Şebnem Özbay
Gündüz vakti hava bir hâl oldu. Çok garip. Kumların üzerine, Datça’ya doğru yaydığım havlu altımda, sere serpe kayaya yaslandığım anlarda, tam da şansıma tüm benliğimle kutsiyet atfederken. – Afedersiniz ama buna hakkım olduğunu düşünüyorum, talihimi kutsama faslına gelene kadarından haberiniz olmadığından yadırgayabilirsiniz tabi sözümü – Şansızlıklar silsilesinin ardından Bodrum’da verandalı, büyükçe salon salomanjesi olan eve sahip olalı şunun şurası kaç ay oldu? Çok istiyordum ve oldu sonunda, ama ne zorlu yoldu!
Sezon açılmadığından tatilciler henüz gelmedi ancak dubaları yerleştiren işçileri ve kardeş olduğunu zannettiğim iki köpeği şahit gösterebileceğim bir şey oldu burada. Güpegündüz kuzguni bir bulut güneşi kapaya kapaya geldi, her tarafı kapladı. Göğü, denizi, hepimizi. Kopkoyu oldu ortalık. Başta komik geldi bu durum doğrusu bana. Size saçma gelecek şimdi ama fotoğrafıma en güzel filtreyi seçerken en koyusunda durmuşum sanki. Sonra içim ürperdi, korkmaya başladım ve zihnim derhal senaryolar üretmeye başladı.
“Uzaylılar mı geldi?”
“Ortadoğu’da karşılıklı atılan füzelerden biri yolunu mu şaşırdı? Yok, ses seda yok, bu o değil.” (Şıklardan birisi hemen elendi.)
“Fırtına mı kopuyor? Yok, fırtına kopuyor olsa her şey uçardı.” (Bir şık daha elendi.)
“Kıyamet mi kopuyor? Anasını satayım tam da Bodrum’da hayâllerimi yaşarken, şans yüzüme gülmüşken!”
“Yoksa, aman yoksa akıllı robotlar dünyayı ele mi geçirdi? Yok artık. Bu iyice uçmak oldu.”
Neyse, acaba ondan mı hava böyle karardı, bundan mı diye sağa sola, aşağıya yukarıya bakınıp duruyordum ki, bulut geldiği gibi yine yavaşça üstümüzden geçti ve kaybolup gitti. Kafamın içindeki zıpır düşünceler böyle zıplarken bulutun gidişini birine benzetmesem olmazdı tabii. Tombul, ağırkanlı, siyahlar içinde, evime sık gelen sinsi bir yakınımın, türlü laf sokup yaşama sevincimi iğdiş ettikten sonra ayağa kalkıp kapıya doğru süzülüşü geldi gözümün önüne. Kim olduğunu asla söylemem!
Bir dakikalığına dünyam kararmışken nihayet güneş yeniden ortaya çıktı ve yine turkuaz renge dönen deniz, şöyle bir çalkalanıp sakinleşti. Şimdi size desem ki; o bavul, kıyıya, o kuzguni bulutla vurdu, neme lazım doğru söylemiş olmam. (aile terbiyem gereği yalan söylüyorum yerine doğru söylemiyorum demeyi daima tercih ederim.) Yarısı kumda, yarısı suda duran bavulu şu ana kadar hiç fark etmediğimden, hâlâ şüphem var ki o bavul kıyıya, o buluttan sonra vurdu. Bence öyle.
Eski model tahta bir bavul. Metal klipslerindeki kırıkları ve pası oturduğum yerden görebiliyorum. Çenesinin birini karaya, diğerini denize açmış; sanki yorgun argın orada öylece yatmış yılların yorgunluğunu çıkarıyor. Bu bavulu daha önce nerede gördüm? Yeşilçam filmlerindeki veda sahnelerinde mesela. Tren garlarında yolcuların elinde. İspanyol paça pantolon giymiş, az sonra ayağını sıkınca topuklu kunduranın arkasına basacak adamın ve başındaki örtüyü çenesinin altına üçgen bağlamış, elleri mantosunun cebinde, çekingen bakışlarını ara sıra yerden kaldırıp etrafa bakan kadının arasında dimdik dururken. Mesela Salak Milyoner filminde, Haydarpaşa Gar’ında trenden inen Zeki Alasya, Metin Akpınar, Kemal Sunal, Halit Akçatepe ve diğer yolcuların ellerinde, hatta çifter çifter! Mesela kışlaya teslim olmaya gidecek askerle, otobüsün kalkmasını terminalde beklerken bir bankın dibinde… Bin dokuz yüz yetmişlerde bir üniversite öğrencisinin çalışma masasının kenarında bazen duvara yaslanmış.
Modası artık geçmiş, işi çoktan bitmiş bir bavul bu. İçi boş olmalı. Hoş, cebi, gözü falan yok ki içinde bir şey olsun. Yine de ayağa kalktım, ona daha yakından bakmak için. Adım adım yaklaşırken köpeklerden biri fişek gibi denize atladı. Ee, denize girmek onların da hakkı. Bir adım kalmıştı tahta bavula, sadece bir adım. O adımı atmaya fırsat bulamadan aramızdaki boşluğa denizden yine fişek gibi çıkan köpek daldı ve silkinmeye başladı. Tüylerin denizi mi tuttu mübarek, o nasıl silkelenmek! Üstüme başıma sıçrayan tuzlu sulara rağmen tekrar hamle yaptım ki, ne göreyim! Bizimki ayağının tekini kaldırmış bavulun içine işemekte.
Eski tahta bavul, artık hem eski, hem de çişli. En iyisi her şeyi yerli yerinde ve olduğu gibi bırakmak dedim, döndüm yerime.
Şimdi her şey olduğu hâliyle, yerli yerinde.
Tabi ben de.


