Elif Özge Karakaya
Bazı evlerin kapısı ardına kadar açıktır; yine de içeri girmeye çekiniriz. Bunun nedeni içeride bizi bekleyen bir tehlike değil, bildiğimiz dünyanın sessizce değişmiş olabileceği ihtimalidir.
Samanta Schweblin’in Ağızdaki Kuşlar‘ına böyle girdim. Zili çalmadım. Adımlarımı yavaşlattım. Antrede bir süre bekledim. Evin kokusunu içime çektim. Masaya ilişen bakışları, birbirine söyleyecek söz bulamayan insanların suskunluğunu dinledim. Sonra bir kanat sesi duydum. Ne pencereden içeri giren bir kuştu ne de gökyüzünden düşen bir gölge.
Bir baba, kızına bakıyor. Aralarında söylenmeyen cümleler dolaşıyor. Masanın üzerinde yalnızca tabaklar değil, anlamını yitirmiş bir dünyanın ağırlığı da duruyor. Bildiği dünyanın yavaşça elinden kayışını seyreden bakışlar cevap aramıyor.
Korku bazen gördüğümüz şey değildir; gördüğümüz şeye artık bildiğimiz adı verememektir. Sevdiğimiz bir yüzün tanıdık kalmasına rağmen bize yabancılaşmasıdır. Bir sofranın hâlâ aynı sofra olması ama ekmeğin, bardağın, sessizliğin bambaşka anlamlar taşımaya başlamasıdır.
Öykünün odalarında dolaşırken artık bana yabancı gelen şeyleri düşünüyorum. Psikolojinin jamais vu dediği o tuhaf an gibi. Her gün dokunduğun bir kapı kolunu ilk kez görüyormuşsun hissi. En tanıdık olanın bir anda yabancıya dönüşmesi. Schweblin’in öyküsü de tam o anda salınıyor. Anlamını kaybetmiş bir dünyanın içinde yerini bulmaya çalışanlarla birlikteyim. Belki de cesaret kendine aranan yerin içinde saklıdır. Her şeyi açıklayamadan yaşamayı sürdürebilmekte. Sevdiğimiz insanı değiştirememenin acısıyla yine de ona bakabilmekte.
İnsan, anlayamadığı şeyden korkar. Tarih boyunca canavarlar yarattık, efsaneler uydurduk, isimler verdik. Çünkü adı konulamayan, biçimi çizilemeyen her şey bizi huzursuz etti. Oysa Schweblin, okurun elinden tam da bu güveni almış. Sara, neden kuş yiyor?
Edebiyatın en büyük cesaretlerinden biri de budur sanırım. Hayatı, açıklanabilir parçalara ayırmayı reddetmesi. Bugünün dünyasında her davranışın hemen bir tanısı, her farklılığın hızla bir etiketi var. Bilmediğimizi bilinir kılmak için acele ediyoruz. Anlamlandıramadığımızı, normalleştirmeye ya da dışlamaya çalışıyoruz. Schweblin ise bizi bu aceleden mahrum bırakıyor.
Asıl korku, kuşlar değildi. Asıl korku, sevdiğimiz insanın artık bizim kurduğumuz dünyanın kurallarına göre yaşamaması. Onu aynı sevgiyle seyrederken, artık onu açıklayamıyor oluşumuz. Bir yabancıyla karşılaşmak kolaydır; rahatsız edici olan, yabancının sevdiğimiz insanın yüzünde belirmesi.
Bu yüzden öykü bana bir babanın çaresizliğinden çok, insanın kontrol etme arzusunu anlattı. Sevdiklerimizi korumak isteriz; ama çoğu zaman onları anlayabildiğimiz ölçüde koruyabileceğimizi sanırız. Belki de en çok anlamın eksildiği yerlerde sınanırız. Sevgi bazen anlamaktan değil, anlamlandıramadığın hâlde yanında kalabilmekten de geçer.
Burada cesaret, alıştığımız anlatılardaki gibi yüksek sesli değildir. Bir meydan okumaya bürünmüyor. Kılıç çekmiyor, yumruğunu sıkmıyor. Sessizdir. Bir sandalyeyi çekip masaya oturuyor. Karşısındaki insanı değiştiremediğini bilir ama yine de kalkıp gitmiyor. Korkunun tam karşısında değil, yanı başında oturuyor.
Öykü bittiğinde elimde kesin cevaplar yoktu. Sadece bir tüy kalmıştı. Masanın kenarında unutulmuş gibi duran o tüy, uzun süre benimle yürüdü. Gündelik hayatın en sıradan anlarında yeniden görünür oldu. Bir sofrada, bir sessizlikte, sevdiğim birinin yüzüne uzun uzun bakarken.
Schweblin’in öyküsünden ayrılırken geriye dönüp kapıya bir kez daha baktım. Ev hâlâ oradaydı. Masa, sandalyeler, pencere… Her şey yerli yerindeydi. Değişen ev değildi. İçeri giren bendim. O andan sonra korku da cesaret de artık birbirinin karşıtı değildi. Aynı evde yaşayan, aynı sessizliği paylaşan iki eski misafirdi.
*Ağızdaki Kuşlar, Samanta Schweblin, Çeviri: Emrah İmre, Can Sanat Yayınları, 2018, İstanbul

Elif Özge Karakaya, Marmara Üniversitesi Alman Dili Edebiyatı Bölümü’nü yarıda bırakıp Ekonometri Bölümü’ne başladı ve oradan mezun oldu. Ancak bir süre sonra kendini IT sektöründe çalışırken buldu. Tüm bu yolculuğunda kitaplar ayrılmaz eşlikçisi oldu. Yaratıcı yazarlık, mitoloji ve psikoloji dersleri alarak kendini geliştirmeye, kitaplarla yeni yolculuklara çıkmaya devam ediyor. Bu süreçte iki kolektif kitapta öyküleri yer aldı ve şimdi ‘Virgülle rafa kaldırdığı defteri’ yazmaya devam ediyor; bu kez, daha belirgin bir mürekkep kullanarak.


