Melek Toksoy
Sinoplu Diyojen, medeniyetin sunduğu yapay konforu reddedip sokağın özgürlüğünü seçerken, boşuna adını köpeklerin doğallıktan ödün vermeyen ruhundan alan Kynik (Kinik) felsefesinin en radikal temsilcisi olmadı. Ona göre medeniyetin konforu, insanı kendi elleriyle inşa ettiği altın bir kafese hapseden süslü bir esaretten başka bir şey değildi.
Diyojen ve Kynikler, kendilerine “köpek” denmesini gururla kabul ederlerdi. Doğallığı, kuralsızlığı ve tam özgürlüğü savunurlar; medeniyetin sunduğu konforu insanı köleleştiren bir “altın kafes” esareti olarak görürlerdi.
Yaşadığımız çağda, Diyojen’in, medeniyetin konforunu esaret sayıp sokakta bir fıçıda yaşamayı seçmesindeki derin anlamı unutur olduk. O, insanın özgürleşmek için nelere gerçekten ihtiyacı olduğunu sorguluyordu. İhtiyaçlarımız çoğaldıkça özgürleşiyor muyduk, yoksa sahip olduklarımızın içine biraz daha mı kapanıyorduk?
Felsefe tarihinin bu radikal figürünü bugün yeniden hatırlamamın sebebi, ekranıma düşen sarsıcı bir görüntü oldu. İki bin yılı aşkın zaman önce sorulmuş bir soru; şehrin içinde, doğanın kucağına sığınmış bir canın bedeninde yeniden somutlaştı.
Yeni doğum yapmış bir anne köpek, kendine doğadan bir yatak bulmuş; kuru ama gür bitki örtüsünün toprakla bütünleşerek oluşturduğu doğal bir kuytuyu iç güdüsel olarak belki kendine göre şekillendirmiş bebelerini de muhtemelen burada doğurmuş ya da taşımış. Şehrin kaosunda keşfettiği bu minik ininde, içine yüklediği güvenle,yavrularını emzirirken aniden sesler yükseliyor. Tartışmalar, bağrışlar derken ucunda kanca olan uzun bir metal sopa geçiriliyor boynuna. Başı yukarıda, ağzı açık sürükleniyor; sürükledikçe çığırıyor hayvan. “Ben anneyim, bebeklerim var!”
Çaresizce bakıyorum ekrana; yapmayın!
Yapıyorlar…
Bu tarz haberlere ister istemez bazen asparagas haber olabilir mi gözüyle de bakıyorum. Özellikle son kanunlardan sonra ki gelişmelere karşı bir duruşu savunurken, olası dramatik sahneler de kurgulanıyor mudur, anlamında sorgulamadan edemiyorum ama; ne olursa olsun şu sahne yürek dağlıyordu ve Lohusa Köpeğin çığlıkları geliyordu bana o resmi kamyona yerleştirilirken:
“Bu kadim topraklarda bana, bir anneye de mi müsaade kalmadı? Sizin betonlarınızın arasında tesadüfen bulduğum bu sığınak, doğanın bana sunduğu sürpriz bir alandı. Bunu bile bana ve yavrularıma çok mu gördünüz?”
Ardından vicdanlar müdahale ediyor. Anne olmasının altı çiziliyor, enikli olduğu söyleniyor lakin emir demiri kesiyor; bu masum aile toplanıp götürülüyor. Sonrası vicdanların kanunlara karşı ayaküstü mücadelesi…
O anne köpek üzerinden, vicdanların sesi bu defa ortak konuşuyor kulağıma:
“Geniş ormanlarımız, yeşil vadilerimiz, kayalık tepelerimiz, doğal mağaralarımız – mağaracıklarımız var; Hamurunda Mevlana’nın merhameti, Yunus Emre’nin hoşgörüsü olan bir coğrafyada yaşıyoruz. Derviş geleneklerinden kuş evleri sokak hayvanlarına su yatakları inşa eden mimari anlayışa kadar bu toprakların mayasında var olan ‘yaratılanı yaratandan ötürü sevme’ felsefemize ne oldu? Biz toprağa, kurda, kuşa, kaplumbağaya, sokağın kedisine ve köpeğine merhametle bakmayı atasından, mitolojisinden taşıyan bir toplum değil miydik? Nedir bu sert yaklaşım? Neden hep birlikte kalıcı ve insani çözümler üretemiyoruz?”
Ekranı kapatıyorum. Hislerim alabora, öfkem donuk. Doğayı incitmeden alınabilecek çözümler sarmalı dolanıyor kafamda. Fakat görüntünün bıraktığı asıl soru başka bir yerde düğümleniyor.
Konfor nerede bitiyor, esaret nerede başlıyor?
Diyojen medeniyetin duvarlarını terk ederek özgürlüğü sokakta aramıştı. Bugünse doğanın gerçek Kynikler’ini sokağın özgürlüğünden söküp, sırf hayatta kalabilsinler diye dört duvar arasına kapatmak zorunda kalıyoruz. Bunun adı özgürlük değil, sadece bir hayatta kalma sığınağıdır.
Diyojen’in kaçtığı o “korunaklı duvarlar”, günümüzde sokaktaki canın sığınmak zorunda kaldığı tek esaret alanı hâline geldi. Oysa onların doğası, kapatılmayı değil, kendi ritmiyle yaşamayı gerektirir. Doğanın canları isterse kaçabileceği bir sığınağı kendi bulabilmeli, hasta ise kendini insana gösterecektir zaten, ya da çaresiz ya da güre ise bir kuytuyu bulup kendi iradesi ile toprakla buluşacaktır. Ölümün konforuna bile kendi karar verecektir. Doğanın çemberi budur.
Üstelik bütün bunları düşündüğüm coğrafyada köpeğin ve vahşi canlının hikâyesi hiç yeni değil. Anne köpeğin haykırışları kulağımdayken, bu toprakların mitolojik mirası olan Leto’yu hatırlıyorum.
Kadim Likya toprakları adını; Tanrıça Leto’ya zor zamanlarında rehberlik eden o özgür kurtlardan ve can yoldaşı köpeklerden alır. Likya mitolojisinde hayvanlar sadece doğanın parçası değil, kutsal sınırların koruyucusudur. Tanrıça Leto, ikizleri Apollo ve Artemis’i doğurduktan sonra Hera’nın gazabından kaçarken Xanthos Nehri kıyısına gelir. Ona yol gösteren ve koruyanlar kurtlardır. Leto, bu yardımlarından dolayı bölgeye “Kurtlar Ülkesi” anlamına gelen Lycia adını verir.
Kadim Likya’da köpeğin “tanrısal bir rehber ve özgür bir koruyucu” olarak görüldüğü gerçeği dururken; bugün ülkemizde boynuna demir kanca geçirilen hayvanlar görmek, kadim bir kutsallıktan modern bir duygusuzluğa düşüşün özetidir. Tek tesellim, bugün yaşadığım Likya bölgesinde şu sosyal medyada rastladığımız türden olaylara rastlamamış olmam. Kadim Likya mirasını devralan tüm görevli ve gönüllülere şükran duyuyorum.
Ancak kafamızı da toprağa gömemeyiz; insanlığa hiç yakışmayan olaylar yaşanıyor.
Teknolojik yaşam şemsiyeleri altında, yapay bir konfor okyanusuna doğru sert egolarla sürükleniyoruz. Doğanın gerçekliğinden kopuşumuzu fark eden vicdanlar çoğaldıkça umut da var olacaktır. Doğanın akışını güçlendirecek olan da, bizi özgürleştirecek olan da; yine bu vicdandır.
“Koruma” adı altında yürütülen, hayvanı nesneleştiren soğuk politikalarla yüzleşmek zorundayız. Toplamaya ve yok etmeye odaklı bu acımasızlığın bu topraklara ait olmadığını hatırlamalıyız. Çözüm; sokaklardaki canları tecrit etmek değil, yerel yönetimler (muhtarlığa kadar), gönüllüler ve mahalle kültürüyle el ele verip kısırlaştırma, tedavi ( mahallede hangi köpeğin – köpeklerin kalabileceğini tespite kadar,) ve elbette sahiplendirme seferberliğini, barınakların iyileştirilmesini tüm yurtta aynı dönemde başlatmaktır. Eğitimle, merhametle ve bilimsel adımlarla yaşamı savunmak aynı anda tüm sınırlarda başlatılırsa verim daha akıcı olacaktır..
Fakat bu soğuk politikalar; sokak hayvanlarının varlığına dahi tahammül edemeyen bir öfkenin oluşmasına ve artmasına sebep oluyorlar. İnsan olmaktan gelen o sarsılmaz üstünlük duygusuyla her şeyi kendine mübah gören bu kalabalıkların çoğalmasına adeta davetiye çıkarıyorlar.
“Al evinde besle o zaman!” diyorlar… Sanki herkesin evinde bir cana bakacak imkânı varmış, sanki apartmanlarda tek bir kedi yüzünden devasa kavgalar kopmuyormuş gibi.
Ya da “Korkuyoruz, çocuklarımız zarar görür” diyorlar. Öncelikle ilk politika; TV’ler, sosyal medyadan halka ulaşmaktır. Her gün günde en az iki kez, özel yayınlar hazırlanması ciddi bir çözümdür bana göre: Sokaklarda karşılaştığımız patili dostlara davranış biçimleri, bilmediğimiz bir yerden geçerken nasıl davranılacağı ki ilk şart: Koşmamak, sakin durup konuşmak ve duruma göre varsa su atmak, ama taş atmamak. Tabii asıl ilk kural ise; on iki yaş altı çocukların zaten sokakta yalnız bırakılmasının gerekliliğidir.
Bahçesiz evlerde saatlerce sahibini bekleyen kedileri, zincire vurulmuş köpekleri ya da kapı eşiğinde tutulan canları düşünüyorum. Normal şartlarda “özgürlük kısıtlaması” veya “konforlu bir tutsaklık” diyerek eleştireceğim bu durumlar karşısındaki zihinsel dönüşümümü sorguluyorum. Artık bu koşulları bile bir kurtuluş gibi görür olmak, bana acı veriyor.
“Keşke o kancayla toplanıp kamyonun soğuk metalinde barınağa sürüklenmek yerine, bir evin koridorunda tüm gün sahibini bekleseydi…” diyen vicdanım, zihnimde çaresiz bir pazarlığa oturuyor. “Bizler bile tam anlamıyla özgür değilken onları nasıl koruyacağız?” diye fısıldayan şefkat ve esaret kavramları, içimdeki düğümü daha da sıkılaştırıyor.
Özgürlüğün yerini acımasız bir hayatta kalma mücadelesine bıraktığı bu çağda; dört duvar arasındaki konforun artık bir lüks değil, hazin bir sığınağa dönüşmesini izliyoruz. Bu buruk kabullenişi ve çaresizliği tartışmak, tam da bu yüzden kaçınılmaz hâle geliyor.
Sloganımız şu kadar net olmalı: Kısırlaştır ve yaşat.
Çözüm için daha upuzun bir listem var, o ayrı bir yazının konusu artık.
Bu arada hâlâ ulaşılacağına inandığım bir hayalim var… Her sokakta mahallelinin isimler koyduğu, besleyip sevdiği iki üç köpeğin olduğu; her esnafın mamasını, suyunu eksik etmediği, dükkân müşterilerinin okşayarak şımarttığı kedilerin dolaştığı bir düzen… Hayvanlarla insanların iç içe, merhametle yaşadığı o eski günleri özlüyorum. Hayvansız sokaklar tuhaf gelmiyor mu sizlere? Hele sokakların köpeklerden arındırıldığı yerlere domuzların inmesine ne diyorsunuz?
Diyojen bu hâlimizi görse bize bakıp belki de şunu söylerdi: “Doğadan koptunuz, yapay ihtiyaçların kölesi oldunuz.”
Ardından yüzünü sokaktaki bir köpeğe döner ve eklerdi: “İşte gerçek özgürlük budur.”
Belki bütün mesele, Diyojen’in yüzyıllar önce sorduğu soruya dönmekte… Yaşamak için gerçekten neye ihtiyacımız var ve özgürlükten ne kadar vazgeçtiğimizde hâlâ yaşadığımızı hissedebiliriz?
İşte burada tıkanıyoruz. Hayatta kalmak için özgürlükten vazgeçmek bir konfor mu, yoksa hazin bir esaret mi? İnsan kendi yakalandığı bu konfor-esaret tuzağına, şimdi sokağın gerçek Kynikler’ini de çekiyor.
Anlattığım olay, şimdilik mutlu bir sonla bitti. Bir gönüllü, o anne köpeği ve yavrularını sahiplenerek yuvasını açtı. Belki bugün onun için özgürlük, doğada bulduğu o küçük kuytu değil, bir insanın açtığı güvenli bir kapının ardında. Bunun buruk bir çelişki olduğunu biliyorum. Ama çağımızın konfor ve esaret arasında kurduğu bu tuhaf dengede, bazen özgürlüğü değil, önce yaşamı kurtarmak gerekiyor.
Bu topraklar hepimizin, bu hayvanlar hepimizin. Yurdumuz hayvanlarıyla güzel.
Doğanın Kynikler’i hayatta kalsınlar. Belki bir gün, yeniden özgürlüğü konuşabiliriz.

Melek Toksoy, Antalya doğumlu. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi’nde okudu. Turizm ve otelcilik alanından emekli oldu. Yaratıcı yazarlık atölyelerine katıldı; insanlar, hayvanlar, doğa her daim ilgisini çektiğinden, sandığından günlük ve karamalarını çıkartarak yazın hayatına başladı. Beş kolektif kitapta öyküleri yer aldı, çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı.

