Gönül Yasemin Ölmez
Köyün Değirmenli Mahallesi’ndeki, yamaca doğru çıktıkça azalan evlerinden birisiydi onlarınki. Yan yana dizili odalar gibi duran bu evlerin en geniş alanı, taş duvarlarından salkım salkım uzanan frencirli bahçeleriydi.
Kokularından ziyade yakın oluşlarından, evlerde pişen yemek, herkesçe bilinse de, bir tabak uzatıp vermezdi Cevriye Hanım konu komşusuna.
O günlerde sık sık helva karar olmuştu. O, helvayı kararken, Zühre de şebboyları dikiyordu saksı yaptığı kireç badanalı tenekelere. Bahçede onu her gördüğünde yanına koşup gelen Nazlı’nın ısrarlarına dayanamayıp, defter kağıdından kopardığı sayfalara resim çizerken, dağın yamacına bakıp keçileri de sayıyordu.
“Kızınız çok yetenekli Yılmaz Bey. Müthiş doğa resimleri çiziyor, vazgeçin inadınızdan, gönderin kızı okula, Liseyi bitirsin bari.”
Resim öğretmeni gittikten sonra evde ne kadar kalem kağıt varsa ocağa atıp yakmış babası, Zühre’nin gözlerinin içine baka baka.
Annesi de gidip, ucu inceli kalınlı tığlarla, ören bayan ip almış tuhafiyeciden. Çeyizini hazırlasın biran evvel diye.
Bahçe gediğinin sürgüsünün çekilmesiyle oturduğu minderden kalkıp pencereye koştu Zühre. Gedik açıldığı hızla bırakıldığından, geri geri kapanırken duvardan atlayan kediye de çarptı. Hayvan can havliyle bağırınca, yan yana dizili kireç badanalı saksılardan birine olanca gücüyle bir tekme fırlattı. Şebboylar kırıldı, kökleriyle birlikte toprağı da etrafa dağıldı. Zühre içeri çekildi o an. Bağırtı camı kırıp giriyordu içeri.
“Ben şimdi sizin geleceğinizi. Heyyyt.. Ağayım ben ağa. Namı bozguncu, Yılmaz ağa.”
Tahta iskemleyi hızla çekip oturdu. Bacağını diğerinin üzerine atıp, cebine attı elini. Uzun Samsun sigarasını çıkardı. Paketin tek tarafını yırttı. Tersine çevirip işaret parmağıyla birkaç kez vurdu. Sigara çıkmayınca paketin tamamını hışımla yırttı. İçinden bir tane çekerken, kalanı yere saçıldı. Sağ bacağını yere indirip yere saçılanları tek tek ezdi arkasına basılmış yumurta topuklu siyah ayakkabısıyla.
“Yokuş başından yukarı kız vermem demedim mi ben size. Yok ben demedim de komşular dedi. Verdim diyorum sana kızı. Verdimm. Sağır mısınız siz yahu! Cevriyeee, buraya gel.”
Gülümseyerek çıktı içeriden Cevriye. Diğer sandalyeyi çekip yanına oturdu kocasının. Eteğini yukarı çekip, diz kapağından aşağı yuvarlanmış ince naylon çoraplarını çekiştirdi. İki eliyle sıvazladı bacaklarını baldırına kadar.
“Konuştum ben Yılmaz Bey. Bitti gitti o iş. Kim oluyormuş onlar bizim kızı alacak. Allah’ın çobanı. Dayanamadım anasına da dedim. Keçi bokunun içinde yaşayamaz benim kızım dedim.
Sigara iki dudağının arasında yanmayı bekliyordu.
Diğer cebinden çakmağı çıkarıp yaktı sigarasını. Derin bir nefes alıp üfledi. Koyu gri dumanlar, tam karşısında duran ahşap kapının anahtar deliğinden yol bulup dağıldı içeri. Yer minderinde duvara sırtını dayamış, ayaklarını da karnına çekmiş, öylece hare, hare dönen dumanlara daldı gözü Zühre’nin.
Kireç badanalı duvarlardan, bir serçenin bile geçemeyeceği demir kafesli penceresine döndürdüğü bakışları, tavanda sallanan asırlık lambanın, kirişe takılı kancasında durdu.
Bahçede sallandığı salıncağın urganını getirip kancaya taktığını gören babası, makasla liğme, liğme edip fırlatmıştı urganı dışarı. Başını salladı. Bu odadan, gündüzleri unuttuğu bu karanlık dehlizden onu çekip çıkaracak bir yol.
“Yeminli.” dedi sessizce.
Canı yanan kedinin mırıltıları doldu odaya. Dışarı çıkınca onu da yanıma alırım elbet. Başka bir köy, belki şehir, hatta yeni bir ülke, değiştirebilir kaderimizi. Keçinin, köpeğin, kedinin dilinden anlayan başka dilleri de öğrenebilir. Üstelik çıraklık yaptı uzun yıllar Halil’im demircide. Demire şekil veren, her şeyin şeklini değiştirebilir. Ben de dantelimi örerim. Yeminli örneğimi vermedim kimselere bin bir ısrara rağmen. Emanetçime verdim. Alamam, o hengamede kalırsa sandıkta, başkaları almasın. İlmek ilmek aklımda her biri zaten. Yine örerim. Hatta yenilerini yaratırım. Birbirine asla benzemeyecek yeni yeminlileri.
Harabeye dönmüş kuleyi ziyarete gelen antika avcısı kadın da öyle demişti. Zihnin yaratamayacağı şey yokmuş. Babam ne kadar da kibardı kadına karşı o gün. Akşam yemeğe bile davet etmişti tanrı misafiri diye. Bana da sürekli tanrı misafiri derdi. Ama ona olduğu gibi kibar olmadı bana hiç.” Gözlerini sildi.
İpi parmağına dolayıp, örmeye başladı. İlk sırasını desen oluşturmadan sık iğneyle doldurdu. İkinci sıraya boş kafesler koydu. Üçüncü sırada da aynı kafeslere devam etti. Tabanı oluşturduğu zincir sayısını iki sırada bir eksilttiğin den yukarı doğru ilerledikçe daralıyordu danteli. Sık iğneyle örme, parmak uçlarını hissizleştirmiş gibi açıp kapatıyordu avuç içlerini. Örgü daraldıkça daralıyor, uzun kalın bir urgana dönüşüyordu.
“Bu hızla devam edersem sabaha varmaz bitirebilirim.”
Mahallenin horozuyla aynı anda duyuldu karşı komşuları Pakize’nin sesi. Her sabah olduğu gibi, has ineği Nurda ne’nin taze sütünden getirmişti. Pencereden bakmıyordu Zühre.
Pakize, yukarı kaldırdığı bakışlarını döndürdü annesi Cevriye ye.
“Ya kapı!”
“Gidemez, kilitledim üstüne.”
Pakize sütü bıraktı duvarın üzerine. Cevriye memelerinin arasından çıkardığı para destesini yeniden saydı. Arasından beş lira bulup uzattı.
“Yemler çok pahalılaştı. Dağ bayır bir ineğin peşinde. On lira yaptım sütü Cevriye Hanım. Dün de öyle verdim ya. Unuttun zahir.
Cevriye yüzü yerde, kalan beşliği uzatırken, Pakize haberi verdi.
“Misafirin var Cevriye Hanım.”
Gedikten içeri girdi küçük kız. Eliyle burnundaki sümüğü silip, başını kaşıdı. Gözleri penceredeydi.
“Annem gönderdi beni. Babam çok hasta. Annem yarın Doktora götürecekmiş. Yılmaz amca yok mu?”
Pakize, çocuğa baktı. Cevriye Pakize’ye.
“Cevriye Hanım, kime benziyor bu çocuk? Allah’ını seversen söyle. Babasına desem, alaka yok, anasına desem, boncuk mavisidir onun gözleri. Boy, pos da cabası. Kara kuru, güdük bir şey bu yahu. Ama her şeyi bozguna uğratan şu gülüşü, içimi eritiyor vallahi. Torbasından küçük süt şişesini uzattı.
Nazlı al kızım. Annene götür emi. Isıtıp babana içirsin. Şifa olur belki öksürüğüne. Pekmez varsa evde onu da katıversin içine.
Duvara iyice yanaşıp fısıldadı.
“Berberdeydi anası, gelirken gördüm. Öne almışsınız düğün gününü de. Hazırlığa yardıma gelir şimdi o. Kadersiz olur mu hiç. Her işinizi halleder evelallah.”
Der demez de döndü. Adımlarını hızlandırıp kasıla kasıla yürüdü bayır aşağı.
O gider gitmez Cevriye duvar dibindeki birikinti den bir kucak odun alıp verdi Nazlının kucağına.
“Anana ver kızım, yakıp ısınırsınız akşama. Üstüne de güğümü koymayı unutmasın, yıkanırsınız evcek.”
Arkasını dönüp giderken Zühre pencereden kız çocuğuna gülümsüyordu elinde tuttuğu danteli göstererek.
Derken akşam oldu. Sonra sabah. Sonra yine akşam, yine sabah. Günler geçti. Pencerede gören olmadı onu.
Annesi, babası, üç erkek kardeşi; kuş hafifliğindeki akça pakça yataklarda uyudular. Yan odadan gelen hıçkırıkları, aç midelerinden gelen kazıntı zannederek uyandılar. Sahanda pişmiş, bol yumurtalı kahvaltılar yaptılar abileriyle babası. Akşama kuracakları düzen sofrasının hararetli sohbetiyle, imamesine dokunmadıkları zindan karası tesbihlerini ellerinde sallaya sallaya çıktılar evden. Meydandaki kıraathaneye yol aldılar.
Akşam ve sabahların döngüsündeki bir pazar gününde, oğlan evi, kız evine geldi, kırmızı kurdele ile sarılmış on iki tepsiyle. Bir hafta sonraki pazar, kız evi oğlan evine gitti on bir tepsiyle. Cumasın da kınası yakıldı ellerine Zühre’nin. Ertesi gün davullar zurnalar çaldı köy meydanında. Gece on ikiyi vurmadan kırmızı kurdelesini bağladı babası beline.
“Gelinliğinle çıktığın bu evden, anca kefeninle dönersin.”
Sigarasından derin bir nefes alıp üfledi. Yüzü hala yerdeydi.
Az ilerideki taş duvarın üzerinden izliyordu Halil olup biteni. Silahlar patladı. Her yanı, yanık ciğer kokusu sardı.
“Yeminli güvende.”
Zühre, belindeki kırmızı kurdelenin altında urgana dönüşmüş beyaz danteli düzeltti eliyle. Gitgide uzaklaşan yıldızlara baktı.
Günler geçti. Zühre’nin gittiği geceden sonraki bir gecenin sabahında, horozun sesiyle birlikte duvar dibindeydi Pakize. Cevriye pür telaş geldi yanına.
“Süt götürüverdin mi Zühre ye! Nasıl gördün? İyimi? Ben gidip görsem ayıp olurdu. Ondan şey ettirdim sana. Süt bahanesiyle bakıver kıza diye.”
Elindeki süt şişelerini duvara koyup, göğsündeki zarfı çıkardı Pakize. Duvarın üzerine koyup sessizce uzaklaştı. Açık olan zarftan, katlanmış kağıdı açıp, hızla okurken, diz kapaklarına düşmüş naylon çoraplarını çekiştiriyordu. Cevriye Hanım, mektubu yırtıp attı. Yıllar sonra kendisi için yazılacaklara aldırmadan.
Ertesi günün sabahında, tabutu cami avlusunun dışına bıraktılar. İçerideki avluda, Kaderin kocasının tabutu başında namaz kılıyordu köylü. Herkes doğrulunca hoca sordu.
“Hakkınızı helal ediyor musunuz? “Helal olsun.” Üç kez tekrarladılar.
Yılmaz ağanın Kadere bakışlarına bakıyordu Cevriye. Hoca mikrofonu eline aldı.
“Zühre kardeşimizin namazını kılamıyoruz. Allah taksiratını affetsin.”
Kalabalığın arasından koşarak geldi Kaderin küçük kızı Nazlı, tabutun başına. Elinde Zühre’nin yeminli örneği, göz bebekleri ince ince, sulu sulu titriyordu.
Zühre’nin cenazesini seyretmeye gelenleri, seyretmeye gelenlerde vardı. Pakize’nin mırıldanmasını kimseler duymadı.
“Şerefsiz herif utanmadan birde buraya gelmiş. Oğlunu getirmemiş.”
İneği Nurdane’nin boynuna bağlı ipi çekiştirerek, uzaklaştı.
—

Gönül Yasemin Ölmez, Bodrum’da doğdu. Lise mezunu. Yirmi üç yıllık çalışma hayatında özel sektörde satış danışmanlığı ve mağaza müdürlüğü yaptı. Derin okuma ile başlayan kendini geliştirme eğitim yolculuğunu, mitoloji ve yaratıcı yazarlıkla halen devam ettiriyor. Bu süreçte iki kollektif kitapta öyküleri de yer alan Gönül Yasemin Ölmez, yazı yolculuğunu sürdüyor.

