Kazım Bilgeçli
Eylül ayının ortalarında, Rize’nin Sümbül Mahallesi’ndeki tek katlı evin, yeşil boyalı, eski tahta kapısı her sabah olduğu gibi aynı saatte gıcırdayarak açıldı. Feri sönmüş kara gözleri, avurtları çökmüş yüzü, Karadeniz’in azgın dalgalarının gelip yerleştiği geniş alnı, beyaz dağınık saçları, kırışmış kalın dudağıyla Seyfettin Efendi, bir süre kapının eşiğinde dikildi. Elinde, zamanın parça parça çekip kopardığı deri kaplı sapını sımsıkı tuttuğu, sarı rengi solmuş, tahta bir bavul. Seyfettin Efendi sabahları o eşikte dakikaların mı anıların mı içinden geçerdi, bilinmez.
Gecesine eşlik eden kâbusların yüreğine bıraktığı kurumu atmak istercesine, derin bir iç çekip bıraktı. Üzerinde, damatlığından kalma gri pantolonu ve hiç çıkarmadığı kırışık ceketiyle, çukur ve tümseklerle örtülü yoldan sahile doğru ağır ağır yürümeye başladı. Kendisi akrep, yollar yelkovan her gün kovalayıp dururlardı birbirlerini.
Yürürken, yol üzerindeki her köşede; çöp kutularında, ağaç diplerinde, kaldırım kenarlarında gözleri hep atılmış, belki düşürülmüş kırık bir oyuncak arar ve bulduğu oyuncakları tahta bavuluna yerleştirir. Sahile vardığında ilk iş, çakıl taşlarının üzerine oturur kayaları izler bir süre. Sonra tahta bavulunun kapağını dikkatlice açar; içindeki kirli, eski, unutulmuş oyuncak parçalarını çıkarır, temizler. Gerekirse boyar sonra onarır ve gün batana kadar hepsini tek tek tasnif eder.
Bir yıldır vazgeçilmiş, unutulmuş oyuncakların peşinde Seyfettin Efendi. Yüreğinde bir umut. Olur ya çıkar gelir belki… Ne zaman ki gün sarısı kayanın ardına girer, o zaman bavulunu toplar, “Bugün de olmadı belki yarın, ‘Yeni güne yeni umutla,’” diye mırıldanarak sahilde oturduğu yerden kalkar, evinin yolunu tutardı.
Oğlu Samet düştü aklına. Bir tebessüm yerleşti yılların izini taşıyan kırışık, kalın dudaklarına. Ne severdi kırık oyuncakları oğlu. “Bak buba bugün ne buldum. Kolu kırık bir bebek, bir de yamulmuş tenekeden bir otobüs!” İnce boynunu öne atıp gözlerini fincan gibi açardı konuşurken. Seyfettin Efendi de her defasında “Bir bakalım neler çıkacak bunlardan?” der, oğlunun heyecanla eline tutuşturduğu kırık dökük oyuncakları evirip çevirir, onlarla neler yapabileceğini düşünür, sonra da itinayla tahta bavuluna yerleştirirdi. Marangozluk yaptığı küçük dükkânında tamir ederdi eski oyuncakları. Ertesi gün tamir edilen oyuncaklardan hikâyeler yazarlardı ailecek. İşin en güzel tarafı da buydu. Seyfettin Efendi “Bak oğlum, kırık bebek de otobüs de eskisinden daha güzel oldular. Haydi şimdi sen anlat bakalım, nedir bunların hikâyesi?” Samet, babası her sorduğunda sanki bu soruyu ilk kez duyuyormuş gibi heyecanlanır, başlardı uydurduğu hikâyeleri anlatmaya. Annesi, Samet’in hayallerine komik eklemeler yapar; oğlunun, beyaz bir tüy gibi havada belli belirsiz asılı kalan, sonra usulca bir sağa bir sola savrulan kahkahalarını hayranlıkla izlerdi. Hiç yeni oyuncağı olmamıştı Samet’in. İstemezdi de! “Ne yapayım yenisini? Eskilere yeni hikâyeler uydurmak varken!” dediğinde, “Ay vallahi bayılıyorum bu anlattıklarına. Nereden de geliyor aklına” der, gülerdi annesi de. Seyfettin Efendi dudağında yarım kalan tebessümüyle kendi kendine mırıldandı, “Yine eskilerden yeniler yapacağım oğlum. Yine yeni hikâyeler yazıp güleceğiz birlikte. Yarın…Yarın…”
Pencerenin önünde yaktığı sigarasıyla, kahvesini höpürdeten Sabahat Abla yokuşun başında, sönmüş kibriti andıran bir karartı fark etti. Gözlerini kısıp bakınca, gelenin Seyfettin Efendi olduğunu anladı. Hırıltılı sesiyle, “Akşamlarunuz hayırlı olsun Seyfettin Efendi,” dedi. Selamın muhatabı, eliyle başına yavaşça vurup, ağır adımlarla yoluna devam etti. Elinde tahta bavulu, aklında oğlu, sırtında taşıdıkça ağırlaşan acılarıyla…
Seyfettin Efendi eve varır varmaz ayağına geçirdiği çizgili pijaması, üstünde kırışık ceketi kıvrıldı ay ışığının aydınlattığı yatağına. Bir an evvel uyumak istiyordu ki hemen sabah olsun. Sabah olsun ki sahile gidebilsin, kayalara bakabilsin. Olur ya çıkar gelir belki…
Ertesi sabah, yolu ezber etmiş ayakları onu deniz kenarındaki her zamanki yerine götürürken, ağacın dibinde tekerleri kopmuş, kapıları kırık, tozlu bir oyuncak araba gördü. Yerden alıp üzerine sildi, hevesli bir çocuk heyecanıyla. Tam bavuluna koyacaktı ki, “Onu ben attım, emmi. Napacan ki onu? Baksana kırık dökük.” Sesin geldiği yöne baktı Seyfettin Efendi. Yüzüne üzüntünün, öfkenin ve hayal kırıklığının yerleştiği bir bakışta anlaşılan küçük bir oğlan çocuğu gördü. Saçları sıfıra vurulmuş, çelimsiz, ince boyunlu bir çocuk, fal taşı gibi açtığı gözlerini gözlerine dikmiş, ona bakıyordu. “Neden attın ki?” diye sorarken, arabayı bulduğu ağaca sırtını verip gölgesine oturuverdi. “Abim pisikletiylen üstünden geçti. Bak! Yamuldu. Bilerek yaptı, biliyom ben.” Sümüğünü koluna silip, “Tekerinin lastiğini patlatayım da görsün gününü!” deyiverdi. Hıncını alamamanın yarattığı öfkeyle yüzü kıpkırmızı olmuştu. “Sen kimsin bakayım? Bu mahallede seni ilk defa görüyorum.” Ceketinin cebinden çıkardığı mendille alnındaki teri silip, kırık arabayı da bavuluna yerleştirdi özenle. “Sabahat neneme geldik. Okullar açılmadan Mersin’e döneceğiz. Birinci sınıfa gidecem ben.” “Bak, ne güzel. Tatile gelmişsiniz. Bu sene okula da başlıyormuşsun. Aferin sana. Bir araba için abinle küsmeye değer mi hiç? Hem bilerek yapmamıştır o. Belki de araban bir üst model olmak istemiştir, kimbilir?” belli belirsiz gülümseyerek parmaklarını bavulun üzerinde gezdirip tık tık diye vurdu kapağına.
Küçük çocuk dudağını büktü, gözlerini kısıp bir adım yaklaştı Seyfettin Efendiye. Meraklı gözlerle “Olur mu hiç öyle şey be emmi?” Seyfettin Efendi, içine kimsenin bilmediği bir dünya sakladığı bavulunun kapağını kaldırdı yavaşça. “Gel, bak,” dedi çocuğa. Çocuk biraz çekinerek ama hevesle baktı bavulun içine. Küçücük gözleri kocaman açıldı bavuldaki rengarenk boncukları, irili ufaklı tekerleri, elbisesi yırtık, gözü, bacağı eksik bez bebekleri görünce. Ne çok yaralı oyuncak vardı bu bavulda!
“Kırık oyuncak deyip geçme. Eskilerden ne yeniler olur! Sen şimdi bu arabayı bana bırak. Yarın sahile gel. Bak bakalım arabanı tanıyabilecek misin?” Çocuğun aydınlanan yüzüne sıcacık bir gülümseme yayıldı. “Tamam emmi, yarın geleceğim yanına,” dedi ve beline bol gelen pantolonunu çekiştire çekiştire koşarak uzaklaştı.
Günü kayanın ardına emanet edip, bir adım sonrasını ezber ettiği yoldan evine doğru yürüdü Seyfettin Efendi. Su dolu çukuru atlayıp, kenarı kırık taş merdivenden çıkıp evine girdi.
O akşam Sabahat Abla’nın evi ana baba günüydü. Tüm mahalle, kızı Tülay’a ‘Hoş geldin’ demeye gelmişti. Yemekler yenmiş, çaylar içilmiş, sıra kahve fincanlarındaki telveyi hayra, kısmete yoran Cemile ablanın ‘üç vakte kadar’ gidilen yollarına gelmişti. Fal faslı da bitince Tülay, “Benim oğlan sahil yolunda birini görmüş bugün. Tahta bavulunun içi kırık dökük oyuncaklarla doluymuş. Adam, Osman’ın kırık arabasını da almış tamir edeceğim diye. Sarsapık biri olmaya, Allah korusun,” diyerek dizine vururken bir yandan da gözleriyle cevabı bilen bakışlar arıyordu. Mahallenin kadınları sözleşmiş gibi iç geçirip hep bir ağızdan, “Allah sabır versin,” dediler ama Tülay bir şey anlamadı.
“Kız, Seyfettin amcanı unuttun mu?” dedi Cevriye. Tülay, bir an hatırlayamadı. Sonra birden “Ha şu bizim Türkan Abla’nın kocası,” dedi.
“Bu Seyfettin Efendi, geçen sene okul tatil olunca eşi Türkan’la oğlu Samet’i kayınpederinin yanına göndermişti. Çamlıhemşin’de küçük bir baraka yapmış kayınpederi. Geçen sene, of of off, anam, maşallahı vardı havanın. Önceki sene bakıttıydı da o sene akıttıydı mübarek. Anam ne yağmur ne yağmur! Neyse bacım, dere yükselince, barakayı içindekilerle birlikte sel alıp götürmüş. Kendileri gelmeden acı haberleri geldi Çamlıhemşin’den. Ana oğul sel suyuna kapılmışlar. Anlayacağın, toprağa can veren su, can aldı Tülay’ım. Çok acı çok!”
Akşam vakti tahta kapıyı yumruklamıştı Kasap Sabri. “Seyfettin Efendi, Seyfettin Efendiii… Aç kapıyı, aç!” Namazlığını toplamadan “El Fâtiha” deyip, yüreği ağzında açmıştı kapıyı. “Hayır haber de kurban olayım Sabri Efendi! Hayır de!” Sabri Efendi, kapının eşiğinde arkadaşını görünce, kaldı bir süre. Boynuna atılıp sımsıkı sarıldı. Boğazına yerleşen bir yumru konuşmasına engel olmuştu. Seyfettin Efendi eşiğe çöktü. Sabaha kadar “Vay benum hallerum, uşağum, hanımum…” iki büklüm inleyip durdu, karabasanlarla uyudu.
O gece sabaha kadar Sümbül Mahallesi’ndeki evlerin ardında dualar fısıldandı, Zübeyde Teyze “Allah sabir versun,” diyerek tespih çekti. Her daim hayata isyan eden, evde kalmış Safiye “Bugunümüze hamdolsun,” diye dualar etti. Analar çocuklarını yüreklerine bastı.
Güneş kara doğdu Seyfettin Efendi’nin evine. Herkese olan sabah ona bir daha hiç olmadı. Acı haberin sisi çökmüştü. Çamlıhemşin’e gitmek için hazırladığı tahta bavulu boşalttı. İçini oğlunun oyuncaklarıyla doldurdu. Üzerine damatlığından kalma gri pantolonunu ve ceketini giydi. Elinde tahta bavulu, yüreğinde acı bir umutla sahile yürüdü. Nehirlerin ve derelerin Karadeniz’le buluştuğu yere. Olur ya onları da getirir miydi bu dereler, nehirler?
“Emmi! Emmi, arabam nerede?” Seyfettin Efendi daldığı düşüncelerden sıyrılıp irkildi çocuğun sesiyle. Kan çanağına dönmüş gözleri, terle karışmış ıslak yüzü ve hala titreyen kalın dudaklarıyla uzandığı ağaç gölgesinden doğruldu. Ceketi sıcaktan sırtına yapışmıştı ama çıkarmadı. Çünkü ceketiyle karşılamak istiyordu onları. İnce boynu, kel kafası ve bol pantolonuyla, cam gibi parlayan gözleriyle ona bakıyordu çocuk. Tahta bavulunu açtı. İçinden, oğlunun kırık araba parçalarıyla onardığı çocuğun arabasını çıkardı. “Bak gördün mü yepyeni oldu? Al bakalım. Beğendin mi? Bunun tekerleri daha büyük, rengi de kırmızı. Sen nasıl büyüyüp okula başladıysan, araban da tamir olunca eskisinden daha başka daha sağlam oldu.” Çocuk, arabayı eline alıp havaya kaldırdı. “Hem de çok beğendim emmi. Çok! Ne güzel olmuş!” dedi ve hiç düşünmeden boynuna atılıverdi. Seyfettin Efendi kollarını çocuğa sardı. Samet geldi aklına. Gözleri doldu. Gidenle gitmek mi, var olanlarla yaşamaya devam etmek mi? Var olanlarla gidenleri yaşatmak mı? O sarılmayla içinin zehri akıp Karadeniz’e karıştı. Gözleri, küçük çocuğun gülen gözlerine takıldı. Artık ikisi de gülüyordu. “Emmi, sağ olasın, ellerine sağlık!” Sevinçle, arabasını kaptığı gibi havada sürmeye başladı.
Seyfettin Efendi’nin içinde bir huzur, karşısına Karadeniz’i aldı. Kıyı boyu uzanan kayalara baktı. Ola ki bir kayanın ardından çıkıverirdi eşiyle oğlu. Bekledi… Umut biter mi hiç? Çocuk, “Emmi ben mahalleye gidiyom arabamı anneme gösterecem,” dedi. Seyfettin Efendi çocuğun arkasında seslendi. “Adın ne senin?” Havada arabasını sürerken “Osman,” diye cevapladı. Seyfettin Efendi ceketini çıkardı, sağ elinin başparmağına takıp sırtına doğru savurdu. “Osman! Beni de bekle oğlum.” İçine her gün umudunu yerleştirdiği tahta bavulu elinde, ceketi omzunda Osman’a doğru yürüdü. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm.


