamza, yirmi yaşına basacağı o uğursuz bahar sabahında ne rüzgarın peşindeydi ne de ak sakallıların sözlerinin. Onun bildiği tek bir gerçek vardı; kasabanın arkasındaki boz kırlangıç tepesinde, kendi elleriyle kazacağı dört ayak uzunluğunda, iki ayak eninde ve tam omuz hizası derinliğinde bir çukur onu bekliyordu. O an zihninde yalnızca köyün eskilerinden dinlediği rabıta-i mevt telkinleri dolaşıyordu.
Ağabeyi Mahmut, küreği uzatırken bakışlarında geri dönülmeyecek bir yolun eşiğinde duran insanların hüznü vardı. Mahmut’un omuzlarında sadece kadim bir kuralın, ilahi takdirin kapısını aralamanın verdiği o ağır sorumluluk vardı.
“Güneş tepelerin ardına düşmeden bitmeli,” dedi Mahmut.
Sesinde yabani bir hırıltı değil, toprağın ağırlığı kadar dingin bir buyruğun tınısı vardı.
“Mezarını başkası kazarsa bu yalnızca ölümdür, Hamza. Lakin kendi mezarını kazabilen, kabre önce nefsini indirir.”
Hamza küreği aldı. Meşe sapının serinliği, avuçlarından çok içine işledi. Tepeye tırmanırken arkasından gelen koyun melemeleri, uzaktaki değirmenin gıcırtısı ona ilk defa bu kadar uzak, bu kadar yabancı geldi.
Yirmi yıl… Ne çabuk geçmişti? Zihni, çocukluğunun dut ağaçlarından sarkan günleriyle, sevdiğini söyleyemeden toprağa emanet ettiği komşu kızı Nisa’nın gülen yüzü arasında gidip geliyordu. Hayat, sanki bir başkasının penceresinden izlediği sıkıcı bir oyun gibi yavaşlıyordu. Gençliğin dizginlenemez hevesleri, her şeye sahip olma tutkusu ve hınç dolu öfkesi yürüdüğü patika boyunca peşini bırakmıyordu.
Yolculuğuna eşlik eden bir karga gökyüzünde bir daire çizdi. Hamza istemsizce yıllar önce dergahta dinlediği o kıssayı hatırladı.
“Çünkü Allah bana, ‘Onun canını bugün Hindistan’da al’ buyurdu…”
Ardından, Azrail’in hayreti geldi aklına.
“Yüz kanadı olsa bugün Hindistan’a nasıl yetişirdi?”
Hamza küreğin sapını biraz daha sıktı. Belki de ayaklar sandığımızdan daha eski bir emre itaat ediyordu.
Kendi kendine mırıldandı yol boyunca;
“Ey gönül, sen bu ten kalesine hapsolmuş bir garipsin; içindeki o firavunlaşmış benliği toprağa vermeden Hz. Musa’nın asasına nasıl ereceksin?”
Geçmişin hayaletleri, zihninin dar sokaklarında koşturup duruyordu. Annesinin tarlada bükülen belini, babasının o hiç dinmeyen öksürüklerini hatırladı. Kendi elleriyle ektiği buharı tüten toprakları bırakıp bu tepeye tırmanmak, geride bıraktığı tüm isteklerinin birer birer sönmesine sebep oluyordu.
İnsan, yaşarken kendini unutturabilir miydi? O çeltik misali, değirmende öğütülmeden önce kabuğundan soyulması gerekiyordu. Hamza, bu boz tepeye sadece bedenini taşımıyor, yılların birikintilerini ve kibir tohumlarını da sırtında taşıyordu. Adım attıkça göğsünün kafesi daralıyor, nefesi derinleşiyor, her bir solukta sanki içindeki o boşluk büyüyordu.
Tepeye vardıklarında rüzgar sertleşti. Hamza, toprağın taşa yakın, inatçı ve kuru olduğu o noktayı seçti. Çizmeyi çıkardı, toprağa bastı. Toprak, altındaki sıcağı henüz kaybetmemişti ama ta derinden gelen o yabani serinlik, omuriliğine buzdan bir iğne gibi saplandı. Çevredeki yabani otlar, rüzgarın etkisiyle hışırdıyor, sanki doğanın kendisi de bu sessiz ritüele tanıklık etmek için nefesini tutuyordu. Mahmut, kayanın üzerine oturmuş, elindeki tespihi çevirip dua ederken gözlerini kardeşinin üzerinden bir an olsun ayırmıyordu.
Küreğin sivri ucu toprağa ilk defa değdiğinde, ses bozkırın sessizliğinde bir çan gibi yankılandı.
Küt.
Küt.
Huuhh... Soluğu toprağa karıştı.
Bu, insan bedeniyle yeryüzü arasındaki ilk ve en mahrem müzakereydi. Hamza küreği her indirişinde, toprağa bir şeyler fısıldıyordu ama dudaklarından tek bir ses dökülmüyordu. Toprak direniyordu; taşlar küreğin ağzına çarpıp kıvılcım çıkarıyor, Hamza’nın avuç içlerini kanatıyordu. O kan, toprağa damladığı an, aralarındaki anlaşma da mühürleniyordu. Kazdığı her kürekte, geçmişteki hatalarını, isyanlarını ve o genç yaşın verdiği kibrini toprağa gömüyor; daha önce hiç ayak basmadığı o saf ve ıssız coğrafyaya adım adım yaklaşıyordu.
“Beni almak için sabırsızlanıyorsun,” diye geçirdi içinden Hamza, nefesi boğazında tıkandıkça. “Ama henüz erken. Daha gidecek yolum, görecek çokça günüm var.”
Zaman, küreğin her iniş kalkışında biraz daha yavaşlıyordu. Güneş, gökyüzünün çivit maviliğinden yerini kızıllığa bıraktıkça, Hamza’nın alnından süzülen terler tozla karışıp çamura dönüşüyordu. Her damla, vücudundan eksilen bir parça gibiydi. İçindeki o bitmek bilmeyen arzular, gelecekkaygıları bu çukurun kenarına yığılan toprak yığınlarıyla birlikte eriyip gidiyordu. Her kürek darbesiyle omuzlarından görünmeyen bir yük eksiliyor, çukur derinleştikçe içindeki gürültü de sessizleşiyordu.
Yarım saat geçti. Gökyüzü kızıla çaldığında, çukurun derinliği Hamza’nın göğsüne kadar varmıştı. Çıkardığı toprakları etrafta kusursuz bir duvar gibi örmüştü. Artık dışarıdaki dünyayı göremiyor, sadece tepedeki daracık kızıl gök parçasını ve rüzgarın savurduğu bulutları izleyebiliyordu.
Hamza, kendi yokluğunun coğrafyasını elleriyle haritalandırıyordu. Omuz genişliği, yana yatırıldığında bacakların kıvrılacağı açı, başın dayayacağı toprak oyuğu… Her şey daha önce hiç yaşamadığı türden kusursuz bir yalnızlık için tasarlanmıştı.
Çukurun duvarları düzgünleştikçe, Hamza’nın içerideki duruşu da o yalnızlığa hazırlık yapıyor, o denli kusursuz bir biçim alıyordu. Artık orası sadece bir çukur değil, varılabilecek en son durak, kendisi için yaşamın tüm gürültüsünden özenle arındırılmış mutlak bir sığınaktı. Hamza, küreği dışarı fırlattığında ellerinin titrediğini fark etti. Avuçları kabarmıştı; kan, toprak ve ter birbirine karışmıştı. Sırtındaki kaslar sızlıyor, kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. Yukarıda, tepenin kenarında duran Mahmut’a baktı. Mahmut, oturduğu kayadan kalkmış, ağır adımlarla çukurun kenarına yaklaşmıştı. Bir an elleri çukurun kenarına doğru uzanacak oldu. Parmakları havada asılı kaldı, sonra sessizce başını eğdi. Yalnızca “Kardeşim,” diyebildi ve titreyen dizlerine daha fazla dayanamadı kayaya yaslandı.
Hamza tereddüt etmedi. Eğer şimdi durursa, bu çile yarım kalacaktı; içindeki o ağır kuşku bütün ruhunu saracaktı. Bütün köyün, bütün ataların gözü sessizce onun üzerindeydi.Çukurun içine bıraktı kendini. Bacaklarını karnına doğru çekti, sırtını o soğuk, nemli toprak duvara yasladı ve tüm endişesine rağmen gözlerini kapadı. O an, dış dünyadaki tüm sesler bir anda kesildi. Rüzgarın uğultusu boğuk, uzak bir fısıltıya dönüşmüştü. Göğüs kafesi gittikçe daraldı. Üzerine atılmamış olsa bile, o toprağın binlerce tonluk ağırlığı çökmüştü şimdiden omuzlarına.
Aşağıdan gelen sesler bu defa hepten yakına, tepenin eteklerine varmış gibi gürleşti. Bir kadının, belki de anasının ya da köyden birinin hıçkırığı doğrudan tepenin boşluğunda yankılandı: “Hamza’m… Güzel yavrum…”
Damarlarında dolaşan o titreme, bedenini esir alıyordu. Ya bu toprak üzerime kapanırsa? Ya ben zaten çoktan ölmüşsem de farkında değilsem?
“Su dökün”
“Yeter.”
“Hadi artık.”
Nefesi hızlandı. Boğazına sarılan demir bir el gibi bir daralma onu sıkıştırıyordu. Gözlerini açmak, fırlamak, “Yeter!” diye bağırmak istiyordu. Ama rabıta-i mevt tam da bu noktada başlıyordu. Nefsin o isyankar sesini susturmak, o daracık karanlığın orta yerinde durup kalmak zorundaydı. Hamza dişlerini sıktı. Kalbinin ritmini bastırmaya çalıştı ama her atış kaburgalarında yankılanıyordu.
“Hâlâ yaşıyorum,”
“Nefes alıyorum. Hayattayım…”
O karanlık çukurun içinde, ne kadardır vardı, başını yaslayalı ne kadar olmuştu?
Dakikalar saat, saatler asırlar gibi geldi. Ölmeden önce ölmek ne demektir, o an öğrendi. İnsan, kendi sonunu kendi kollarıyla kucakladığı zaman, ölümün o keskin yüzü değişiyordu. Ölüm, kimsenin ziyaret etmek istemediği eski bir akrabaydı. Zihninde binlerce yıllık hikayeler, menkıbeler, nefs mücadelesi veren dervişlerin çilehane hatıraları dönüp duruyordu. Karanlığın içinde et, kemik ve toprak tek bir özde birleşiyordu. Ona dair geride bir şey bırakmıyordu. Geriye sadece mutlak bir teslimiyet kalıyordu.
Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordu. Hamza gözlerini açtı. Yukarıdaki her baktığında yüzünü gülümseten kızıl-mavi hala oradaydı. Güneş, göğün öte yanına çekilirken akşam yavaşça tepeye iniyordu. Derin bir nefes çekti içine; toprak kokusu artık ona ağır gelmiyordu.
Ellerini toprağa bastı, bacaklarını açtı ve bütün gücüyle yukarıya, aydınlığa doğru kendini itti. Tak.
Çukurun kenarına tutundu, tırnaklarını toprağa geçirdi ve dışarıya çıkmak ve bu nefs terbiyesini kesmek için o çukurdan fırlamak istedi.
Çıkmalıyım…
Ancak parmakları sert bir taşa değil, boşluğa çarptı. Toprak omuzlarının üzerinden kaymıyor, sanki dışarıdan değil, bizzat göğsünün içinden yükseliyordu. Avazı çıktığı kadar bağırmak istedi.
“Hayır,” dedi içinden.
“Ölmedim.”
Ağzını açtı ama boğazından dışarıya tek bir ses bile sızmadı.
Mahmut uzakta, sırtını arkasındaki kayaya yaslamıştı. Avuçları açıktı. Parmaklarının arasından dağılan her tespih tanesiyle birlikte kurumuş dudaklarından bir dua, göğsünden kesintili nefeslerle sessiz bir yakarış yükseliyordu.
Aşağıdaki sesler bu defa tam başının ucundaydı. Kalabalık tepeyi tamamen sarmıştı. Hamza son bir kez daha ayağa kalkmak istedi. Üzerindeki toprakları silkeleyemedi. Sızlanmalar, hıçkırıklar, ellerin dizlere vuruluş sesleri ve ortalığı inleten o kalın, sarsılmaz hitap, aradaki bütün duvarları yıktı geçti.
“Ey cemaat, hakkınızı helal ediniz…”
…
Demek Hindistan buradaymış.

Belgin Ulutay, 20 yılı aşkın süredir çeşitli sektörlerde orta düzey yönetici olarak görev yaptı. Yazmaya ve seslendirmeye şiir ile başladı, çeşitli eğitimlerin ardından edebiyat yolculuğunu öyküler ile devam ettiriyor. Tiyatro, seslendirme, kitaplar, seyahatler ve yazı ile kendine bir dünya kuran Ulutay’ın bir çok kollektif kitapta öyküleri yayımlanmıştır.


