Şebnem Özbay
“A benim canlarım! Güzellerim! Nazlılarım! Oy! Pembe pembe açtın sen ha! Susadın mı sarı kızım? Üşüdün mü yasemin hanım? Limon çiçeklerim, sardunyalarım, menekşelerim, süs biberlerim, canım fesleğenim…”
Sabah
Selma Hanım sabahları balkona çıkar, dumanı tüten fincanını masaya bıraktıktan sonra balkonu boydan boya arşınlardı. Yedi adım sağa, on adım sola ağır ağır ilerleyerek çiçekleriyle konuşur; onlara şarkı söylerdi. Geçip giden yıllarda selvi boyu tırpanlanmış, diri memeleri pörsümüş, zarif parmaklarının biçimi bozulmuş olsa da; saksıdakilerle kurduğu bağ eksilmemiş hatta artmış hele son zamanlarda onları daha dert ortağı saymıştı.
Solan, dökülen, kuruyan yapraklar ve kırılan, bükülen, eğilen dallar var mı diye üzerlerine eğildiğinde; armut gövdesinden taşan kalçaları büyüdükçe büyür, yayıldıkça yayılırdı. Günlük bakımları bitince doğrulup masaya geçer, ferforje sandalyesine otururdu. Köpüğü kaçmaya başlamış, telvesi dibine tam çökmüş kahvesinden -kendi tabiriyle kaavesinden- ilk yudumu alır ve yükselen yaşam sevinciyle, “Oh! Mis gibi,” derdi. Mis ki, ne mis gelirdi dünya o dakikalarda…
Patlayan tomurcuklar, baş veren filizler, toprağa tutunan yeni köklerle avunurken, başını tülün ardına çevirince; koltuğa çökmüş, çatık kaşla elindeki gazeteye gömülmüş Hikmet Bey’i görünce yüzü buruştu o sabah. Akşamdan beri kızgındı ona, hele Lale’ yi gereksiz yere endişelendirdiği için hınç doluydu. Ne çekti şu çocuklar babalarından! Küçükken yedikleri dayaklar yetmezmiş gibi şimdi de bu dert çıktı. İkide bir arayıp, saçma sapan laflar edip taciz ediyor, rahat bırakmıyordu yakalarını.
Hay senin babalığına…
Mendebur! diye söylendi içinden.
Anneciğim bu kaçıncı? Babamı lütfen gözünün önünden ayırma. İznimi ayarlayıp en geç haftaya geliyorum yanınıza, dediğinde, kızına pek tepki vermemiş, son günlerde iyiydi ama içini bilemem… Açmaz ki hiç! diyebilmişti telefonu kapatırken. Gece boyu yatakta huzursuz dönerken, kocasına karşı kayıtsızlığını, hissizliğini düşünmüş ve usanmasına yormuştu. Evet usanmıştı Hikmet Bey’den. Bıkmıştı. Yorulmuştu.
Canına kıymak istiyorsun madem haydi yap! Haydi kıy kıyabilirsen, diyesi vardı. Kıy! Geber! diye bağıra çağıra balyozla evin duvarlarını yıkıp, yakasını paçasını yırtıp kaçası vardı evden.
Her şeyden, herkesten fakat en çok Hikmet Bey’den öyle usanmıştı.
Sabahlığın kuşağını çözüp daha sıkı bağladı. Biraz daha oyalanmak için bardakta kalan suyu avucuna döküp, fesleğene serpiştirdi. Hikmet Bey’in yerinden kalktığını görünce balkon kapısından, ilaçlarını almayı unutma! diye seslendi. Sol kolunu kayıtsızca salladı yaşlı adam.
Tatlı bir sonbahar esintisi geldi, saçlarını uçuşturdu. Martıları seyretti. Üşüdü, içi ürperdi. Çabucak masanın örtüsünü düzeltip içeri geçti. Telefon çalınca, bakmasına gerek kalmadan çocuklardan biri olduğunu anladı. Yanılmamıştı işte arayan Oğuz’du. Oğlanın da aklı babasındaydı. O da ilk fırsatta geleceğini söyledi. Ah Hikmet ah! Ne kadar yordun bizi. İstanbullar aranır mı her seferinde!? diye gene söylendi.
Yetmiş üç yaşındaydı Hikmet Bey. Hayret, derdi. Ben nasıl yetmişleri gördüm, ummazdım hâlbuki… Bir türlü ölmediğine, ölemediğine hayıflanırdı. Yirmi sene önce emekli olmuştu. Kenara atılmış eski emniyet amiri olduğu gerçeğini sindiremediği günlerden birinde, kararlılıkla tabancayı şakağına dayamış, basmıştı tetiğe… Eli titremeseydi o gün, ne güzel bitecekti işi. Peki silah tutmaya o kadar tecrübeli el, nasıl olmuştu da titremişti? O da Allah’ın işi işte. Kader. Vakti dolmamış daha demek ki… Anlı şanlı, madalyalı koskoca emniyet amiri kahraman Hikmet Bey! Hey gidi yalan dünya hey!
O günün anısını alnının kenarında kara bir leke gibi utançla taşıyordu şimdi. Soranlara, çatışma esnasında oldu, derdi. Selma Hanım bu sözü her duyduğunda başını öne eğer, Allah korudu, derdi. Allah bize bağışladı.
Kol kırılıp yen içinde kalsa da, intihara kalkıştığı o günden beri Hikmet Bey’i affedemiyor, bağışlayamıyordu. Hikmet Bey’in de affedilmek, bağışlanmak isteği yoktu. O kendini, yaşayan ölülerden sayıyordu. Gerçekten ölmek, her an, daha çoğalan bir arzuyla ölmekten başka şey istemiyordu şu hayattan.
Selma Hanım, ocağın üstüne oturttuğu düdüklünün kapağını kapattıktan sonra banyo kapısının önüne geldi. Kocası epeydir içerideydi. Kulağını kapıya dayayıp biraz bekledi. Sonra seslendi. Kapıyı açtığında göz göze geldiler. Kocası, “Ne oldu, ne var?” diye sorunca atıldı. Bugün dışarı çıkmak yok amirim! Evde duracaksın bugün. Hiç boşuna hazırlanma, deyince, itiraz edemedi. Yanakları aşağı sarktı, göz kapakları iyice düştü ve ürkütücü bakışlarla, “İyi hissetmiyorum zaten,” dedi. Sonra gözlerini yavaş yavaş yumdu, yumruklarını sıktı, kolları kaskatı oldu ve ağır bir külçeymişçesine taşıdığı gövdesini yavaş yavaş kadının üstüne bıraktı. Kapının eşiğinde çöktüler. Selma Hanım bu sahneyi ezbere biliyordu. Hikmet Bey, zaman zaman çökerdi böyle dizleri üzerinde yere. Şimdi böğüre böğüre ağlar, dedi içinden. Böğürmeye başladı. Dakikalarca yapışır canıma, dedi. Dakikalarca yapıştı ve öyle de kaldı.
Öğleden sonra
Selma Hanım, ikindiye doğru çay demledi. Fırında ısıttığı kıymalı börekten iki dilim kesip tabaklara yerleştirdi. Çatal, bıçakları alırken irkilip duraksadı. Çekmecenin içindeki ahşap kaşıklıkta hepsi aynı yöne bakan, boy boy sıraladığı yemek, tatlı, çay kaşıklarına; yemek, meyve, kahvaltı bıçaklarına; küçüklü büyüklü çatallara bakakaldı. Bir büyük çatal aldı, avucunda sıktı. Soğuktu. Buz gibi. İnsanın etini deler. Birine fırlatsan mesela…Saplasan… Hafızasının kilidi açıldı. İşte! Orada. Lale’nin çocuk yüzü, çocuk bedeni… Bacağını gösterirken, boncuk boncuk yaşlar iniyor gözünden. Bir şey yapmadım anneciğim. Vallahi ben bir şey yapmadım. Durup dururken fırlattı babam.
Dizinin biraz yukarısına saplanmıştı çatal. Adım attıkça, sapı sallanıyordu. İnce ince kan sızıyordu aşağılara doğru…
Selma Hanım, başını sağa sola salladı.
Lale, o gün olanları asla ispatlayamamıştı çünkü annesi konu her açıldığında tıpkı diğerleri gibi daima yok saydı. Hayır! Hayır kızım öyle bir şey hiç yaşanmadı. Çocukken sık ateşlenirdin belki halüsinasyon gördün. A yok evladım yok! Baban sana çatal falan fırlatmadı katiyen! Ne bileyim, besbelli kâbus görmüşsün işte! diye diye izleri kazıyıp çıkarmaya çabaladı her defasında. Varsayalım ki kocasının o çatalı dört yaşındaki kızına sapladığını kabul etti, bu kime ne fayda sağlayacaktı? Olan olmuş, biten bitmiş, iş işten geçmişti. Eliyle yiyiversin! diyerek çatalı yerine koydu, çekmeceyi kapattı. İki peçeteyi üçgen katlayıp, tabakların kenarına bıraktı.
Çay içerken kumandayı aldı, televizyonun sesini iyice kıstı. Hikmet Bey’in tabağındakini bitirmesini bekliyordu. Kocasına yemekte hiç bakmazdı. Midesini bulandırırdı yemesi. Kalktı, boş tabağı aldı, kendi tabağının üzerine koydu.
Doydun mu? Bir dilim daha yer misin?
“İstemem sağ ol!”
Hikmet… Dün niçin çocukları arayıp yine telaşa düşürdün?
“Helallik istedim sadece, o kadar!”
Ah! Yine mi? Neden bizi üzüyorsun? Bak işlerini güçlerini bırakıp senin derdine düştüler. Babamız kendine bir şey yapacak diye perişan oldular. Hikmet… sözü kesti kocası.
“Kimse perişan olmasın benim için. Bu benim meselem. Herkes rahatına baksın.”
Tek kaşı havaya kalktı Selma Hanım’ın. Ne söylerse söylesin, onun ruhunun karanlık uçurumuna etki edemeyeceğini anlayalı çok olmuştu.
Gece
Uyumadan önce ellerine krem sürdü, ağrıyan başı için bir hap yuttu. Yan odada yatan kocasını kontrol etmek için hafifçe kapısını aralayıp baktı. Devrilmiş horul horul yatıyordu. Odasına geçti, yatağa uzandı ve çok geçmeden derin bir uykuya daldı.
Gecenin kör karanlığı
Tutma kollarımdan Selma. Bırak! Bırak beni. Bırak gideyim. Anam babam bekliyor orada. Kaç zamandır çağırıyorlar. Temiz çamaşırlarımı giydim. Ölmüş de olsak arkamızdan laf ettirmeyelim ha!
Donu boklu Hikmet demesinler arkamdan. Sevin Selma sevin! Kurtuldun bak! Üzülme, sakın! Cüzdandan sadece kimliğimi alıyorum. Ha, bir de silahımı… Nereye saklarsan sakla bulurum onu. Telefonum evde. Kimseye borcum yok. Kimseden alacağım da. Arabanın farları açık olacak beni bulduklarında. O da sana selamım olsun!
Hoşça kal!
Selma Hanım yatağında kımıldadı. Sokak kapısının sessizce açılıp, sessizce kapandığını ne Selma Hanım ne de başkası duydu.
Hey gidi emektar! Zamanında ne sükse yapmıştık ha seninle. Ford Taunus, sıfır kilometre…Öde öde bitmek bilmemişti taksitin. İhtiyar oldun artık benim gibi. Haydi! Yola koyulalım. Deniz kenarına gidiyoruz, balık tuttuğum yere… Şu dünyada az da olsa huzur bulduğum tek yere… Sonra? Sonrası yok! Orası son durak koçum! Gün ağarmadan işi bitirelim. Şişşşttt! İtiraz yok! Cızırdama! Müzeyyen Senar dinleyeceğiz.
Ben gamlı hazan sense bahar dinle de vazgeç…
Vazgeçmek yok!
Selma Hanım, telefonun ısrarla çalmasıyla gözünü açtığında, günün henüz ağarmadığını, Hikmet Bey’le ilgili haber geldiğini, arayan kişinin çocuklarından biri olmadığını sonra anladı.
O sabah, balkondaki çiçeklere kimse şarkı söylemedi.

İstanbul’da dünyaya geldi. Üniversiteyi, İşletme Bölümü’nde bitirdikten sonra finans alanında bir süre çalıştı. Çocukluğundan beri yazar olmayı hayal ederdi. Okuma tutkusunun yanına yıllar içinde yazma tutkusunu ekledi. Yayınlanmış bir romanı, dört öyküsü, değişik dergilerde yayınlanan şiirleri ve deneme yazıları vardır. Halen, Suaremag dergisinde yazmakta ve yeni romanını yayına hazırlamakta.

