
“Yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek. Tüm şartlandırmaların amacı budur: İnsanlara, kaçınılmaz toplumsal yazgılarını sevdirmek.“
Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley
Editörden
Merhaba sevgili okur,
Çoğu zaman olduğu gibi mayıs ayında da iki keskin kavramın tam ortasında duruyoruz: İtaat ve İsyan.
Biri akla hem düzeni getiriyor hem baskıyı; hem uyumu çağrıştırıyor hem de fedakarlığı. Diğeri ise kırılmayı, karşı çıkmayı, yön değiştirmeyi ve bazen de ağır bedeller ödemeyi düşündürtüyor. Ancak itaat ve isyanı salt siyah-beyaz bir karşıtlık olarak görmemek gerekiyor. İtaat, bazen fırtına öncesi sessizliğin habercisidir; isyan ise yeni bir düzenin sancılı doğumu…
Étienne de La Boétie, “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” adlı eserinde itaatin aslında bir seçim olduğunu savunur. Biz de bu ay onun izinden yola çıktık ve sorularımız bizi “itaatin psikolojisine” kadar getirdi. Albert Camus’nün “İsyan ediyorum, o halde varız” diyerek bireysel bir eylemi insani bir dayanışmaya, bir “biz” vurgusuna dönüştürmesi ise en güçlü ilham noktalarımızdan biri oldu. Ona göre isyan, absürt dünyaya karşı onurlu bir duruştu; biz de o duruşun peşine takıldık.
Edebiyatın bu iki kavramın çarpışmasından doğan kıvılcımlarla beslendiğini söylesek abartmış olmayız. Antigone’dan George Orwell’e uzanan o upuzun hat üzerinde dolaştıkça gördük ki; itaat ve isyan hep iç içe, hep yan yana…
Katip Bartleby’nin o meşhur “Yapmamayı tercih ederim” cümlesi mesela; aktif bir isyandan ziyade pasif bir direnişin, itaati reddedişin en zarif ve sarsıcı örneğini yansıtmıyor mu? Modern dünyada isyan her zaman bağırmak değil, bazen sadece “durmak” olduğunu deneyimlemeden önce biliyorduk; Melville bunu bize söylemişti yıllar önce.
Yine de aklımızda hep aynı soru duruyor: İnsan ne zaman itaat eder, ne zaman isyan eder?
Kuram tarafında bu soru daha da karmaşıklaşıyor. Michel Foucault, iktidarın yalnızca baskı kurmadığını, aynı zamanda “özneyi ürettiğini” söylüyor. Bu durumda itaat, dışarıdan dayatılan bir zorunluluk olmaktan çıkıyor; içselleştirilen bir refleks haline geliyor. Belki de bu yüzden en zor isyan biçimi, yüksek sesle haykırmak değil, alışılmış olanı yapmamayı seçmekle başlıyor.
Suare Dergi’nin bu sayısında okuyacağınız metinler, itaat ve isyana çok geniş bir aralıktan bakıyor. Bazıları itaatin nasıl inşa edildiğini, bazıları isyanın hangi koşullarda filizlendiğini, bazıları ise bu ikisinin nasıl birbirine dönüştüğünü anlatıyor.
Unutmamak gerekir ki; bazen itaat, hayatta kalmanın tek yolu olabilir. Bazen de isyan, başka türlü var olamamanın… Belki de asıl mesele itaat ya da isyan etmek değil; hangisini, neden seçtiğimizi fark etmektir.
Keyifli okumalar.
H. Nilgün Karataş
YAZARLAR

SÜSÜ AKMIŞ
Alışmak kötü bir şey değil derler ya, bazen en büyük felaket o. İnsan alıştığı şeyin içinde yavaş yavaş kayboluyor. Çığlık atmıyor. Yardım istemiyor. Sadece normalmiş gibi davranıyor. En tehlikelisi de bu zaten. İnsanın kendi cehenneminde görgülü olması.

ATEŞİ HARLARKEN SORMAK: MUTLU MUSUN?
Kitapları yakmaya gerek yok artık; elimize sığabilecek birer ekran edindiğimizden bu yana merak duygumuzu algoritmaların insafına bırakıp, hipnotize edilmiş robotlara dönüştük. Ateş artık yakmıyor; mavi ışığın hem bizi birbirimize gösterip hem de gerçek acılardan koruduğunu keşfettiğimizden bu yana…

KENDİME İTAAT EDERKEN İSYANDAYIM
Sabah elimde fincan, bir yudum alıyorum. Birkaç yudum daha. Fincanın kulpunu diğer elime aldığımda küçük bir kesik. Küçük bir kan. Fincanın sapı kırılmış. Ve kırılma anı… rutinimden çıktım. Kalkarım, kahvemi yaparım içerim, bilgisayarıma oturur yazılarıma gömülürüm. Bugün olmayacak.

BİAT ETTİM RAHAT EDER MİYİM?
Boyun eğiyorum artık. Çok yoruldum. Ne ben değişiyorum ne sen. İlk gençlik yıllarımdan beri otoriteyle boğuşan o ateşli ergen de yok artık. Feminist tartışmalar, iteklenen cam tavanlar, entelektüel zorbalar. Meydanı size bırakıyorum. Ben olmadım. Olamadım.

PALYA’NIN GECE UÇUŞU
Sabahın ilk ışıkları ufka vurduğunda dünya yeni bir güne yine aynı şekilde uyandı. Kayalıklar, çalılar, sürü; her şey bıraktığı yerdeydi. Ama Palya değişmişti. Bir kez gecenin içinde kendi kanat sesini duyan bir kuş, artık yalnızca sürünün sesine dönemezdi.


CÜMLELER
Geçtiğim yer bir sokak olmaktan çıkmış. Bir dil haline gelmiş. Kimin özne olacağını, kimin nesne kalacağını belirliyor. Penceresi boş bir arsaya bakan genç bir kadın görüyorum. Gözlerinde parlayan ışık cama yansıyor. Beklediği ya da onu heyecanlandıran bir şeyler olmalı.

GECEYE UÇMAK…
Gecenin en kalın, en yalnız, en sessiz zamanı ve yine uykum yok. Perdeyi araladım, bahçe bıraktığım gibiydi. Sadece penceremin önünden geçen elektrik tellerindeki kuşlar… Mutlu gibiydiler, bana inat. Bir sürü toplanmışlar, güllerimden yükselen güzelim kokular eşliğinde sevişiyorlardı.

İZ
İsyan eden gözler kör bir de itaatkâr kulaklar duymaz diye yazarız bazan; o garip satirik anların sayfalarını çevirdiğimizde, bazan yazdığımız da okunmak için değil, hatta kendine bile değildir. Uyandığında içine sığamayan, bir çıkış yolu olarak yazıda kendini icat eden o şey; kalemini alıp yerine geçer, işini icra eder…

HASSAS TERAZİ
Hep söylendiği gibi zıtlıklar birbirini var eder, anlaşılır kılar. Siyahın beyaza, acının tatlıya, nefretin sevgiye kattığı anlaşılırlık ortadadır. Baş kaldırmak mı, boyun eğmek mi? Mevcut düzeni sorgulamak mı, korumak mı? Değişimin kaçınılmaz olduğunu bilerek söyleyebiliriz ki sorgulamaktan vazgeçilemez.

İPLER VE DENGE
Sokağa çıkıyorum. Maskemi yüzüme geçiriyorum. Nefesim yüzüme geri dönüyor. Terli. Vıcık vıcık. Lastiklerin kulağıma denk gelen kısımları kaşındırıyor. İçimde kapalıyım. Dışarısının büyüklüğü beni sıkıştırıyor. İnsan bazen korunurken kayboluyor.

İMDAT POLİS
İsyan bayrağı siyah, itaat bayrağı beyazdı. Ne zamandır bamya yapmıyordu. Şöyle tavuk etli, nohutlu bir bamya yapıyım diye düşündü. Annesi de ne güzel yapardı. Bamya tenceresine kaşık girmez der annesi bir karıştırır, kapağını kapatırdı. Bamyalar, dolmaları kıskandırırcasına dizilirdi tencerede bozulmadan. Şimşir kaşık ile bir kez karışırdı.

KİLİT
Eksikti belki. Ya da fazlaydı. Sana kendimi anlatabilmek için her şeyi kullanırım bilirsin. Görüntü hep aynıdır. Pencere önünde, dizlerinin üzerinde, ağır, bir tomar boş sayfa ile yazacaklarını düşünen biri. İşte o an her şey değişip başka bir hâl alıyor. Bir zaman makinesi gelip, alıyor seni içine. Sonra aniden kapılar kapanıyor.


TEŞEKKÜRLER WIESLER
Ne zaman kendimi eksilterek bir yere varamayacağını hissetsem, bir şeyleri hatalı yaptığımı anlıyorum. İşte, tam o anda, içime koca bir taş yerleşiveriyor. Hayır, boşluk değil; taş. Başkalarının doğrularını taşıyan, büyüdükçe büyüyen bir taş.

O’NDAN SONRA
Seni sevdiğim için yaptım. Ruhunun bana verdiği şifanın tadını hatırlıyorum. Sanki kalbimin içinden ılık ırmaklar akıyordu. Beyazı utandıran nurunun bedenimi dolduruşunun verdiği, hiç kimsenin seninle yakın olmak harici hissedemeyeceği o hazzı.

KÜTÜPHANE
Kadın gözlerini üzerime dikti. Kollarımdaki kırmızı benekler belirginleşti iyice. Kaşımaya başladım gözler üzerimdeyken.
“Diplomamı istiyorum, bir de yıllığımı çıkarsanız, alamamıştım da.”
Raflardan albümü çıkarttı.
Güm…

ŞİİRE İTAAT
Cümlelerin arasında dolaşan bir ritim vardı. Kelimelerin açıklamadığı imgeler. Sarı bir akşam üstü göğe bakmak ve adını bilmediğim kuşların uçtuğunu görmek… Bunların ne anlama geldiğini bilmiyordum. Ama doğru olduklarını hissediyordum.

İSYANKÂR
Mahallenin en sakin insanıydı. Etliye sütlüye karışmaz, kendi halinde yaşardı. İlk gördüğümde durgun bir duruşu, çökük omuzları ile yaşı geçkin bir insan sanmıştım. Yüzüne bakmayan herkes de öyle düşünürdü.


ŞEYTAN TAŞLAMA
Bahri’nin dedesi ölmüş. E n’apalım ölenle ölünmez. Peki ne yapılır? Cenazesine gidilir. Haydi gidelim bakalım. Hiç de sevmem ama cenazeleri. Elimi kolumu ne yapacağımı bilemem. Cenaze cahiliyim ben. Akşamında duası da varmış. Ona da gitmeli dediler. E n’apalım biz de öyle yaptık.

UÇURTMA
Gökyüzüne ilerleyen ipi gözlerimle takip ettim. Sonlara doğru ip belirsizleşiyor, sanki görünmez bir bağın sunduğu birlikteliğin yanılsamasını yaşatıyordu. Büyük ihtimal yukarıdan aşağı baksaydım ipi yine aynı şekilde görecektim; hissiyatta özgür, gerçeklikte bağımlı… Tıpkı insanlar gibi…

İNCE KIRMIZI HAT
Her şeyin bir yeri vardı büyüdüğü evde, değişmeyeceği baştan belli yerler. Sözlerin, bakışların, duruşların, hatta susuşların bile bir yeri vardı. Tıpkı babasının çökmüş koltuğu, üzeri çizik dolu dikdörtgen yemek masası, kapağı kapanmayan ayakkabılık, rengi solmuş halı, eski bir sandığın üzerindeki çoğu çatlak biblo ya da aynanın kenarında sıkışıp kalmış şu aile fotoğrafı gibi.

YARAMAZ
Gürültülü, yaramaz, vır vır konuşan çocuktur isyan. İtaat ise çoğu zaman daha sessiz, daha makul, uslu, terbiyeli. Simbiyotik ilişkileri vardır bu iki çocuğun. Birbirlerinden tamamen farklı görünseler de, birbirleri olmadan var olamazlar.

ANNE
Cep telefonu titredi, saat 16.00 olmuştu. “Annemin ajitasyon saati,” dedi gülümseyerek. Titreşim sesi duyulduğunda mutfak fayansları eriyen mum gibi sarkar, buzdolabının uğultusu uzay boşluğundaki sondaymışçasına kopuklaşırdı.

BAKILMAYAN IŞIK
Uzakta, kıyının ucunda, herkesin bildiği ama artık kimsenin bakmadığı bir ışık duruyordu.
Yıllardır aynı şeyi yapıyordu: görünmek.
Ne somut bir yol çizerdi ne de kimseyi çağırırdı; yalnızca orada durur, kendi ışığını sabırla döndürürdü. Bir zamanlar bu yetiyordu.

İKİ GERİ BİR İLERİ
Şucu’nun ileri gelenleri, esasında geriden gelirdi. Akılları da fikirleri de gerideydi. Onlar için geri, ileriydi. İleri ise geri. Bu düşünceden asla şaşmazlardı. İleriye doğru topluca giderlerse, geriye varacaklarına inançları tamdı. Geri cennetti; ne varsa oradaydı.


BERLINALE’DE BİR DADAİST HAYALET
Sanat, bir aynadır ancak bazen o aynayı izleyicinin suratına fırlatmak gerekir. Çok mu sert bir giriş oldu? Berlinale Film Festivali’nde yaşananlar, tam olarak bu fırlatma anına denk geliyor. … Unutulmamalıyız ki, dünya bir yıkımın eşiğindeyken güzel şarkılar söylemek, o yıkımın suç ortağı olmaktır.
Sanat, isyan ettiği sürece sanattır.

İTAAT DEDİKLERİ KENDİ SESİNİ BOĞMA SANATI
İnsan, başkalarının hayatındaki gedikleri ruhundan kopardığı parçalarla yamamaya çalışırken, aslında en çok kendi bütünlüğünü kaybediyor. Ben artık her fırtınada liman olan, her kırgınlığı “aman huzurumuz kaçmasın” diyerek midesine indiren, sonsuz anlayışlı suretimden vazgeçtim. Yoruldum karşılıksız manevi mesainin işçisi olmaktan.

DOĞANIN İSYANI
Bahar, papatyaların sarı ışığıyla toprağa ince bir halı seriyor; her bir çiçek, mevsimin sessizce yazdığı şiire bir mısra ekliyordu. Gelişen teknolojiyle birlikte ağaçlar yerlerini betonarme binalara bırakmaktaydılar. Şehir büyüdükçe, gökyüzü küçülmüyor; sadece insanın bakışından uzaklaşıyordu.

BÜHTAN
“Bühtan anam babam bühtan. İnanmayın böyle şeylere. Tamam bal tutan parmağını yalar ama bu kadarı da fazla. Besbelli bühtan. Adam dünyayla uğraşıyor. Senin benim gibi baldırı çıplakların lokmasına mı kaldı? Bunlar hep dış güçlerin, ajanların oyunları.”

DAHA ÖNCEKİ YARIN
Babil tabletleri, romantik bir başlangıç sunmaz; insanın kökenine dair soğukkanlı bir kırılma kaydıdır. Henüz insanın kendini “insan” diye adlandırmadığı bir çağın tortusu saklıdır. Anlamın rüzgârla savrulduğu tabletlerde, düzenin zaferi diye anlatılan hikâyelerin aslında en büyük varoluşsal yenilgimiz olduğu açıkça söylenmez.

OYUNBAZ İSYAN
Nergis, yüzünde oluşmuş bir sivilceye şaşırdı, aynaya iyice yapıştırdı yüzünü. “Off” diye mırıldandı. “Tabii beslenmene önem vermezsen olacağı buydu şekerim” diye söylendi kendine. Pudrasına uzandı, hafif darbelerle rötuş yaptı.

HADRIANUS’UN HAKİKATİ
Sevgili Marcus,
Sana yirmi bir yıl Roma’ya hükmetmiş Hadrianus olarak değil, kendi karanlığıyla hesaplaşan bir ölümlü olarak yazıyorum. Manevi oğluma kendimle verdiğim savaşı anlatma fırsatını veren Tanrılara şükrediyorum.

SÜT
Dört kişiydiler. Uzun zamandır sofraya beraber oturmuyorlardı.
Ben sonra yiycem. Ben daha acıkmadım. Daha yeni yedim ben. Napiim çok acıkmıştım. Bugün okulda da bundan vardı zaten. Canım istemiyooo! Ben pişmiş havuç sevmiyorum ki! Kaç kere söyliycem!… Yine mi çorba? Yine mi köfte? Yine mi pilav?


VAKİT AĞACI
Motorun hırıltısı sabahın kararsız sessizliğini parçalıyordu. Hızla gaza asılıyordu Cemil. Nereye yetişeceksek. Sonra ani bir fren. Ne tam gece bitmiş ne de gün başlamış bu saatte. İnsanların çoğu daha arabalarını sokaklardan çıkartmamıştı. Yeni uyananlar, kahvaltı masasında olanlar.

VAKİT AĞACI
Bahçeden gelen seslere uyandı Kadem. Kardeşi muhtemelen sabah namazını kılmış, erkenden çalışmaya başlamış. Geleli bir gün oldu ama sanki her sabah böyleydi bu düzen. Pencereden baktı. Kafasında takkesi, kollarını koltuk altına kadar sıvadığı yün kazağıyla, türlü metal parçalarını bir yerden alıp başka bir yere hışımla savuruyordu Azat.

MÜSVEDDE
Kahramanımız (ona bir isim verelim, mesela Selim) masasında oturmuş, taslak olarak kendi ölüm ilanını yazıyor. Gerçekten öleceğinden değil, anlatım tekniklerini denemek için. “Selim öldü” yazıyor. Sonra beğenmeyip değiştiriyor.

V FOR VENDETTA: MASKENİN ARDINDAKİ GERÇEK
V for Vendetta’nın unutulmaz “hatırla” repliği bize ne çok şey hatırlatır. Son derece baskıcı bir toplum düzenininde yaşayan, ancak bir yerden sonra itaati isyana dönüştüren maskeli kalabalıklar.

İTAAT VE İSYANIN BAŞKENTİ: PARİS
Modanın başkenti. Aşk ve aşıklar şehri. Aydınlanma çağında parlayan sokakları ile “ışık şehir- La Ville Lumière” olarak anılan Paris, aynı zamanda yeryüzünde itaat ve isyanın en görünür hâliyle iç içe geçtiği şehirlerden biri.

Ağaç, akışa itaat ederek kıyıya sağ salim varmış; peki ya onu oraya sürükleyen hırslarımız nereye vurdu?
Nihal Gündüz

Yapmamayı tercih ederim.
Katip Bartleby – Herman Melville
İLK SAYFASI
Pırıl pırıl, soğuk bir nisan günüydü; saatler on üçü vuruyordu. Dondurucu rüzgârdan korunmak için çene sini göğsüne gömmüş olan Winston Smith, bir toz bur gacının da kendisiyle birlikte içeri dalmasını önleyecek kadar hızlı olmasa da, Zafer Konutları’nın cam kapıla rından çabucak içeri süzüldü. Binanın girişi, kaynatılmış lahana ve eskimiş keçe ko kuyordu. Hemen karşıki duvara, içerisi için epeyce bü yük sayılabilecek, renkli bir poster asılmıştı. Posterde, bir metreden geniş, kocaman bir yüz görülüyordu: kırk beş yaşlarında, kalın siyah bıyıklı, sert bakışlı, yakışıklı bir adamın yüzü.
Winston merdivene yöneldi. Asansörü de nemeye gerek yoktu. En iyi dönemlerde bile pek ender çalışırdı; kaldı ki, son günlerde gündüz saatlerinde elekt rik kesintisi uygulanıyordu. Nefret Haftası’nın hazırlıkla rı kapsamında alınan tutumluluk önlemlerinin bir parça sıydı bu. Daire yedinci kattaydı; otuz dokuz yaşında olan ve sağ ayak bileğinin üzerinde iri bir çıban bulunan Wins ton, merdiveni ikide bir durup dinlenerek ağır ağır çıkı yordu. Her katta, asansörün tam karşısına asılmış olan posterdeki kocaman yüz duvardan ona bakıyordu. Resim öyle yapılmıştı ki, gözler her davranışınızı izliyordu san ki. Posterin altında, BÜYÜK BİRADER’İN GÖZÜ ÜS TÜNDE yazıyordu.
1984
GEORGE ORWELL
Can Sanat Yayınları
Çeviri: Celâl Üster
Simülakrlar ve Simülasyon
Mahkeme onu anlamadı: Asla Yahudilerden nefret etmemişti, asla bir insanın öldürülmesini istememişti. Suçu itaatinden kaynaklanıyordu, oysa itaat her zaman bir erdem olarak methedilirdi. Nazi liderleri onun erdemini istismar etmişti. Yöneticilerden değildi, kurbandı; ölüm cezası sadece yöneticilere müstahaktı.
Jean Baudrillard

Gizlenmiş gerçekler, çılgın dokunuşlar, tutkun kalpler ve merhametle ilgili küçük yalanlar işte hep böyle yaşadım insanların arasında…
Böyle Buyurdu Zerdüşt
Friedrich Nietzsche

Vizyon Tarihi: 2005
Ülke: ABD, Birleşik Krallık, Almanya
Tür: Aksiyon, drama, politik distopya
Süre: 132 dakika
Oyuncular: Natalie Portman, Hugo Weaving, Stephen Rea, John Hurt
Konusu:
V for Vendetta, totaliter bir rejimin hüküm sürdüğü alternatif bir İngiltere’de geçer. Devlet, korku ve propaganda yoluyla toplumu kontrol altında tutarken, “V” adlı maskeli bir figür ortaya çıkar ve sistemi sarsacak eylemler gerçekleştirmeye başlar. Genç bir kadın olan Evey, V’nin planlarının içine çekilirken hem kendi korkularıyla hem de içinde yaşadığı düzenin gerçekleriyle yüzleşir.
Neden Seçtik?
V for Vendetta, itaat ve isyan arasındaki gerilimi yalnızca politik bir çerçevede değil, bireyin iç dünyası üzerinden de kuran güçlü bir anlatıdır. Başlangıçta korkuyla hareket eden bir karakter, zamanla korkusunun kendisinin bir kontrol mekanizması olduğunu fark eder. Bu fark ediş, itaatin çözülmeye başladığı ilk andır. V karakteri ise isyanın görünür yüzüdür. Maskesiyle bireysel kimliğini geri plana iter, bir fikre dönüşür. Bu da isyanın kişisel olmaktan çıkıp kolektif bir anlam kazanmasını sağlar. Film, böylece şu soruyu ortaya koyar: İnsanlar gerçekten baskı altında oldukları için mi itaat eder, yoksa itaat etmeyi öğrendikleri için mi?
Daha fazlasını oku: https://suaredergi.com.tr/v-for-vendetta-maskenin-ardindaki-gercek/

La Liberté – Özgürlük
- Ressam: Nanine Vallain
- Eser: La Liberté
- Yıl: 1793
- Ülke: Fransa
- Tür: Alegorik resim / Neoklasik etkiler
- Teknik: Tuval üzerine yağlı boya
- Boyut: 130 × 94 cm
- Bulunduğu Yer: Musée de la Révolution Française
- Konusu:
Eser, İspanyol sarayında geçen bir sahneyi tEserde yer alan kadın figür, Fransız Devrimi’nin temel ideallerinden biri olan “özgürlük” kavramını temsil eder. Figürün elinde tuttuğu kırmızı Frig başlığı, kölelikten kurtuluşu ve özgür yurttaş olmayı simgelerken; diğer elindeki belge, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ne gönderme yapar. Arka plandaki mimari yıkıntılar ise eski rejimin -monarşinin- çöküşünü temsil eder. Bu yönüyle eser, belirli bir anı değil; bir tarihsel dönüşümün simgesel ifadesini resmeder. - Neden Seçtik?
Bu eser, itaat ve isyan arasındaki kırılma anını en sade ama en güçlü biçimde temsil eder. Burada isyan, kalabalıkların sokaklara döküldüğü bir an olarak değil; bir hak iddiası olarak ortaya çıkar. Kadın figür ne bağırır ne de saldırır; ama artık itaat etmez. Elindeki metin, yalnızca bir belge değil, yeni bir düzenin ilanıdır. Bu nedenle eser, isyanın başlangıç anına işaret eder: İtaatin sorgulandığı. Hakikatin ilk kez dile getirildiği. Meşruiyetin yeniden tanımlandığı an.
“Size hükmeden bu kişinin sadece iki gözü, sadece iki eli, sadece bir vücudu var… Sizde olandan fazla hiçbir şeyi yok; sizi yok etmek için ona verdiğiniz o ayrıcalık dışında.”
Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev
Étienne de La Boétie
Mayıs Kitapları
- Baş Kaldıran İnsan – Albert Camus
- 1984 – George Orwell
- Mephisto – Klaus Man
- İnce Memed – Yaşar Kemal
Mayıs Filmleri
- Andrei Rublev (1966), Andrei Tarkovsky
- Pan’ın Labirenti, 2006), Guillermo del Toro
- Mephisto (1981), István Szabó
Mayıs Şarkıları
- Killing in the Name – Rage Against the Machine
- Another Brick in the Wall – Pink Floyd
- El Derecho de Vivir en Paz – Víctor Jara





