Melike Erdoğan
Yürüyüşe çıktım. Hava serin, mis gibi portakal çiçeği kokusu sarmış etrafı. Bir yanda akan suyun şırıltısı, diğer yanda hızla akan trafiğin gürültüsü. Serin esen rüzgarla uyum içinde sallanan ağaçları izleyerek yürüyorum, telaşsız, düşünceli… Yolun karşısında çöpün yanına bırakılmış eski tahta bir bavul gözüme ilişti. Bavul gördüğüm zaman aklıma hep yol gelir, yolculuk gelir…
Geçmiş yolculukların sessiz tanığı… Dili olsa kim bilir neler neler anlatacak. Bir Avrupa ya da Afrika yolculuğunda mı eşlik etti yola revan olana, yoksa bir hapishane yolcusuna mı? Sevgilisine kaçan bir yavukluya mı? Kim bilir belki de ölmüş birinden kalan, zamana direnmiş hatıralar… Bilinmez…
Miadını doldurmuş yol kenarında durur öylece…
Aklıma türlü sorular takıldı. Türlü türlü hikayeler, film şeridi gibi gözümün önünden geçti şu kısacık yolculuğumda. Ani bir kararla yolumu uzatmadım, yolun diğer tarafına geçerek dönüşe geçtim. Yakından bakacaktım sessiz tanığa… Alıp boyasam, verniklesem, dönüştürüp iki demir ayakla sehpa yapsam gibi deli fikirlerle ilerledim.
Adı konulmamış güçlü bir bağ kuruldu bavulla aramızda… İlk bavulumu hazırlayıp üniversiteye gittiğim gün ne çok heyecanlanmıştım. Başka bir şehir, okuma hayalleri, yepyeni umutlar… Doğuma giderken hazırladığım pembe bavul… ilk kez yurt dışına çıkarken içine ne koyacağımı şaşırdığım gri bavul… Sonra kızımı üniversiteye gönderirken eline tutuşturduğum kırmızı bavul… Deprem korkusuyla evi terk ederken bulup buluşturduklarımı hızlıca içine tepiştirdiğim ve aylarca arabanın bagajında gezen kocaman siyah bavul… Sadece basit bir kelime olarak düşlerken bavulu, ne çok hikayemiz varmış meğer…
Hayallerle doldurulan sıkıca kapatılan bavullar aslında hayatın bir parçasıymış.
Kaplumbağa misali… Ev gibi… Evin gibi…
Öylesine atılmış zamanının sessiz tanığı yaşanmışlık kokuyordu. Ucundan tutup kapağını kaldırdım. Kırık bir çerçeve, el örgüsü bir şal, renkli bir tutacak, buruşmuş bir iki kıyafet, birkaç kumaş parçası, yazma, sararmış bir iki oyalı tülbent, taneleri eksilmiş tesbih, kullanılmaktan rengi solmuş, eprimiş bir seccade…
Taşıyabilir miydim? Etrafıma şöyle bir göz gezdirdim. Görenler var mıydı? Hızla bavulu ters çevirdim, açık kapağını kapattım, metal menteşesini kilitledim. Ve benimmiş gibi sahiplendim.
Türlü düşüncelerle yürümeye başladım. Omuzlarımda görünmeyen bir ağırlık… Geçmiş yolculukların sessiz tanığı, zamanın izlerinin üzerinde taşıyan masif ahşap gövdeli eski bavul.
Benimdi…
Kararsız adımlar atarken “Her nasip vaktine esirmiş” diyerek kendimi rahatlatmaya çalıştım.
Eh ne yapalım benim nasibimmiş ki yol beni buraya getirdi.
Aslında hayatın kendisi bir yolculuk. İster elinde bavulun olsun, isterse olmasın…
Düşüncelerim hızla akıp giderken zihnimi bölümlere ayırsam içindeki duygulardan hangisi ağır basar? Sorusu aklıma takıldı.
Özlemlerin mi, sevgilerim mi yoksa kinlerim ya da nefretlerim mi? Her bir duyguyu bavullara doldursam…
Özlemlerim daha ağır gelir gibi hissettim. Ömrümüz gün gün eksilirken hep geçmişi özleriz. Sevdiklerimizi, yaşadıklarımızı, bizi bu dünyada bırakıp gidenleri…
Ömür dediğimiz şey gözü açıp kapayıncaya kadar geçer ve izler bırakır geride.
Sahibini tanımadığım halde yaşanmışlıkla dolu bu bavul yüreğimi burktu.
Bavulu kapının önüne bıraktım, hemen içeriye koşup sirkeli su yaptım ve bir güzel akladım pakladım, tüm yaşanmışlık izlerinden bir çırpıda arındırdım onu. Enerjisini yeniledim. Kendi evime uyumladım.
“Yalan dünya, yalan dünya
Beni benden alan dünya” sıkça söylüyor halam bu ara.
Kendisi alzaymır hastası yani unutkanlık diz boyu. Ama bana hep ismimle sesleniyor. Yeğeni olduğumu biliyor sanki. Kaç dönüm tarlanız var? Mısır ektiniz mi? Bulguru ne zaman kaynattın? Kaç tane ineğin var? Çocuklar okulu bitirdi mi? Evli misin? Buralarda bizden kim var? Bu sorular gün içinde yüzlerce kez soruluyor ve yüzlerce kez cevaplanıyor. Birlikte tarla ekip dikiyoruz. Mısır sulayıp pamuk topluyoruz. Çocukları sayıyoruz bir bir… En acı olan ise kocasının vefatını dahi bilmiyor. Baban nerede, ne zaman geliyor eve? Nasıl oldu, hastaneden ne zaman çıkacak? sorularına “bugün çok iyi karpuz yemiş”, “sana selam söyledi”, “cuma günü çıkacak” cevaplarıyla teselli buluyor.
Evet yalan dünya… İşte sen busun. Malından, mülkünden, evinden, arabasından, halısından, kiliminden, bağından bahçesinden haberi dahi yok ama diline doladığı yalan dünya söylemini unutmuyor nasılsa? Bir dönem hayat eve sığar dedik. Aslında hayat sadece eve değil bir bavula sığıyormuş onu gördük. O kadar azalabileceğimizin farkına bile varmadan. “Yaşlanınca ne yapacaksın hala,” diyorum, “Ne bileyim sıraya koyup bakarlar herhalde,” diyor. Ne güzel cevap.
Oysa sırada ama farkında bile değil.
Haksız mı yalan dünya derken.
“Ah, yalan dünyada, yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada…”


