Şehnaz Orhan
Gözümü açtığımda yataktan kalkmaya tereddüt ettim. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Koluma taktığım elektronik saate, gözümün kenarıyla bir baktım. Çarpıntım yüz yirmi gösteriyordu. Gözlerim dehşetle açıldı. Kalp krizi böyle mi geçirilirdi acaba? Yok yok öyle değil. Birileri nabzın iyice düşmesi gerekiyor demişti. Mantıklı tabi. Ölüm dediğin, kalbin yavaşlayarak durmasıdır, peki ben sanki yaşıyor muyum ki; böyle büzüşmüş, hafif titreyen vücudumun ve organlarımın sesini dinleyerek?
Bu gece rüyamda tekrar üç başlı ejderhayı gördüm. Ben; koca kadın, yetmiş yaşında, herkesin çağırdığı adımla Huriye Hanım, çocukluk masallarının rüyasını görüyorum, hem de kâbus bu diye sıkıntıyla uyanıyorum. Kime anlatsam benim akıl sağlığımdan endişe eder bence.
“Ayol üç başlı ejderhaları yetmiş değil, yedi yaşındaki çocuklar görür,” diyen ahretlik arkadaşım Saniye’ye de sinirlendim bu ara. Ben bunu duymak için mi dert yandıydım ona? Gene bile bir şey demedim. Ne de olsa ömürlük arkadaşımdı. Şimdi ise o kadar rüyanın etkisinden kurtulamadım ki ayak yoluna bile gitmek için yataktan kalkamaya cesaret edemiyordum.
Ruhi Bey’in ölümü üzerinden bir ay geçmişti. Evdeki sessizliği; yaz olduğu için gündüz balkon kapısını hep açık tutarak, çocuk seslerini duyarak unutmaya çalışıyordum. Asıl üç başlı ejderhayı görmesi gereken veletlerin sesleri evlere kadar geliyordu. Bağrış, çığrış, kavga gürültü…Saniye mesela; sinir olur çocuk seslerine, ama ben ne bileyim… yaşam akar oralarda, sesler bir alçalır bir yükselir, üç başlı ejderhalar bile bu şen durumdan rahatsız olur, herkese korku salan hallerinin ihtişamının yerle bir edilmesinden dolayı kaçıp saklanacak yer ararlar bence.
Kalktım bir gayret yataktan, çayı koymaya. Biraz pörsümüş, biraz azalmış kahvaltılıkları yayıverdim mutfak masasına. Bayatlamış ekmeği bıçak bile kullanmadan koparıverdim ellerimle. Daha demini almamış çayı içerek radyoyu açtım, ses olsun diye.
Sessizlik her türlü ürkütürdü beni. Gündüz ya da gece olması fark etmezdi. Radyodan gelen nağmeler mutfağı sarınca biraz rahatladım. Pencereden çocukları izlemeye başladım. İp atlayanlar, saklambaç oynayanlar, evimin baktığı arsayı doldurmuştu. Arabaların da geçmemesinden cesaretle, toplarını yukarlara fırlatıp kendileri de adeta onlarla havalanan bir sürü dertsiz vücutlar…
Dertsiz vücudunun, gamsız sandığım ruhunun, beni bu yaşlarda terk edeceği hiç aklıma gelmezdi! Bu çocukların yaşındayken… Ölüm o zamandan beri hep yanımda yürüdü. İteklemeye bile cesaretim olamadı, korkuyordum ondan: Hiç acımadan soğuk nefesi, babamın nefesi olmuş, onu alıp götürmüştü bizden, henüz ben dokuz yaşlarındayken. Hiç anlayamamıştım birdenbire yok olmasını. Bir önceki akşam sobanın başında anlattığı masal, hala odaya yayılan sıcaklıkla havada asılı duruyordu. Çok mu masal anlattırmıştık ona acaba? Çok mu yorulmuştu diye düşünmüştüm o yıllarda.
Kalktım bir çay daha alıp camdan çocukların oyunlarını seyretmeye devam ettim. Kol saatime korkarak baktım, kalbim yetmişlerde atıyordu. Şükrederek sıkıntım geçiverdi hemen.
Masalların yalancılığı kadar, babamın da ölmüş olduğu sahici değildi benim için. Sobanın başında beklediğim akşamlar çoktu. Bir çıkıp gelseydi de üç başlı ejderhanın gerçekliği ortaya çıksaydı, kabuslarımda kalmasaydı keşke diye düşünürdüm.
Tok sesiyle kardeşimle benim gözlerimizin içine bakıp o kadar ciddi anlatırdı ki, masallar gerçek olurdu. Nefeslerimizi tutarak dinlerdik onu.
“Bir zamanlar herhangi günlerin birinde; alevle mücadele etmek için üç tane başı olan ejderha, Zümrüdü Anka kuşunun kanatlarından çıkmış, oradaki, köylüleri kurtarmaya çalışmış. Üç tane başın, üç tane de görevi varmış: Birinci baş; zamanı geri alıp alev canavarının yakıp kavurduğu her şeyi doğaya emanet etmiş, etrafı yeşilliklerle donatmış, yaşamı tekrar başlatmıştı.
Aşağıda koşturan yaşama baktım pencereden. Yeşillenmişti bütün çocuklar. Ölüme karşı yaşam ilk zaferini kazanmıştı zihnimde. Rüyamın kâbus bulutunun belirsizliğinin verdiği korku dağılmaya başlamıştı.
“Bu sefer ejderhanın ikinci başı, köylüleri kurtarmaya başlamış ateşten köprüler yaratıp alev canavarını dağların en yüksek zirvelerine kadar kovalamış, onu pes ettirmeye çalışmıştır.”
Yaşama verdiği şans artmış görünüyordu masalımda. Yüzlerimiz gülmüştü çok iyi hatırlıyordum. Çocukların kahkahaları yukarılara kadar yükselirken, içlerimizin mutluluğu da kurtuluşa doğru yaklaşmanın seviciyle yukarılara doğru çıkıyordu babamın tok sesinde.
Birisi pencereden seslendi çocuğuna. Çocuk kafayı kaldırıp eve girmek için erken olduğunu söyleyiverdi. Kadın hınçla pencereyi kapadı. Alevin hıncı gibi derin, eline geçirse üç başlı ejderhayı yakacak, çocuğunu eline geçirse bir kulağını çekecekti. Gülerek izledim onları.
“Sonra, sonra ne oldu baba?”
“Gelelim üçüncü başa diyerek babam devam etti: Üçüncü başta; ormanlardaki hayvanların ve rüzgârın ruhlarıyla konuşmuş, dertleşmiş onlara verdiği güvenle alev canavarını zayıflatmış, doğanın gücünü arkasına alıp güçlerini birleştirmişlerdir.”
“Yaşasın alev canavarı yenildi artık, köylüler kurtuldu.”
“Şunu hiç unutmayın kızlar; hayat böyle masallarla doludur, ateş canavarları hep olacaktır. Siz yeter ki cesaretle üstüne gitmeyi bilin,” diyerek bizleri öpüp yataklarımıza gönderdi.
Kolumdaki elektronik saate tekrar baktım. Kalbimin hızı yetmişlerdeydi. Rahatladım tekrar. Ölüme göz kırpıyordum muzipçe. O hep hayatımda alev canavarı gibi duruyordu ama aşağıdan pencereye uzanan yaşam kaynakları da onu yenmek için var olmuşlardı. Kâbusum masal değildi, kâbusum bir elektronik saatti. Sürekli beni denetleyen, ölümü hatırlatan, korkularımı tetikleyen kendi isteğimle taktığım ufacık bir aletti… Cesaretle saati kolumdan çıkardım, bir daha da takmamaya karar verdim. Bu sefer bir köpüklü kahve yaptım ve pencerenin altındaki yaşamı izlemeye devam ettim içimi kaplayan huzurla.

Şehnaz Orhan, Bursa doğumlu. Evli ve iki çocuk annesi. Psikoloji ve edebiyat, hayatında her zaman en sevdiği alanlar arasında yer aldı. Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu ve aynı üniversitede İşletme yüksek lisansını tamamladı. Psikolojiye olan ilgisi nedeniyle İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik alanında yüksek lisans yaptı; ayrıca ICF onaylı koçluk yetkinliği kazandı. Halen Bursa’da bir patoloji laboratuvarında yönetici olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Lisans Programı’na devam ediyor. Yaratıcı ve ileri düzey yazarlık atölyelerinde eğitimlerine devam ediyor ve kolektif kitaplarda öyküleri, çeşitli dergilerde yazıları yayımlanıyor.


