Eylem Akdere
Arif, çocukluğundan beri ateşin karşısındaydı. Ateş görünürdü, ne kadar yaklaşabileceğini kestirir, koluna sıçrayan küçücük bir kıvılcımın izini günlerce taşısa bile nereden geldiğini unutmaz, acının geçeceği günü bilirdi.
Atölyesi kasabanın en eski sokağındaydı. Taş duvarların arasına sıkışmış, kapısı ağır açılan, içinden her mevsim aynı sıcaklığın yükseldiği bir dükkândı. Sokaktaki insanlar montlarının yakalarını kaldırarak yürürken Arif’in alnından ter damlardı. Kışın camlar buğulanır, yoldan geçen çocuklar parmak uçlarıyla buğuyu silip içeriyi seyretmeye çalışırdı. İçeride hep aynı düzen vardı: duvara yaslanmış üfleme çubukları, tahta saplı maşalar, renkli cam parçalarının doldurulduğu küçük metal kutular, pencerenin altında soğumaya bırakılmış vazolar, sürahiler, kandiller….
Dükkânın arka duvarında, fırının isi yüzünden yıllar içinde kararan bir yazı tabelası vardı:
“Cam ikinci nefesi sevmez…”
Bu cümle; Arif’in ustası Haydar’ın el yazısıydı. Harflerin bazıları birbirine fazla yaklaşmış, “nefes” kelimesinin sonundaki harf aceleyle yukarı kıvrılmıştı. Haydar Usta’nın söylediği her cümle gibi bu da tartışmaya kapalı görünürdü. Usta gitse de cümlesi asılı kalmıştı.
Haydar Usta, camı yalnızca elleriyle değil, sesiyle de şekillendirirdi. Bağırmazdı ama konuştuğunda çıraklar ellerini hızlandırırdı. Bir işi överken bile yüzüne memnuniyet yerleşmezdi. Arif on iki yaşında yanında çırak olarak başladığında, haftalar boyunca cama dokunamamıştı. Yer süpürmüş, kömür taşıtmış, fırının ağzında biriken isi temizlemişti. Arif her sabah cam üflemeyi öğreneceğini sanarak gelir, akşam olduğunda bir önceki gün dökülen kırıntıları toplamış olarak eve dönerdi.
Bir gün dayanamayarak, “Ne zaman cam üfleyeceğim?” diye sormuştu.
Haydar Usta elindeki çubuğu döndürmeye devam etmiş, yüzüne bakmadan, “Sen önce beklemeyi öğreneceksin,” diye cevap vermişti.
Arif o zaman bunu çok anlayamasa da ‘sabır’ sanmıştı.
Yıllar geçtikçe, her bekleyişin sabretmek olmadığını anlayacaktı. Bazen korku da insana uzun uzun beklemeyi öğretirdi.
İlk kez cama nefes verdiği günü bütün ayrıntılarıyla hatırlıyordu. Fırından alınan küçük cam kütlesi çubuğun ucunda parlıyordu. Haydar Usta çubuğu ona uzatmış, nasıl tutacağını söylemişti. Arif’in elleri terlemiş, çubuğun ağırlığı beklediğinden fazla gelmişti. Camı sürekli döndürmesi gerekiyordu. Bir an durursa erimiş kütle aşağı doğru sarkar, dengesi bozulurdu.
“Döndür,” demişti Haydar Usta. “Elin korkabilir, cam beklemez.’’
Arif üfleme çubuğunu dudaklarına götürmüş, ilk nefesi fazla kısa sürmüş, camın içindeki boşluk ancak bir fındık kadar büyümüştü.
“Devam et,” diye kaşları çatık ve sert bir sesle eşlik etti, Haydar Usta.
İkinci nefesi, kesik kesikti. Camın bir yanı genişlemiş, diğer yanı içine çökmüştü.
Usta çubuğu elinden alarak camı taş zemine bırakmış, kızıl kütle birkaç saniye içinde kararmaya başlamıştı.
“Tereddüdün cama geçti, cam acelecidir, bekletmeye gelmez,’’ diye söylenmişti.
Haydar Usta maşayı alıp camı kırarken, “Cam ikinci nefesi sevmez,” diye eklemişti. “Bir kez yanlış nefes verdin mi, peşinden verdiğin hiçbir nefes ilkini düzeltemez.”
O gün Arif’in kulağına yerleşen şey, önündeki camdan daha uzun yaşamıştı.
Ustalığının ilk yıllarında bu cümle işine yaramıştı. Ölçmeden kesmemiş, ısıtmadan dokunmamış, çubuğu dudaklarına götürmeden önce zihninde yapacağı şekli tamamlamıştı. Camları düzgündü, hatları kusursuz yuvarlanırdı. Arif’in elinden çıkan iki sürahi yan yana konulduğunda aralarında fark bulunamazdı. Haydar Usta bunu gördükçe başıyla belli belirsiz onaylar, sonra mutlaka yeni bir kusur gösterirdi.
Arif, ustasının ölümünden sonra dükkânı devraldığında kapının üzerindeki tabelada “Haydar Cam Atölyesi” yazmaya devam etmişti. Sonunda eski tabela yağmurdan çürüyüp düşünce yenisini yaptırmak zorunda kaldı.
Yeni tabelada “İkinci Nefes Cam Atölyesi” yazıyordu.
Kasabaya yeni bir otel yapılacağı zaman, lobide kullanılacak yüzlerce kandil için Arif’e teklif geldi. İş büyük, kazancı yüksekti. Kabul ederse yan dükkânı kiralaması, iki yeni fırın kurması, en az dört çırak alması gerekiyordu. Projeyi getiren adam planları masaya yaydı, “Bu iş seni büyütür,” diye heyecanla anlattı.
Arif planlara uzun süre baktı, kâğıt üzerindeki her şey mümkündü. Dükkânın genişleyeceği duvar, kurulacak fırınların yeri, kandillerin boyları, teslim tarihleri… Hepsi ölçülmüş, çizilmişti.
“Biraz düşüneyim,” dedi.
İki gün sonra cevap vermesi gerekiyordu. İki hafta sonra oteli aradığında işi başka bir atölyeye vermişlerdi.
Arif çevresine, “O kadar seri işte el emeği kayboluyor,” dedi.
Hayatı boyunca inandığı pek çok şey, geç kaldığı kararların, korkuların ardından kurulmuş cümlelerdi.
Aynı yıllarda Zehra vardı. Karşı sokaktaki eczanede çalışıyordu. Öğle aralarında dükkâna uğrar, camın içindeki renklerin nasıl dağıldığını seyrederdi. İnsanlar bir cam parçasının karşısında genellikle “Ne kadar sürede yapılıyor?” diye sorardı. Zehra ise ilk gelişinde, “Cama şekil veren eller mi nefes mi?” diye sormuştu.
Zehra, aylar sonra başka bir şehirde açılan eczanenin ortaklığını teklif ettiklerini söylediğinde, gitmekten korktuğunu anlatmıştı. Arif onun kalmasını istiyordu. Önce teklifin kesinleşmesini, Zehra’nın gerçekten gitmek isteyip istemediğini anlamayı, sonra doğru zamanı bekledi. ‘Gitme!’ demenin zamanı bir türlü gelmemişti.
Zehra son kez dükkâna geldiğinde elinde küçük bir kutu vardı. Arif’in aylar önce yaptığı, ağzı hafifçe eğri bir şişeyi satın almak istedi.
“Onu neden istiyorsun?” diye sordu.
“Işık içinden geçerken yere farklı bir halka bırakıyor,” dedi Zehra. “Gittiğim yerde tanıdık bir nefes olsun istiyorum.”
Arif şişeye baktı.
“Daha düzgününü yaparım,” dedi.
Zehra, “Ben daha düzgününü istemedim,” diye karşılık verdi.
Bir hafta sonra gitti. Arif ona yeni bir şişe yapmadı.
Yıllar geçtikçe atölyedeki eşyalar eskidi, sokaktaki dükkânlar değişti, karşıdaki eczanenin yerine önce bir ayakkabıcı, sonra telefon tamircisi açıldı. Arif’in ellerindeki damarlar belirginleşti. Gençliğinde bütün gün çevirebildiği ağır çubuklar, akşamları bileklerini ağrıtmaya başladı. Arif, çırakların hepsine aynı cümleyi öğretti:
“Cam ikinci nefesi sevmez…”
Bunu söylerken Haydar Usta’nın sesine benzer bir ses kullanıyordu.
Son çırağı Deniz, daha önce hiçbir zanaat öğrenmemişti. Elleri hızlı ama dikkatsizdi. Atölyedeki ilk gün üç maşayı yanlış yere koymuş, renkli cam kutularının kapaklarını karıştırmış, süpürürken bir kavanozu devirmişti. Arif akşam olduğunda onu bir daha gelmemesi için uyarmayı düşündü. Sabah dükkânı açtığında Deniz kapının önünde bekliyordu.
“Daha erken gel demedim,” dedi Arif.
“Geç kalmamak için geldim.”
“Erken gelmek, geç kalmamayı bildiğin anlamına gelmez.”
Deniz bu cümlenin ne demek olduğunu anlamadı ama başını salladı.
İlk haftalarda sürekli soru sordu. Camın neden önce turuncu, sonra sarı göründüğünü, nefesin hızlı mı yavaş mı olması gerektiğini, bir camın olduğunu ustanın nasıl anladığını… Arif bazı sorulara cevap verdi, bazılarını gereksiz buldu.
Bir gün Deniz, duvardaki tabelayı gösterip, “Bu doğru mu?” diye sordu.
Arif çubuğu döndürüyordu. “Ustanın sözü sorgulanmaz.”
Deniz bir süre düşündü ve tekrar sordu: “Neden kırık camları kutularda biriktiriyoruz?”
Arif’in eli, çubuğu döndürürken çok kısa bir an yavaşladı.
“Renk vermek için.”
“Yani yine kullanılıyorlar.”
“Aynı cam olmuyorlar.”
Deniz’in ilk yaptığı bardak yana doğru eğilmişti. Tabanı kalın, ağzı düzensizdi. Arif bardağı tavlama fırınından çıkardığında doğrudan kırık cam kutusuna atmak istedi. Deniz elini uzatıp aldı.
“Bu kullanılmaz,” dedi Arif.
“Su akıtmıyor,”
“Mesele yalnızca su akıtmaması değil,” diye cevapladı, Arif.
Deniz bardağı pencerenin önüne koydu. Cam, eğriliği nedeniyle hafifçe sallandı ama devrilmedi.
Öğleden sonra güneş eğri ağızdan geçerek duvara geniş, şekli bozuk bir ışık halkası düşürdü.
Arif o ışığı görünce Zehra’nın şişesini hatırladı. Yüzünü fırına çevirdi, hatırlamak fırının ateşinden daha yakıcıydı.
Deniz atölyeye geleli altı ay olmuştu, belediyeden bir görevli kapıya geldi. Kasabanın meydanındaki eski çeşme yenilenecek, çevresine cam kandiller yerleştirilecekti. On iki büyük kandil istiyorlardı. Her biri aynı biçimde olmayacak, fakat birlikte bakıldığında bir bütün oluşturacaktı.
Görevli, “Ustalığınızın görüleceği bir iş olsun istiyoruz,” dedi. “Kandillerin her biri farklı olabilir. Zaten meydanın hikâyesi de bu; ayrı evlerden gelen ışıklar.”
Arif’in hoşuna gitmeyen tam da buydu. Farklı parçalar, kusuru gizlerdi.
Birbirinden farklı on iki şekilden hatalı olanı nasıl anlayacaktı?
“Seri çalışmıyorum,” dedi.
“Seri olmayacak zaten.”
“Böyle büyük siparişleri almıyorum.”
Görevli şaşırdı. “On iki tane.”
Arif için sayı önemli değildi. Bir işin büyüklüğü, kaç parça olduğuyla değil, nasıl olduğuyla ölçülürdü.
“Yetiştiremeyiz,” dedi.
Görevli, Deniz’e baktı. “Teslim için üç ay var.”
Deniz konuşmaya niyetlendi ama Arif’in yüzünü görünce sustu.
Görevli gittikten sonra dükkânda uzun süre yalnızca fırının uğultusu duyuldu.
“Yapabilirdik,” dedi Deniz.
“Yapabilmekle iyi yapmak aynı şey değil.”
“İyi yapamayacağımızı nereden biliyoruz?”
“Bilmediğimiz için almıyoruz.”
Deniz bu cevabın üzerinde düşündü. “Hep, bildiğimiz şeyleri yapamayız,” diye ekledi.
Arif çubuğu tezgâha bıraktı.
Deniz başını eğdi. O gün konuşmadı. Ertesi sabah dükkâna gelmedi, annesi hastalanmıştı.
Deniz’in gereksiz soruları, metal kutuların kapaklarını sert kapatması, iş yaparken kendi kendine mırıldanması olmayınca fırının uğultusu büyüdü.
Belediyeden gelen görevlinin bıraktığı çizimler masanın köşesinde duruyordu. Arif, kâğıtları çekmeceye koydu.
Çekmecenin içinde, yıllar önce otel için hazırlanmış kandil çizimleri vardı. Onların altında ikinci atölye için çıkarılmış maliyet hesabı, Zehra’dan kalan, okunmamış not kâğıdı….
Notun içinde belki Zehra’nın vedası, belki bir adres, belki de kırgın bir cümle… Okumamak, bütün ihtimalleri koruyordu. Bir ihtimali öğrenmek, diğerlerini öldürürdü.
Kâğıdı eline aldı. Kat yerleri neredeyse ayrılacak kadar incelmişti, çekmeceyi kapattı.
O gece fırını söndürürken levhaya baktı.
“Cam ikinci nefesi sevmez…”
Cümlenin altında yıllardır görünmeyen başka cümleler birikmiş gibiydi.
Bir teklif ikinci kez gelmez.
Bir kadın ikinci kez dönmez.
Bir hayat yeniden başlamaz.
Ertesi gün; Arif, Haydar Usta’nın eski defterlerini sakladığı dolabı açtı. Siparişler, ölçüler, karışım oranları, fırın sıcaklıkları… Ustası her şeyi not ederdi. Defterlerden birinin arasından başka bir kâğıt düştü. Üstünde “yeniden eritilecek camlar” diye bir satır vardı.
Arif fişi uzun süre elinde tuttu. Haydar Usta da kırılmış camları yeniden eritmişti. İkinci nefesini kullanmıştı. Elbette bunu biliyordu. Kendisi de yıllardır yapıyordu.
Deniz beşinci gün döndüğünde yorgun görünüyordu.
“Annen nasıl?” diye sordu Arif.
“Daha iyi,”
Arif başıyla onayladı. Sonra masanın üzerindeki belediye çizimlerini ona uzattı.
“Görevliyi çağır.”
Deniz, kâğıtlara baktı. “İşi alıyor muyuz?”
“Henüz bilmiyorum.”
“Çağırayım mı?”
“Bilmediğim için çağırıyorum.”
Bu, Arif’in uzun yıllardır söylediği en yabancı cümleydi. Siparişi aldılar.
İlk kandil için günlerce çizim yaptılar. Arif her ayrıntıyı önceden belirlemek istiyordu. Deniz ise camın ateşte nasıl davranacağını gördükten sonra karar vermeyi öneriyordu.
“Çizmeden başlanmaz,” dedi Arif.
“Her şeyi çizersek camın yaptığına yer kalmaz.”
“Cam kendi kendine bir şey yapmaz.”
Deniz çubuğun ucundaki camı gösterdi. “Şu an aşağı doğru uzuyor.”
“Çünkü sen yavaş döndürüyorsun.”
“Yani benim yaptığımla onun yaptığı arasında bir şey oluyor.”
Arif, genç adamın cümlesini düzeltmek istedi ama doğru kelimeyi bulamadı.
İlk kandil kusursuzdu. Arif’in ölçülerine tam uyuyordu. Fakat ikincisini yaparken camın içine attıkları kehribar parçalardan biri beklenmedik biçimde eridi ve gövdenin ortasında koyu bir çizgi oluşturdu.
“Kır,” dedi Arif.
Deniz kandili çevirdi. “Çizgi güzel.”
“Diğerlerinde yok.”
“Zaten farklı olacaklardı.”
“Farklılık başka, hata başka.”
Arif, maşaya uzandı. O sırada camın yüzeyindeki koyu çizgi, kandil döndükçe bir dal gibi kıvrıldı. Arif’in eli havada kaldı.
“Fırına koy,” dedi.
Üçüncü kandilin ağzı planlanandan geniş oldu. Dördüncünün rengi beklediklerinden açık kaldı. Beşinciyi Arif beğenmediği için kırdı. Parçalar taş zemine dağıldığında Deniz hiçbir şey söylemedi. Yalnızca süpürgeyi aldı.
Arif, “Yanlış oldu,” dedi. Deniz parçaları kutuya doldururken, “Evet,” diye karşılık verdi.
“Başka ne yapacaktık?”
“Bilmiyorum.”
“Bazen kırmak gerekir.”
Deniz başını kaldırdı. “Bazen.”
Bu tek kelime Arif’i öfkelendirdi. “Sana göre hiçbir şeyi kırmayalım. Ne çıkarsa saklayalım.”
“Ben öyle demedim.”
“Ne diyorsun?”
“Bir şeyi kırmadan önce gerçekten yanlış mı, yoksa bizim düşündüğümüzden farklı mı olduğuna bakalım diyorum.”
Arif, taş zemindeki son parçayı ayağıyla kutuya itti. “Cam sana bu kadar söz hakkı vermez.”
Deniz, “Belki biz kendimize vermiyoruzdur,” dedi.
O gün ilk kez tartıştılar. Deniz erkenden çıktı. Arif kandillerin karşısında yalnız kaldı. İlk dört kandil yan yana duruyordu. Kusursuz olan ilk kandil, diğerlerinin yanında beklenmedik biçimde cansız görünüyordu. Şekli doğruydu ama sanki hiçbir şey yaşamamıştı.
Beşinci kandilin kırıklarını yeniden fırına attı.
Parçalar önce karardı, sonra kenarlarından yumuşamaya başladı. Birbirinden ayrı görünen camlar ateşin içinde sınırlarını kaybetti. Kehribar, şeffaf ve açık yeşil parçalar ağır ağır tek bir kütleye dönüştü.
Arif fırının karşısında dururken levhadaki cümleyi düşündü.
Belki ikinci nefesin anlamı da buydu. Aynı yere dönmek değil, başka bir şekle razı olmaktı.
Çubuğu fırına uzattı. Yıllardır çıraklarına yaptırdığı hareketi kendi yaptı. Cam ağırdı. Çubuğu döndürdü. Dudaklarına götürdüğünde nefesi boğazında kaldı.
Kulağında Haydar Usta’nın sesi değil, kendi sesi vardı.Bir nefes üfledi.
Camın içi yavaşça açıldı. İlk nefes düzensizdi. Bir tarafı diğerinden daha hızlı büyüdü. Arif çubuğu fırına geri soktu, camı ısıttı, yeniden döndürdü. İkinci kez üfledi. İlk nefesin izini silemedi. Onunla başka bir şekil oluşturdu.
Kandil tamamlandığında şekli düzgün değildi. Bir bölümünde kehribar yoğunlaşmış, diğer yanında ince yeşil damarlar kalmıştı.
Deniz geldiğinde kandili masanın üzerinde gördü.
“Bunu sen mi yaptın?”
Arif, “Kırılanı yeniden erittim,” dedi.
Deniz kandili ışığa kaldırdı. “Diğerlerinden daha güzel.”
“Daha güzel değil.”
“Peki ne?”
Arif bir süre düşündü. “Daha doğru.”
Kandiller meydanda yakıldığı gece kasaba halkı toplandı. Şenlik sesleri, kandillerin ışıkları ile göz alıcı haldeydi. Belediye görevlisi Arif’in yanına gelip elini sıktı.
“Tam düşündüğümüz gibi olmuş,” dedi.
Arif, “Benim düşündüğüm gibi olmadı,” diye karşılık verdi.
Adam bunu bir şikâyet sandı. “Bir sorun mu var?”
Arif başını kaldırdı. Yeniden eritilen kandilin içindeki renkler, ışık yandıkça daha belirgin görünüyordu.
“Hayır, sorun yok,” dedi.
O gece dükkâna döndüğünde fırını yakmadı. Duvardaki levha, meydandan sızan ışıkla belli belirsiz görünüyordu.
Bir tabureyi levhanın altına çekti, duvara gömülen çivileri söküp çıkardı.
Yazıya yakından baktı. Arka odaya götürüp dolabın içine koydu. Sonra çekmeceyi açtı. Zehra’nın notunu çıkardı.
Kâğıtta yalnızca iki cümle vardı:
“Ben gitmekten korkuyorum. Sen bir kere kal dersen, belki kalmaya cesaret ederim.”
Şimdi yalnızca bir gerçek vardı.
Zehra korkmuştu.
Arif de korkmuştu.
Zehra korkusuyla yola çıkmış, Arif kendi korkusuyla kalmıştı.
Ertesi sabah Deniz geldiğinde duvardaki boşluğu fark etti.
“Tabela nerede?”
“Kaldırdım.”
“Neden?”
Arif fırının kapağını açtı, “Eksik olduğu için,” diye cevap verdi.
Arif’in değiştiğini kimse hemen fark etmedi. Bir insanın hayatını korkusuna göre kurması yıllar sürüyorsa, ondan çıkması da tek bir nefesle olmuyordu. Bazı siparişleri yine reddetti. Bazen yeni bir işe başlamadan önce gereğinden fazla düşündü. Bazen çubuğu dudağına götürdüğünde nefesini tuttu.
Aylar sonra Deniz ilk sergisini açmak için başka bir şehre gitmek istediğini söyledi. Bunu anlatırken sesi heyecanlıydı, elleriyle durmadan masadaki cam kırıntılarıyla oynuyordu.
“Korkuyor musun?” diye sordu Arif.
Deniz gülümsedi. “Biraz.”
Arif yıllar önce olsa kalmasını ister, fakat söylemezdi. Ya da riskleri sıralar, biraz daha ustalaşması gerektiğini anlatırdı.
Bu kez, “Git,” dedi.
Deniz şaşırdı. “Bu kadar mı?”
Arif atölyede yalnız kaldığı ilk gün, fırının karşısında uzun süre durdu. Sessizlik yine büyüktü ama bu kez bir eksiklik gibi değil, açılmış bir yer gibi görünüyordu. Çubuğun ucuna şeffaf cam topladı. Ne yapacağına karar vermeden döndürmeye başladı.
Bu, eskiden asla yapmayacağı bir şeydi. Cam ağır ağır uzadı. Bir süre onu izledi. Sonra dudaklarını çubuğa yaklaştırdı.
İlk nefesi kısa sürdü. Yeniden ısıttı. İkinci nefesi verdi. İlki kaybolmadı, camın içinde kaldı.
Cam kap tamamlandığında ne vazoya ne kandile benziyordu. Ağzı bir yana eğilmiş, gövdesinin ortasında ince bir boğum oluşmuştu. Haydar Usta’nın levhasının asılı olduğu duvarın altına bıraktı.
Öğleden sonra güneş camın içinden geçti. Arif, ışığın kenarındaki eğriliğe uzun süre baktı. Bazı şekiller, ilk nefesin hatırasını taşıyordu. Sonraki nefesler onu eskisi gibi yapmıyor, fakat yaşayabileceği başka bir şekle ulaştırıyordu.
Cam ikinci nefesi seviyor muydu, bilmiyordu. Belki de camın sevdiği ya da reddettiği hiçbir şey yoktu.
İkinci nefesi zorlaştıran, insanın ilk nefesin kırdığı cesaretti.
Fakat ateş hâlâ yanıyorsa, insanın verecek bir nefesi daha varsa, başka bir şekil her zaman mümkündü.

Eylem Akdere, İngilizce Öğretmenliği mezunu ve Montessori eğitmeni. Ankara’da
kendi okulunu kurdu. Yazmak hayatında hep vardı; önce çocukları anlamanın ve onlara seslenmenin
yazmaktan geçtiğini anladı, sonra yetişkinlere yazarak duygularını sağaltmanın iyileştirici yanı ile tanıştı. Distopya Akademi’de aldığı eğitimler ve katıldığı atölyelerle öykücülüğünü derinleştiriyor. Çocuk edebiyatı çatısı altında bir öyküsü kolektif kitapta yer aldı. Hayatın her noktasında, kelimelerle yeni başlangıçlar arıyor.

