Güzin Arar
İçimdeki canavarları ehlileştirsem
Dünyanın en özgür insanı olabilirim
Korkularımız çoğu zaman geçmişle ilişkiliyken cesaretimiz geleceğe dönüktür. Yaşadığımız ya da tanık olduğumuz acılar bir sopanın etrafına dolanan pamuk şeker gibi yıllar içerisinde birleşir, büyür ve büyür. Ama o kadar tatlı değildir, dünün acılar yumağı geleceğimizin korkuları olur. Atacağımız her yeni adıma bilinçli ya da bilinçsiz ket vuran içimizdeki sinsi ses olur ve biz o adımları ya yavaşlatır ya da onlardan vazgeçeriz. Ve ancak, korku yumağı içimize sığmayacak kadar devleştiğinde korkusuzluk başlar. Asıl soru şudur: Korkusuzluk cesaret midir?
Deli bir kar fırtınası yüzü bıçak gibi keserken geceyi geçirdiği mağarada, dertop halde, göz yaşları yüzündeki soğuk tere karışa karışa uykuya daldı. Kaçarken zorla verdikleri silahla birlikte, yeni doğmuş kıvırcık kuzusunu da yanına almıştı. Silah eline ve ruhuna birkaç beden büyüktü. Nereye koyacağını bilememiş, urganla belini sıkılaştırdığı şalvarından içeri sallandırmıştı koca namluyu. Mermileri de içliğine bağlanmış kesenin içine saklamıştı. Anasına babasına çok yalvarmıştı bu görevi kendisine vermemeleri için. Amcasını öldürmüştü Koca Kadir’in oğlu, kendi oğulları dururken niye kanın hesabını Hüseyin görmek zorundaydı? Töre dediler, en küçük erkek çocuk az ceza alır dediler, kurallar dediler, erkek olacaksın dediler; dediler de dediler. Ve daha önce elini bile sürmekten kaçındığı silahı koltuğunun altına sıkıştırdılar. Oysa onun dünyası sürüsü, koyunları, kuzularıydı. Bütün köy, hayvanını Hüseyin’e verirdi otlatsın diye, insanların yanında sesi soluğu çıkmayan Hüseyin yaylada adeta şakırdı. Köyde efsane bile olmuştu, ‘koyunlarla konuşan çocuk’ diyorlardı ona.
Sabah gözlerini açtığında yeni doğan güneşin ilk ışıkları mağaranın girişine doğru hafif bir açı yapmıştı. Bütün gece akıttığı göz yaşının yüzünde siyah bir kire dönüştüğünün farkında olmadan ellerinin tersiyle gözlerini ovuşturdu. Uykuda bir kaç saatliğine unutmak istediği gerçek yeniden karşısındaydı. Samanların üzerine koyduğu silahı görünce korku ve acı tekrar küçük bedenini sardı. Daha ondört yaşında nahif bir çocuk nasıl bir cana kıyacaktı, engin maviliğin altında türkü söyleyip kuzuları dinleyerek yaşarken karanlık hücreye nasıl girecekti? Silahla bulsalar bu defa onu öldüreceklerdi. Ama hiçbir şey, ölüm bile, o karanlık hücreye girmek kadar korkutmuyordu Hüseyin’i. Kimsenin bilmediği bu çoban mağarası onun saklı sığınağıydı, daha önce istiflediği azıkla kendisi de kuzusu da en az bir hafta herkesten ırak yaşayabilirdi burada.
Günlerce herkes yana yakıla Hüseyin’i ararken o, iliklerine kadar ıslandığı bir gece, saatlerce yürüyerek Koca Kadir’in evine dayandı. Kapıyı açar açmaz Kadir’in kollarında bayılan Hüseyin ateşten cayır cayır yanıyordu. Küçük bir çocuktan katil yaratmaya çalışıyordu bu düzen. Kadir o katilin, kollarına yığılan bu çocuk olmadığını çok iyi anlamıştı. Bir oğlu hapiste, diğer oğlu celladını beklerken töre bozulmuştu. Törenin bittiği yerde yaşam yeniden filizleniyordu. Kan davasının uzayıp giden zincirini Hüseyin koparıp atmıştı. Kadir kısa bir şaşkınlıktan sonra sımsıkı sarıldı Hüseyin’e, bir döşek hazırlatıp iyileşene kadar bir an başından ayrılmadı Hüseyin’in. İkisi de bu konuyu hiç konuşmadı, silahsa hiçbir zaman bulunamadı. Amcasının oğulları müebbet korkusuyla Hüseyin’e yıktıkları işe hiç girişmemişlerdi. Fakat bütün bunların sonunda fatura yine Hüseyin’e çıktı. Aile içinde ona duyulan öfke yıllarca dinmedi. Onu evden kovarlarken, ‘düşmana acıyanın sonu ölümdür’ demişler, tez zamanda cenazesinin bu eve gireceğine inanmışlardı. Hüseyin ölmedi ama kanla alamadıkları intikamı evden kovdukları kendi oğullarından aldılar. Hüseyin’i ömrünün sonuna kadar “kız Hüseyin” olarak yaşamaya mahkum etmişlerdi. Başlarda bu yaftaya çok içerlese de zamanla alışmıştı. Hatta o kadar benimsedi ki koyunlarına “kız Hüseyin” mahlasıyla türküler bile yaptı.
“Anasını bulan kara gözlü kıvırcık,
Biraz da bana sokul içim delik deşik
Kurşun değil gönlüme değen
Yalnızlıktır yüreğimi deşen
Kız Hüseyin sıcak bir ses arar
Mele Kıvırcığım mele
Sesin içim ısıtır.”
Onlara göre korku dişi, cesaret erildi. O yüzden de, cesaret bin yıllar boyunca ölmek ve öldürmekle beraber anıldı. Şiddet cesaretin nişanı olarak görüldü. Savaşta ölenlere kahraman, antimilitaristlere korkak dendi. Kavgaya girişenlere cesur, kavgadan kaçınanlara ezik dendi, karı gibi korkak dendi. Oysa, geçmişi ve töreyi bükme cesaretini kız Hüseyin göstermişti. En cesur hareketlerden biri, sonuçlarını tahmin dahi edemeden bir şeyleri değiştirmeye çalışmak, farklı olmaktan korkmamaktı.
Küçüklükteki cesaretimiz ve atılganlığımız korkularımızın çekirdeğini oluştururken, yaşımız ilerledikçe korkularımız cesaretimizin sebebi olur. Ve insan ömrü cesareti, korkuları ve tekrar cesareti arasında gidip gelen bir sarkaça benzer. Fakat ilk cesur hamleler tehlikeleri ve riskleri bilmemekle başlar. Sonraki cesaretimiz ise korkularımızdan bitap düştüğümüz noktada, “Ne olacaksa olsun artık” cümlesiyle geri döner. Fakat bunların ne kadarı gerçek anlamda cesarettir?
Cesaret, adımlarınızı ancak vicdan, deneyim ve akıl filtresinden geçirirseniz bilinçli ve geleceğe faydası olan bir hamle olabilir, aksi takdirde sonuçları üzerine hiç kafa yorulmayan manik bir ataktan öteye gitmez. Ya kendinize ya karşınızdakine ya da herkese birden zarar verirsiniz. Çünkü cesaret dürtüsel olamayacak kadar güçlü bir kelime. Ancak bazen olaylar insanı bu tür bir cesarete ya da girişime mecbur bırakabilir. Korkaklığınızın siz veya sevdikleriniz için ölüm ve yok oluş getireceğini anladığınız anlar ya da kaybedecek bir şeyinizin kalmadığı durumlar böylesi atılgan ve doğaçlama bir cesarete zorlayabilir sizi. İşte o noktada olaya atılmaktan başka bir şansınız yoktur. Bu cesaretten daha ziyade çaresizlik veya hayatta kalma refleksidir. Çocuğunuz için bir yangının içine bodoslama dalabilirsiniz ancak bu annelik veya babalık içgüdüsüdür, anlıktır, kaçınılmaz olandır.
Uğur Mumcu son derece cesur bir araştırmacı gazeteciydi. Ancak başına gelebileceklere ve aldığı tehditlere rağmen sıradan bir aile babası gibi hiçbir önlem almadan yaşamına devam etmesi ve bunu da, “Korkaklar her gün, cesurlar bir gün ölür” meşhur cümlesiyle gerekçelendirmesi onu açık bir hedef haline getirmiş ve en verimli çağında Türk Milleti’nden koparmıştır. Kaldı ki, o anda o arabaya oğlu veya kızıyla ya da ailece de binmiş olabilirlerdi. Öylesine acımasız ama bir o kadar kolay bir yok oluş olabilirdi tüm aile için. Oysa ölüm korkusunu hissedip elinden gelen tedbirleri almış olsaydı belki de yaşamaya ve yazmaya devam edecek ve daha pek çok araştırılamayanı bulup çıkartacaktı. Diyebilirsiniz ki “Öldürene kadar peşini bırakmayacaklardı”. Olabilir. Ama diğer ihtimali öğrenme şansımız hiç olmayacak.
Milletçe yaşadığımız böyle acı bir ölümden de anlıyoruz ki korkusuzluk cesaret değildir. En azından kavramların zamanla farklılaştığı gerçeğinden bakıldığında. Ayrıca, dünyanın bütün risklerini ve tehlikelerini her gün her gün gören günümüz insanının korkusuz olması beklenemez. Bugün hepimiz, her şeyin herkesin başına gelebileceği gerçeği ile yaşıyoruz. Bu, her sabah tonlarca endişeyle yataktan kalkmak demek. İşimiz için, eşimiz için, çocuğumuz ya da hayatımızdaki herhangi bir şey için endişe duymadan geçirdiğimiz tek bir gün yok. Ve bana kalırsa cesaretin değişen anlamlarından biri de tam burada ortaya çıkar: Endişelerimize rağmen yaşamaya, umut etmeye ve halen plan yapmaya devam edebilmek. Endişeli insan korkusuz olamasa da cesur olabilir.
Bazen her gün kıyısında yürürken uçurumların ve o uçurumların da farkında olurken, gül bahçelerinin kokusunu ıskalamadan yaşama sevincini duyabilmektir cesaret. Ya da belki de, dünyanın bütün kötülüklerini ve iyiliklerini olduğu gibi kabul edebilmektir, ne abartarak ne de küçümseyerek.
Ve aslında iyilik ve adalet için ölmek değil yaşayarak mücadele vermektir cesaret.

Güzin Arar, Ankara’da doğdu. Lisans ve yüksek lisans eğitimini ODTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü’nde tamamladı. 1993-2007 yılları arasında, büyük bölümü Çevre Bakanlığı’nda olmak üzere, çevre diplomasisi, uluslararası çevre politikaları ve sürdürülebilir kalkınma alanlarında görev yaptı. İlk öykülerini üniversite yıllarında kaleme aldı. 1999-2000 yılları arasında Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda (UM-AG) Yaratıcı Yazarlık Eğitimi’ni tamamladı. Ardından Ankara’da kurulan Sokak Yazarları Grubu’na katıldı. Bu grubun yayımladığı çeşitli dergi ve kolektif kitaplarda öyküleri yer aldı.2008-2020 yılları arasında, eşinin görevi nedeniyle bulunduğu farklı coğrafyalarda resmî temsil görevlerinin yanı sıra çeşitli kadın ve sanat kuruluşlarında gönüllü çalışmalar yürüttü. İlk öykü kitabı Saçlarıma Yağan Can Taneleri, 2015 yılında, Deneme türündeki ikinci kitabı Ben de Denedim ise 2022 yılında okurla buluştu. Farklı türlerde yazmayı sevse de kendisini öncelikle bir öykücü olarak tanımlamayı tercih ediyor. Yaşamını İstanbul’da sürdüren Arar, evli ve bir çocuk annesidir.


