Eda Büyükçapar
Bazı yolculuklar atılan ilk adımla değil, insanın kendine sormaya cesaret ettiği ilk soruyla başlar. İzleriyse korku ile cesaret arasında gerilmiş görünmez bir mevsimin kıyısında, hakikatin çoğu zaman en yüksek sesle değil, en derin sessizlikte konuştuğunu hatırlatan uzun bir hafıza yürüyüşüdür. Belki korku, gölgenin eksik bıraktığı cümledir; cesaret ise o cümleyi tamamlamak için karanlığın içine bakabilme zarafetidir. İnsan bazen bütün ömrü boyunca dışarıdaki yolları aşındırır da kendi içine açılan tek kapının eşiğinde beklemeyi unutur. Oysa her yüzleşme, görünmeyene doğru atılmış sessiz bir adımdır; her sessizlik, henüz söylenmemiş bir gerçeğin nabzını taşır. Bu yüzden bazı anımsamalar, yalnızca korkunun nerede başladığını değil, cesaretin hangi kırılgan anda kendi adını fısıldadığını da arıyor. Ve belki de bütün arayışların en sahicisi, ilkbahar gibi insanın içine gelen; hiçbir gürültü koparmadan, yalnızca karanlığın dilini değiştiren o görünmez uyanışı fark edebilmektir.
İnsan bazen gerçeğin kırıldığını bir aynadan değil, bir çiğ damlasının titremesinden anlar. O sabah müzenin taş merdivenlerini çıkarken, taşlar benden daha yaşlı değildi yalnızca; benden daha fazla korku görmüşlerdi. Heykellerin yüzlerinde çatlamış mermer değil, yüzyılların sustuğu cümleler vardı. Her biri, unutulmuş bir cesaretin kabuğunu taşıyor; her biri, insanın kendi gölgesini yanlışlıkla “kader” diye adlandırdığı o eski yanılgıyı usulca tekrar ediyordu. İçimden bir ses, sanki çok eski bir saatin paslı zembereği gibi fısıldadı:
“Bekle; gölge henüz bütün hikâyeyi anlatmadı.”
Ne tuhaftı… İnsan bazen hayatı değil, hükmünü ertelemeye ihtiyaç duyar. Belki de bütün uygarlıklar, korkularını dinlemek yerine onlara hemen inandıkları için yıkıldı. Çünkü cesaret çoğu zaman ileri atılmak değil; kendi karanlığının son cümlesini sabırla bekleyebilmektir.
Müzenin en karanlık salonunda duran adsız bir heykelin önünde yaşlı küratör yanıma yaklaştı. Elindeki anahtarlar yürürken birbirine çarpıyor, sesleri sanki zamanın cebinde unutulmuş küçük çanlar gibi yankılanıyordu.
“Bu heykelin neden yüzü yok biliyor musun?” dedi.
Başımı salladım.
“Çünkü insanlar korkularına yüz vermekten korkarlar.”
Bir süre sustuk. Sessizlik bazen konuşmanın en dürüst biçimidir.
Sonra ben sordum:
“Peki cesaret?”
Yaşlı adam gülümsedi.
“Cesaret, insanın kendi gölgesine ilk kez adını söylemesidir.”
O anda müzedeki bütün tablolar bana dönmüş gibiydi. Sanki her fırça darbesi aynı cümleyi tekrar ediyordu:
Korku hiçbir zaman kapıyı çalan değildir; çoğu zaman kapıyı içeriden kilitleyendir.
Dışarı çıktığımda ilkbahar, şehrin omuzlarına usulca ilişmişti. Ağaçlar yalnızca çiçek açmıyor; yıllardır söylemeyi erteledikleri sırları da tomurcuklandırıyordu. Bir serçenin tel üzerine konarken gösterdiği tereddüt, belki de insanlığın yazdığı bütün destanlardan daha hakikiydi. Çünkü cesaret çoğu zaman bir aslanın kükremesinde değil, küçücük bir kuşun yeniden havalanmayı seçmesinde saklıdır.
Tam o sırada içimde tanımadığım bir yolcu konuştu.
“Sence korku gerçekten var mı?”
Cevap vermedim.
“Ya yalnızca zihnin, seni henüz yaşanmamış felaketlere karşı prova yaptırıyorsa?”
İlkbahar rüzgârı onun yerine cümlesini tamamladı. Kiraz çiçekleri omuzlarıma düştü. Hayat bazen cevapları kelimelerle değil, düşen yapraklarla verir.
Ve yine aynı ses, bu kez daha derinden yükseldi:
“Bekle; gölge henüz bütün hikâyeyi anlatmadı.”
Belki de evren baştan sona kusursuz kurulmuş bir simülasyondu; fakat tuhaf olan buydu: Eğer her şey yanılsamaysa, neden acı bu kadar gerçekti? Neden bir çocuğun gözyaşı matematiksel bir denklem kadar kusursuz akıyor, neden ayrılık kalbin içinde görünmeyen bir mimar gibi odalar inşa ediyordu? Belki gerçeklik dediğimiz şey, yalnızca duyguların üzerine giydirilmiş zarif bir kostümdü. Belki korku da öyleydi; görünmez bir yönetmen, her sahnenin arkasında oyuncularına aynı notu fısıldıyordu: “Biraz daha inan.” Oysa insanın en büyük trajedisi korkması değildi; korkusunu karakteri sanmasıydı. Kim bilir, belki de bütün hayatımız boyunca aynaya baktığımızda gördüğümüz kişi biz değildik de, korkularımızın bize çizdiği bir otoportreydi.
Tam ayrılacakken müzenin kapısında eski pirinçten yapılmış küçük bir levha gözüme ilişti. Üzerinde tek bir cümle yazıyordu:
“Bekle; gölge henüz bütün hikâyeyi anlatmadı.”
Bir an durdum.
Belki de bütün uygarlıklar yıkılmadan önce kendilerine bunu söylemeyi unutmuştu.
Çünkü insan, korkusuna hemen hükmetmeye çalıştığında onu kader sanmaya başlar.
Oysa kader, çoğu zaman gölgesinin bütün hikâyesini dinlemeyi reddeden insanın aceleciliğidir.

Eda Büyükçapar, Yedi Güzel Adam’ın memleketi Kahramanmaraş’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Birçok dergi ve kolektif kitapta yazıları yayımlandı. Edebiyatı heyecan verici bir serüven olarak görüyor ve aynı heyecanla yazı yolculuğunu sürdürüyor.

