Tuba Ayşe Özgür
Kuraktı toprak, çıplak, susuz ve aç. Kim besleyecekti onu bekliyordu. Bir gün biri geldi, elinde bir kova içinde ne var belli değil. Islatmaya başladı toprağın çatlamış dudaklarını. Kana kana içti önce, içine çeke çeke sindirdi içine verileni. Ne olduğunun anlamı yoktu o an içi serinlemişti önemli olan buydu. Dudakları ıslanmıştı. İçi dolmuştu.
Sonra mı? Sonra kabardı toprak, eşelendi, içi doldu artık yüzeyine dökmesi gerekti aldıklarını. İşte o zaman bir soru geldi aklına. Ne vermişlerdi ona? Ne içirmişlerdi kurumuş ruhuna, neyle beslemişlerdi aç bedenini? Önce otlar çıktı, sonra dikenli bitkiler ardından böcekler geldi. Gittikçe büyüyen bir kabusa döndü teninin her yeri. Beslemişlerdi ama neyle? O zaman sordu soruyu ama artık geç kalmıştı. Açlığının kurbanı olmuştu…
Belki de insanın en büyük yanılgısı tam burada başlıyor. Açken seçemiyoruz, susuzken sorgulamıyoruz. Yeter ki biri uzatsın elini diyoruz. İçimizdeki boşluk biraz olsun dinsin. O boşluğu neyin doldurduğunu anlamak ise çoğu zaman yıllar sürüyor.
Hayatın ilk yıllarında önümüze konulan her şeyi ihtiyaç sanıyoruz. Bir söz, bir bakış, bir övgü, bir korku, bir yasak… Hepsi aynı kovanın içinden dökülüyor sanki. Biz de yaşamayı öğreniyoruz diye onları içimize alıyoruz. Oysa yaşamakla hayatta kalmaya çalışmak aynı şey değilmiş. Bunu çok sonra anlıyoruz.
Korku da böyle yerleşiyor içimize. Kimse onu “korku” diye getirmiyor. Bazen tedbir diyorlar. Bazen akıllılık. Bazen terbiye. Bazen sevgi. Bazen de “senin iyiliğin için.”
Bir süre sonra korku kendi sesini kaybediyor. Bizim sesimiz oluyor.
İnsan en çok da burada cesaretle korkuyu birbirine karıştırıyor. Kaçmayı seçiyor ama buna cesaret diyor. Susuyor ama olgunluk sanıyor. Vazgeçiyor ama kabullenmek diye adlandırıyor. Oysa bazen bunların hiçbiri cesaret değil. Sadece korkunun daha zarif bir kıyafet giymiş hâli.
Sanırım korkunun en büyük başarısı da bu. Kendini saklaması. Zihnimizin en görünmez köşesine yerleşmesi. Sonra bize, “Ben olmazsam ayakta kalamazsın,” diye fısıldaması. İnanıyoruz.
Çünkü insan en zayıf olduğu anlarda doğrulara değil, tutunacak dallara ihtiyaç duyuyor. Dalın çürük olup olmadığını anlamak o anda aklına gelmiyor. Düşmekten korkarken elini uzatıyor. Eline gelen ilk şeye sarılıyor. Bazen o dal onu taşımıyor, tam tersine daha derine çekiyor ama bırakmaya da cesaret edemiyor. Çünkü artık korktuğu şey düşmek değil, alıştığı şeyi kaybetmek oluyor.
Belki de cesaret sandığımız şeylerin çoğu, sadece korkuyla yaptığımız anlaşmalardır. Biraz daha sessiz kalırsam güvende olurum… Biraz daha eğilirsem kırılmam… Biraz daha ertelersem canım yanmaz… Kendimizi böyle ikna ediyoruz. Gün geliyor, korkunun bize verdiği güven duygusunu yaşam sanmaya başlıyoruz.
Cesaret ise aç kalmayı göze alır. Alır ki elindeki çürük ekmeği bırakıp yenisini aramaya çıkar. İçtiği suyun tadını sorgular, gerekirse susuz kalacağını bile bile, kirli kuyudan bir yudum daha içmez.
Belki de gerçek cesaret büyük meydan okumalar değil de sadece bir gün durup kendine şu soruyu sorabilmektir: “İçimde büyüyen şey gerçekten bana mı ait?”
Çünkü bazen yıllarca kendimiz sandığımız şeyler bize ait olmuyor. Başkalarının korkuları kök salıyor, başkalarının eksiklikleri dallanıyor içimizde. Başkalarının kaygıları meyve veriyor, biz de o ağacın gölgesinde oturup gerçek bu sanıyoruz.
Sonra bir gün toprağı kazmaya başlıyoruz. İşte asıl korku o gün çıkıyor ortaya. Çünkü kökler sökülürken acıtıyor, alışkanlıklarımız sessizce gitmiyor. İçimizde yıllarca yuva kurmuş olanlar kolay kolay terk etmiyor bizi. O yüzden cesaret, korkunun yokluğu değil de, korkuya rağmen toprağı kazmaya devam etmek olmalı.
Şimdi geriye dönüp bakıyorum. Belki mesele toprağın kurak olması değildi. Kuraklık geçerdi. Ama ilk uzatılan kovaya sorgusuzca inanmak, işte o yıllarca sürüyor. İçimize neyin döküldüğünü anlamadan büyütüyoruz onu. Sonra dikenlerini kendi karakterimiz sanıyoruz.
Kim ekti bu tohumları?
Soruyorum açıkça ve alenen çünkü bu korkular bana ait değil. Bunca zaman başkalarının ektiğini büyüttüm. Şimdi kendi toprağımı artık kendim ekiyorum. Ben kendimi seçiyorum.

Tuba Ayşe Özgür, 1993’te İngiliz CAS Akademi’de yaratıcı yazarlık eğitimi, 1994-1998 yılları arasında Çisenti ve Postüla adlı tiyatro gruplarında oyunculuk ve oyun yazarlığı eğitimi aldı. Halen Amerikan ANU üniversitesinde Psikoloji ve Sosyoloji okumakta. Kurucusu olduğu Komite Reklam Ajansı’nın yanı sıra çeşitli ajanslarda reklam yazarlığı yaptı. Bu süreç boyunca çeşitli dergilerde de görev aldı. İçerik yazarlığı, yazı işleri müdürlüğü, yayın koordinatörlüğü gibi pozisyonlarda, yazıları yayınlandı. Kurucusu olduğu Atölye Bütünsel Edebiyat’ta koordinatörlük yapıyor. Büyü Bozumu, Benim Kalbim Dikdörtgen, Kedi Uykusu adlı roman, İçime Karga Uçuştu öykü Büyülü Gerçekçilik Kaleydoskop’tan Dünya adlı deneme kitaplarının yazarı.

