Saliha Demir
Hepiniz ne kadar çoksunuz.
Ne kadar, siyah, ne kadar neon,
Ne kadar saydamsınız!
Renklerinizi reddettiğim günden beri
Ebruli bir şerit yeşerdi içimde.
Beni hunharca sarmasına direnemedim.
Yazılara şiirle başladığım günlerden korkuyorum. Şiirin, bilinen binlerce yıllık tarihinde bir hamamböceği gibi bütün öğretilere direnişinden korkuyorum. Tarihte kayda geçmiş yüz küsür kütüphane yangınını günlüğümden çıkarırsam, mesai saatleri ve haftasonları kirli sepetini boşalttığım anlar dışında kalan vaktimi yaşamdan sayarsam, şiirin bana eziyetini beş bin yüz on iki gün boyunca çektiğimi söyleyebilirim.
Şiir beni sevdi, ben de onu. Her sevginin makus talihi bu ya: birbirimizi hasta ettik. Şiirin beni teğet geçmesini, bensiz bütün evreni dolaşmasını, kendine uyumlu uyaklar, redifler bulmasını isterdim. Yeni akımlar icat etmesini, savunucularını peşinden sürüklemesini üçüncü sayfa haberi gibi okumak isterdim. Çengel bulmacanın yüzüne sakal bıyık çizilecek bir fotoğrafının altına gizlenmiştim. Mısralar altımı çizdi. Şiirin beğendiği alıntı oldum. Kötü haber şuydu: kaostan beslenen bir yapısı vardı.
Şiir beni buldu. O günden sonra hiçbir şey iki bin yıl öncesi gibi olmadı. Onun sayesinde korkuyla buluştum ve onun yüzünden cesaretle tanıştım.
Bir zaman makinesi uydurdum şiirden kaçmak için. Kendini dünyanın en çirkini, en uyumsuzu sanan şairlerin dönemine ışınlandım. Biri saatleri ayarlıyordu. Ses etmeden yanından uzaklaştım. Onun zamanını bükmek içimden gelmedi. Şimdiki aklım olsa birkaç lakırdı eder, yolundan döndürmeye çalışırdım. Başka şairlere de gittim. Bazılarının sosyetik sancılarını çektim, bazılarının kuru ekmeğini kenarından tutup az daha ufaladım. Bazıları kördü ve gözleri olmadan her şeyi görüyordu. Ürperdim.
Zaman makinemi kurumsal kimlik kartlarını okuma sistemlerinden iki adım önce park ediyordum. Kimse zaman yolcularını istemez. Her yolculuk bitiminde ceplerime iliştirilmiş bir mısra buluyordum. Geçmiş dönem şairleriyle şiiri aldatıyordum. Bu bizim şairlerle aramızdaki tek sırdı. Şiirin bunu bilmediğini sanıyordum.
Bir gün cebimde çok uzun bir mektup buldum. Uzunluğu sözcüklerden değil, aslında yazılmayanlardandı. Sözcük cimrisi şairlere küfrü basarak mektubu açtığımda şu yazıyı buldum:
“Halbuki sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmayan güneşi, durgun maviliği, bol yeşiliyle kuşlarla beraber olunca insana sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu, anlaşmış, sevişmiş, atsız, hırssız bir dünya düşündürüyor.”
İmza Sait Faik.
Ağzımı son anda kapatarak “Bir öykü bu” dedim. Şiir bunu kaldıramazdı. O, beni okyanusun ortasında bir levhayla debelenen kayıp yolcu halimle seviyordu. Öyküye tutunmamı anlayamazdı. Mektubu yaktım. O sırada işe geç kaldım. Sonrasında her şeye geç kaldım. Ah o külleri gerekirse kanıma bulayıp da taşlara mermerlere boylu boyunca birkaç dize yazsaydım.Hiç bilinmemiş bir dilde de olsa makbuldü. Şiir kaçtı. O günden beri bütün çirkin öykücülerin alay konusuyum. Bu dünyayla uyumlu bir mısram yok.

Saliha Demir, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Ana Bilim Dalı mezunudur. Gazi Üniversitesi’nde Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitim Yönetimi ve Denetimi; Hacettepe Üniversitesinde Uzaktan Eğitimde Bilişim Teknolojileri alanlarında yüksek lisans yaptı. TED Ankara Kolejinde sınıf öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Hacettepe Üniversitesi Temel Eğitim Bölümü Sınıf Eğitimi alanında doktora çalışmalarının tez dönemindedir. Sanal Gerçeklik Defteri, Tersyüz ve Salyangoz, Yaman’ın Tarhana Kavanozu, İnsanın İçinde Ne Var, Şiirlerle Öykülerle Cumhuriyet (Bölüm yazarlığı: Begonvil öyküsü) kitaplarının yazarıdır. Yetişkinlere yönelik şiirleri, öyküleri Dil Derneği Çağdaş Türk Dili, Distopya Dergi gibi yayınlarda yayımlanmaktadır. Verdiği yüz yüze ve çevrim içi eğitimlerin yanı sıra Kapadokya Edebiyat Buluşmalarının kurucusu ve koordinatörüdür. Evli ve iki çocuk annesidir.


