
“Belki de günümüzde asıl mesele, ne olduğumuzu keşfetmek değil, ne olduğumuzu reddetmektir.”
Michel Foucault – Özne ve İktidar
Editörden
Merhaba sevgili okur,
Bu sayıda “Seçim ve Dayatma” temasını neden seçtik? Özgür irademiz miydi bize bu seçimi yaptıran, yoksa ülke gündeminin dayatması mı?
Aslını isterseniz bu tema aklımıza geldiğinde insanlığın o büyük ikileminden çok, ülkemizin siyasi atmosferinden etkilenmiştik. Bir yanda seçilenler, diğer yanda mutlak butlan tartışmaları… Demek ki biz de kendimizi sorgulama ihtiyacı hissetmişiz. Onca şey bize rağmen oluyorsa seçimlerin ne önemi var? Sonunda dayatmalara boyun eğeceksek, seçme özgürlüğünden nasıl söz edeceğiz?
Bu sorular üzerine kafa yorarken bizim büyük çaresizliğimiz de iyice kendini hissettirdi. İnsanı insan yapan şey seçimleri midir? Ya da seçme özgürlüğü dediğimiz şey, bize dayatılan seçeneklerden birine razı olmaktan mı ibarettir?
Biraz düşününce bu soruların yalnızca bugüne ait olmadığı fark ediyorsunuz. İnsan kendini anlamaya başladığı günden beri aynı kavşağa gelip duruyor. Felsefe başka bir yerden yaklaşıyor meseleye, psikoloji başka bir yerden, edebiyat başka, sinema başka… Ama hepsi dönüp dolaşıp aynı soruya varıyor: İnsan gerçekten seçiyor mu?
Sartre, insanın seçmeye mahkûm olduğunu söyler. Frankl ise en ağır koşullarda bile elimizden alınamayacak son özgürlüğün, tutumumuzu seçebilmek olduğunu hatırlatır. Ya seçtiğimizi sandığımız arzular bile bize ait değilse? René Girard tam da burada söze karışır. Renata Salecl ise başka bir paradoksa işaret eder: Belki de çağımızın en büyük baskısı, durmaksızın seçim yapmak zorunda bırakılmaktır.
Raskolnikov’un baltayı kaldırdığı an, Poprişçin’in kendini İspanya Kralı ilan ettiği gün, Truman’ın stüdyonun kapısını açıp açmamaya karar verdiği o son sahne… Hepsi aynı sorunun farklı anlatımları aslında: İnsan kendi hayatını mı yaşar, yoksa başkalarının yazdığı bir hikâyeyi mi?
İşte bu yüzden bu sayımızda “Seçim ve Dayatma”yı yalnızca politik bir tema olarak değil, insanın hiç eskimeyen meselelerinden biri olarak ele alıyoruz.
Biliyoruz ki bu sayının sonunda hepimiz aynı cevabı bulamayacağız. Böyle de olmalı. Sonuçta her çağ kendi dayatmalarını üretir; her insan da kendi seçimlerini yeniden gözden geçirir. Dileriz bu dosya, kendi sorularımızın izini sürmek için yeni yollar açar.
İçimize sinen, yanılsak bile bizi utandırmayacak seçimlerde buluşmak üzere…
H. Nilgün Karataş
YAZARLAR

BIRAKIN ÇELİŞEYİM
Yazılarıma bakamıyorum artık. İnsan kendi yarattığı sembollerden bile tiksinecek kadar sağ kalıyor ne yazık ki. Bir sabah uyanıp hiçbir şeyin trajik olmadığını anlamaktan çok korkuyorum. Böyle zamanlarda sandalye sandalye oluyor, pencere pencere, insan da yalnızca etinin etrafında dolaşan yorgun bir alışkanlık. Buna dayanamıyorum.

POPRİŞÇİN: YA KRAL OLACAKSIN YA DA DELİRECEKSİN!
Dışarıda St. Petersburg’un meşhur dondurucu, grisi hakim. Yağmur sağanak halinde yağıyor, şemsiye almadan çıkmak olmaz. Hele de paltonuz eskiyse… İşe hayli geç kalan bir adam bu yazının kahramanı; tipini boş verin şimdi, şube müdüründen azar işiteceğini bildiği için canının sıkkın olduğunu bilmeniz önemli.

ÜÇÜNCÜ KAPININ YOKLUĞU
Dar toprak bir yolda yürüyorum. Ayağımda terlik tabanıma küçük küçük taşlar batıyor aldırmadan devam ediyorum. Güneş tepede ve gölgem terliklerimin altında. Var mıyım, yok muyum bilmiyorum. Olsun ne önemi var ki ben kapılara odaklanmışım. Yolun sonunda iki kapı var. Bir süre sonra o kapıların eşiğindeyim.

SEÇİM EYLEMEKTİR
Kafamda deli sorular: Ben kimim? Seçtiklerim mi? Vazgeçtiklerim mi? İnsan kendi olmayı seçebilir mi? Kocaman bir hamur kazanında yoğruluyoruz. Unumuz, tuzumuz, suyumuz kimden? Mayamız kimlerden karıldı, ne kadar eklendi? Az mı, çok mu koyuldu? Benden mi üredi, onlardan mı yapıldı?

POYRAZ
Limanı görmek için yolunu değiştirmedi. Toplantı erken bitmişti. Otele dönüp biraz dinlenebilirdi. Telefonunun haritasına bakmadan, rüzgârın getirdiği tuz kokusunu takip ederek yürümeyi seçti.
Sonra denizi gördü.


BİR ŞEY
İnsan bazen coğrafya değişince yaşananların da değişeceğini sanıyor. Oysa bazı cümleler pasaport taşımıyor. Başka dillerde kuruluyor, başka yüzlerde yankılanıyor. Yalnızca isimleri değişiyor.

GECEDEKİ KIZ
Haluk, işe alındığının ilk gününde hemen eğitime girdi. Bir tam gün eğitime katıldıktan sonra hemen o gece ilk vardiyasına başlayacaktı. İki yüz on altı konuttan oluşan koca bir sitenin güvenlik kameralarını sabaha kadar dikkatlice takip edecek, sabah görevlisi geldiğinde işi bırakacaktı.

DRAGOMAN YORGAKİ
Dilin bir coğrafya, kütüphanelerin de ucu “Dragoman” kelimesine bir kitabın dipnotunda rastladım. Metin, imparatorluğun sınır güvenliği stratejilerinden, uluslararası ilişkilerinden söz ediyordu. Dipnotta açıklama “Tercüman” olarak yer almıştı. Bu kelimeye daha önce rastlamamıştım. Kitabı bir yana bırakıp sözlüklerin olduğu rafa yöneldim.

BELKİ BUDUR
Kelimelerin anlamları tıklım tıklım: Mutluluk, başarı, kariyer. İfade etmeye niyet ettikleri ise bende şüphe uyandırıyor.
Mutluluk, mutsuzluğun ayıp sayıldığı upuzun bir çağın mirası; başarı desen kocaman okyanuslarda minicik balıkların rastgele bir kıyıya vurup bunu zafer saymalarına benziyor.

KARMAŞIK
Beni sen seçtin. Kendi isteğinle hayat buldum bahçende.
Başka ne hayallerin vardı bilmiyorum ama bütün hayallerini benim üzerimden kuruyorsun gibi geldi bana hep.
Kendi yolumda ilerlerdim ilk zamanlar. Tek niyetim ışığıma daha çok yaklaşmak.

AKINTIYA KARŞI
Uzunca bir süredir bu nehrin içindeyiz hepimiz. Bulanık, pis bir nehir bu. Yıllardır yukarı havzalardan taşınan çamur, kopmuş dallar, paslı tenekeler, plastik parçaları ve ne olduğu tam seçilemeyen başka tortular suyu ağırlaştırmış. Öyle bulanık ki su, dibe baksak ayağımızın nereye bastığını göremiyoruz.

HİÇLİK PAYANDALARI
Boşluğa düşünce onlara tutunuyorum, dinliyorum; etrafımı saran o gölge payandalarını. Nihilizm sarhoşu Aylak, kalp atışları yükselirken o giriyor ilk söze: “Boş ver o kutsadıkları putları,” diyor, “inanma, kandırıyorlar seni.

KENDİ CÜMLENİ YAZ
İnsanlar bir kalemi neden tamir ettirir?
Bu sorunun cevabını uzun yıllar bulamadım.
Aslında, yenisini almak daha kolaydır. Vitrinlerde ışıl ışıl duran yenileri varken beni tekrar tekrar aynı dükkâna getirmelerini anlamıyordum.

YAŞAM PAKETİ
Dünya kumarhanesine hoş geldiniz. Zarlar hileli, kağıtlar çoktan dağıtılmış, makineler hep kazanır ve birey çoğunlukla kaybeder. Belki de önce, Stoacıların savunduğu gibi bütün dayatmaları kabullenmeli, sonra zar tutmayı öğrenmelidir.


YÜZLEŞME
Fırat elinde davetiye Nevizadeoğulları oteline girdi, bakışları önce kapıda duran valeyi, sonra kontrol noktasındaki adamı daha sonra resepsiyondaki kızı deldi geçti.
“Buyurun efendim size nasıl yardımcı olabiliriz?”

SEANS VE SONRASI
Kenarları ceviz kolçaklı, koyu mavi kadife sandalyede bacak bacak üzerine atmıştı. Kadın elindeki kalem ve bacaklarının üzerindeki defterle birlikte ona bakıyordu. Oda uçuk maviydi. Kendisi de takımın bir diğer koltuğuna oturmuştu.

SEÇİM
Bir gün birlikte çalıştığım bir arkadaşım çekinerek yaklaştı ve “Aslıcım, bence Bora beye karşı dikkatli ol. Görünüşüne aldanma,” dediğinde anlamsızca yüzüne baksam da başımla onayladım. Savunmaya geçmedim çünkü daha önce ne zaman kendimi savunsam hiç inandıramamıştım.

DİKİŞ MAKİNESİ
Apartmana ayaklarımın ucuna basarak girdim, onu uykudan uyandırmamaya hep dikkat ettiğim gibi. İçeride uyuyormuş gibi. En sevmediği şeydi gürültü yapmam; uykuda gördüğü rüyadan kopmak, gece gündüz fark etmeden belki de hep hülyalarla dolu yaşamanın ona verdiği yalancı güvenden ayrılmak…

BERBER DÜKKÂNI
Geçti boş bir koltuğun arkasına. “Ne olacaksın büyüyünce?” demişti Nedret yedi yaşındayken burada oturan kitapçı, gözleri tavanda, ustura boğazında. “Berber,” dediğinde kitapçı hariç tüm müşteriler gülmüştü Nedret’e. Seçtiği mesleğe bak, kızlar berber olmaz.

EVSİZ ADAM
El ayak iyice çekildiğinde mukavvaları yere serdi. Sererken daima kendi boyundan üç karış uzun olmasına dikkat ederdi. Camiden o sabah mecburen aşırdığı iki battaniyeyi de mukavvanın üstüne yaydı. Nasılsa havalar iyiydi, gece üşürse birini üstüne çekiverirdi.

İMTİNA
“El atına binen çabuk iner, dermiş ya büyüklerimiz, öyle haklılar ki,” dedi Kevser. Sıkıntısı, terası kavurup geçti. Sonra da sözcükler çağlayan gibi döküldü dilinden. Zeytin ağacının yanına oturduk. Anlattı.

ÇABUK UNUTUR İNSANOĞLU
“Kim hesap etmiş, nasıl etmiş de köyün tam da ortasına konduruvermiş. Aklına kurban, boyuna, posuna hayran olduğum,” derken, dirseklerine kadar dayanmış, halka halka, birbirine çarpıp şıngırdayan, ayarı yirmi dört, çift burma bilezikli bileğinin uzantısı elleri, şişkin memelerinin orta yerinde ne tarafa döneceğini şaşırmış beşibiryerdesi ile oynaşıp duruyordu.

ZOR YÜKLER
Bu yüzyılda acaba kaç kişi istediği gibi yaşayabiliyor? Ya da kaç kişi, kendini gerçekte mutlu etmeyen seçimlerle bir hayatı sürdürüyor ve o hayatın içindeki dayatmaların farkında?


ZİNCİRİN YENİ ADI
Yalnızdı.
Bunu kendi seçimi zannederken onu bir bir terk mi ediyorlardı?
Öğrendiklerini hayatına geçirdiğini zannederken, özgürleştiğini düşünürken, iyileştiğini hissederken bir şeyleri eksik anlamış, eksik yapmış olabilir miydi?

GERÇEKTEN SEÇİMLERİMİZ BİZE Mİ AİT?
“İstediğimi yapıyorum.” Modern insanın en sık kurduğu cümlelerden biri. Sabah hangi kahveyi içeceğine, hangi mesleği seçeceğine, kimi seveceğine, nasıl giyineceğine, hangi kitabı okuyacağına ve hatta hangi düşünceyi savunacağına kendisinin karar verdiğine inanır.

IL TEMPO SOSPESO.
Adımlarına eşlik eden topuk sesleri, turnikelerin metalik şıkırtısı ve jeton otomatlarının mekanik vızıltısı nihayet vapurun üst güvertesinde kesildi. Haziran ayının tam ortasıydı ama rüzgâr, boğazın dalgalarından kışa ait sert, tuzlu bir yosun kokusu söküp getiriyordu.

YÜZDE BİR
– Nekir, duydun mu? Yine öyle ağırdan alma.
Daha selâ okunmadan farklı hissetmişti İbrahim. Bir garip ağırlık çökmüştü sinesine.
– Ey Yüce Rabbim, kudretini bizden esirgeme.
– Vaktimde herhangi bir aksaklık olması mümkün mü İdo?

İRADENİN SÜRGÜNÜ
Yaratma eylemi, hiçbir zaman steril bir boşlukta, zamandan ve mekândan bağımsız bir şekilde gerçekleşmez; aksine sanatçı, daha ilk fırça darbesini vurmadan ya da kalemini kâğıda değdirmeden önce, içinde bulunduğu çevrenin ağırlığını, onay mekanizmalarının sessiz baskısını ve makbul olanın görünmez sarmalını omuzlarında taşır.


KIYIDA KALAN
Bazı kareler fotoğraflarda kalmak zorunda kalıyordu. Yine de. Deniz çekiliyordu. Işık değişiyordu. İnsan, bir zamanlar içinde yaşadığı mevsimden yavaş yavaş sürgün ediliyordu. Yine de. Hiç kimse bir fotoğrafın içinden sonsuza kadar çıkıp gelemiyordu.

ON-OFF
“Artık bir yuva kurmalısın.” “İnsan tek başına yaşayamaz.” “Biz senin iyiliğini düşünüyoruz.”
Başlangıçta onlara karşı çıkıyordu. Evliliğe hazır olmadığını, hayatına birini almak istemediğini ve yalnız yaşamaktan memnun olduğunu söylüyordu.

SEÇİMLERİMİZİN İLK SAHİBİ
O sabah Jefferson’un Marshall Kasabası’nda çok ilginç bir dava görülüyordu. Kasabanın tek mahkeme salonu o güne kadar hiç olmadığı kadar doluydu. Neredeyse bütün Marshall ahalisi, öldürülen avukat Jeremy Nicholson’ın Boston’dan gelen akrabaları, meslektaşları ve avukatı da oradalardı.

GATTACA: SEÇİMLERİMİZ GERÇEKTEN BİZE Mİ AİT?
Gerçekten özgürce seçim yapıyor muyuz, yoksa yalnızca bize sunulan seçenekler arasından bir tercih mi yapıyoruz? Andrew Niccol’un 1997 yapımı Gattaca filmi tam da bu sorunun peşinden gidiyor.

SARMAN’IN İNTİKAMI
Bilen bilir, güleç bir mizacım vardır. En kötü durumda dahi umutlu olurum fakat o gün bir şeye sinirlenmiş söylene söylene yürüyordum. Sormayın nedenini, siz uydurun. Hem, canım memleketimde sinirlenecek bir şeyler illa ki bulunur. Hiçbir şey olamasa bile birileri bir şeyler yapar ki sen ben huzur içinde yaşamayalım.

Herkes kendi kuytusunda özgürce yürüdüğünü düşünüyor. Başkasının rüyasını kendi rüyası gibi görmek trajik bir yanılgıdır.
Nihal Gündüz

Öyle bir an gelir ki tüm kararlar kötüdür; sorun, sonradan en az pişman olacağın kararı bulup seçmektir.
Semerkant / Amin Maalouf
İLK SAYFASI
K. vardığında akşam geç olmuştu. Köy karlar altındaydı. Sis ve karanlığın kuşattığı Şato dağını görmek mümkün değildi, ko- ca şatoyu işaret eden ufacık bir ışık bile yoktu. K. anayolu köye bağlayan tahta köprüde uzun uzun durdu, kafasını kaldırıp al- datıcı boşluğa doğru baktı.
Sonra gece barınacağı bir yer aramaya gitti; handakiler uyanıktılar daha, hancının gerçi verecek odası yoktu fakat geç saat- te gelen misafirin verdiği şaşkınlıkla kafası karışmıştı, K.’ya han odasında bir saman şilte üzerinde yatabileceğini söyledi. K. uygun buldu bunu. Birkaç köylü hâlâ bira içiyorlardı ama o kim- seyle sohbet etmek istemiyordu, saman çuvalını tavan arasın- dan kendisi aldı, ocağın yakınlarında bir kenara kıvrıldı. Sıcaktı, köylüler sessizdiler, bir müddet daha yorgun gözleriyle yokladı onları, sonra uykuya daldı.
Ne var ki kısa süre sonra uyandırıldı. Hancıyla beraber, şe- hirliler gibi giyinmiş, çehresinde bir oyuncu edası, küçük göz- lü, kalın kaşlı genç bir adam dikiliyordu yanında. Köylüler hâlâ oradaydılar, bazıları daha iyi görebilmek ve işitebilmek için sandalyelerini çevirmişlerdi. Genç adam K.’yı uyandırdığı için pek kibarca özür diledi, şatonun kâhyasının oğlu olarak tanıttı kendisini ve şöyle dedi: “Bu köy şatonun mülküdür, burada ikamet eden veya geceleyen herkes, bir bakıma şatoda ikamet ediyor veya geceliyor demektir. Kimse kontluğun müsaadesi olmadan bunu yapamaz. Sizinse böyle bir müsaadeniz yok ve- ya en azından ibraz etmediniz.” .
ŞATO
Franz Kafka
İletişimYayınları
Çeviri: Tanıl Bora
Romantik Yalan ve Romansal Hakikat / Rene Girard
“Don Kişot kendini Amadis’in müridi, onun çağının yazarları da kendilerini klasiklerin müridi ilan ediyorlardı. Kibirli romantik artık hiç kimsenin izleyicisi olmak istemiyor. Son derece özgün olduğuna kendi kendini ikna ediyor. 19. yüzyılda her yerde kendiliğindenlik, taklidi tahtından indirerek bir dogma oluyor. Stendhal her yerde tekrar tekrar, aldatılmayalım diyor, gürültüyle ifade edilen bireycilikler içlerinde yeni bir kopya biçimi saklıyorlar. Romantik tiksintiler, toplumdan nefret, çöle duyulan özlem, tıpkı sür ü ruhunda olduğu gibi, çoğu kez Öteki’ne duyulan hastalıklı bir ilgiyi gizliyor yalnızca.”

F. Matthias Alexander
İnsanlar geleceklerine karar vermezler, alışkanlıklarına karar verirler; ve alışkanlıkları da geleceklerine karar verir.

Yönetmen: Peter Wei
Senaryo: Andrew Niccol
Vizyon Tarihi: 1998
Ülke: ABD
Tür: Dram, Bilim Kurgu, Komedi
Süre: 103 dakika
Oyuncular: Jim Carrey, Laura Linney, Ed Harris, Noah Emmerich, Natascha McElhone
Konusu:
Truman Burbank, sakin ve mutlu görünen bir kasabada yaşayan sıradan bir sigorta memurudur. Ancak bilmediği bir gerçek vardır: Doğduğu andan itibaren bütün hayatı dev bir televizyon stüdyosunda, milyonlarca insan tarafından izlenen bir reality şov olarak kurgulanmıştır. Ailesi, arkadaşları, eşi ve karşılaştığı insanlar birer oyuncudur. Günlük hayatı, korkuları, alışkanlıkları ve hatta seçimleri görünmez bir yönetmen tarafından şekillendirilir.
Neden Seçtik?
The Truman Show, seçim ile dayatma arasındaki görünmez sınırın en güçlü sinema örneklerinden biridir. Film boyunca Truman’ın hayatı başkaları tarafından planlanır; ona güvenli bir dünya sunulur, korkuları üretilir, arzuları yönlendirilir ve seçenekleri dikkatle sınırlandırılır. O ise bütün bunları kendi tercihleri sanarak yaşamını sürdürür.
Film tam da bu sayının sorduğu soruyu görünür kılar: İnsan gerçekten özgür müdür, yoksa yalnızca kendisi için hazırlanmış seçenekler arasında seçim yaptığını mı düşünür? Bu nedenle The Truman Show’u yalnızca özgürlüğü değil, özgürlüğün yanılsamasını ve insanın kendi hikâyesini yazma cesaretini anlattığı için “Seçim ve Dayatma” dosyamıza eşlik edecek film olarak seçtik.

Golconda
- Ressam: René Magritte
- Eser: Golconda
- Yıl: 1953
- Ülke: Belçika
- Tür: Sürrealizm
- Teknik: Tuval üzerine yağlı boya
- Boyut: 81 × 100 cm
- Bulunduğu Yer: The Menil Collection, Houston, ABD
- Konusu:
Magritte’in Golconda adlı eserinde, birbirinin neredeyse aynısı olan melon şapkalı ve koyu renk pardösülü erkekler gökyüzünde asılı durur ya da yağmur gibi yeryüzüne süzülür. Figürlerin ne yükseldiği ne de düştüğü anlaşılır. Aynı görünmelerine rağmen her biri ayrı bir bireydir. Magritte, gerçeklik ile yanılsama, bireysellik ile tek tipleşme arasındaki sınırları sorgular. - Neden Seçtik?
Golconda, seçim ile dayatma arasındaki gerilimi tek bir karede görünür kılar. Birbirine benzeyen figürler, ilk bakışta birey gibi görünseler de aynı kalıbın içinde yaşamaktadır. Bu durum, modern insanın gerçekten kendi seçimlerini mi yaptığı, yoksa toplumsal normlar, arzular ve görünmez dayatmalar tarafından mı yönlendirildiği sorusunu akla getirir. Magritte’in tablosu, özgürlüğün yalnızca seçebilmek değil, bize sunulan seçenekleri de sorgulayabilmek olduğunu hatırlattığı için “Seçim ve Dayatma” dosyamıza eşlik ediyor.
“Hepimiz birer deliyiz, hiç kimsenin kendi deliliğini bir başkasına dayatma hakkı yoktur.”
Danton’un Ölümü
Karl Georg Büchner
Temmuz Kitapları
- Fahrenheit 451 – Ray Bradbury
- Ölmeye Yatmak – Adalet Ağaoğlu
- Yeni Hayat – Orhan Pamuk
Temmuz Filmleri
- Parazit – Bong Joon-ho
- Muhteşem Gatsby – Baz Luhrmann
- Istakoz – Yorgos Lanthimos
Temmuz Şarkıları
- Mor ve Ötesi – Cambaz
- Leonard Cohen – Democracy
- Talking Heads – Once in a Lifetime






