
“İnsan arzu ettiği gibi davranabilir, ancak arzu ettiği gibi arzu edemez.”
Arthur Schopenhauer, İsteme Özgürlüğü Üzerine
Editörden
Merhaba sevgili okur,
“Arzu, insanın özüdür.”
Böyle der Spinoza. En çarpıcı düşüncelerinden biri de şudur: “Bir şeyi iyi olduğu için arzulamayız; onu arzuladığımız için iyi olarak değerlendiririz.”
Öyleyse arzu, yalnızca neyi istediğimizi değil, neye değer verdiğimizi de belirliyorsa; kendimizi tanımaya arzularımızdan başlayabilir miyiz?
Sevilmek, beğenilmek, başarılı olmak, özgürleşmek, ait olmak, sahip olmak, hükmetmek, bilinmeyeni keşfetmek… Arzularımızın sınırı var mı? Ne var ki, birbirine taban tabana zıt şeyleri aynı anda istediğimiz de oluyor: Hem özgür olmak hem güvende hissetmek, hem başkalarından farklı olmak hem de onaylanmak, hem her şeyi bilmek hem de bazı gerçeklerden habersiz kalmak… Belki de insanı anlamayı zorlaştıran, arzularının çokluğu değil, bu arzuların birbiriyle çelişmesidir.
Peki insan, kendisini tanımasını sağlayan arzularından neden utanır?
Jean-Paul Sartre, utancı başkasının bakışı üzerinden ele alır. Özne olmaktan başkasının gözünde nesne olmaya geçerken yaşadığımız “iç kanama”, bizi kendi dünyamızın merkezi olmaktan çıkarır. Sartre’ın ünlü anahtar deliği örneğinde, kapının arkasında olup biteni merak ederek içeriye bakan bir insan, bir ayak sesi duyduğunda aniden kendisinin de görülebileceğini fark eder. Biraz önce yalnızca kendi merakının peşinden giderken, şimdi başkasının gözünde nasıl göründüğünü düşünmektedir. Utanç, tam da bu karşılaşmada belirir.
Ama utanmak için mutlaka yanlış bir şey yapmamız mı gerekir?
Mesela bir insan neden sevilmeyi arzuladığı hâlde sevgisini itiraf etmekten utanır? Ya da görünür olmayı, onaylanmayı isterken başkalarının bakışından neden korkar? Utanç, yaptıklarımızdan çok başkalarının gözünde kim olduğumuza ilişkin korkularımızdan mı doğuyor yoksa?
Dahası, neyi arzulamamız, neden utanmamız gerektiğini belirleyen yalnızca kendi vicdanımızla sınırlı değil. İçinde yaşadığımız toplum da arzularımıza ve utançlarımıza isimler veriyor. Birinin hırsı başarı tutkusu olarak alkışlanırken diğerinin hırsı açgözlülük sayılabiliyor. Birinin özgürlük isteği cesaret, diğerininki itaatsizlik olarak görülüyor. Aynı arzu, onu kimin dile getirdiğine göre erdeme ya da kusura dönüşebiliyor.
Jacques Lacan’ın “İnsanın arzusu Öteki’nin arzusudur” düşüncesi, tam da burada başka bir soru çıkarıyor karşımıza: “Gerçekten kendi istediğimiz şeyleri mi arzuluyoruz, yoksa başkalarının arzulamaya değer bulduğu şeylerin peşinden mi gidiyoruz?”
Bununla birlikte, yalnızca sahip olmayı değil, başkalarının gözünde arzulanmaya değer biri olmayı da istemiyor muyuz? Peki, başkalarının arzularına göre şekillenen bir hayatın içinde, kendi arzularımızı nasıl ayırt edeceğiz? Ve daha da önemlisi, bize ait olmayan arzuların peşinden giderken neden kendimizden utanacağız?
Bu durumda hangisi gerçekten bize ait? Arzularımız mı, utançlarımız mı?
Aklımızda dönen daha onca soruya yanıt aramak için kasım sayımızda Arzu & Utanç kavramlarının izini sürdük; insanın en mahrem isteklerinden toplumsal hayatın görünür çelişkilerine uzanan bu soruların peşine düştük. Arzuladıklarımızla sakladıklarımızın, olmak istediklerimizle olduğumuz kişilerin arasındaki mesafeye baktık. Yazarlarımızın farklı bakış açılarıyla meseleyi çok yönlü ele aldık.
Bu sayıda arzunun ve utancın türlü hallerini okuyacağız; hepsine olmasa da bazı sorularımıza yanıt bulacağız. Umalım ki arzularımızın peşinden giderken vicdanımızı kaybetmeyelim; utanmamız gereken yerde yüzleşmekten, utanmamız gerekmeyen yerde kendimiz olmaktan vazgeçmeyelim.
Keyifli okumalar…
H. Nilgün Karataş
YAZARLAR

MUHTAÇ DEĞİLİM, GİTME
Kimseye ihtiyacım yok. Duysunlar bunu. Tek başınayken söylemek çok tatsız. Bağımsızlığın da seyircisi olmalı. Beni güçlü bulsunlar, vazgeçemeyeceklerini düşünsünler de onlara ihtiyaç duyduğumu anlamasınlar. İnsanın arzu ettiği kişiyle ilişkisi, rehin aldığı kendisi üzerinden yürüttüğü bir pazarlığa benziyor. Karşımdakine yaklaşmak için kendimi uzaklaştırıyorum.

ARZUNUN YARASI, UTANCIN İNTİKAMI
Arzularımızın gerçekten bize ait olduğu zamanlar var mıydı? Yoksa arzuladığımızı sandığımız her şey, bir başkasının bize biçtiği değerin, eksikliğini hissettiğimiz onayların ve başkalarının gözünden kendimize baktığımız aynaların birer yansımasından mı ibaret?

SEVGİNİN UTANCI
Sevgi nedir? Bir duygu, bağlılık ya da insanın varoluşuna yüklediği anlam mı? Belki de asıl soru, neyi sevdiğimizden önce neden sevdiğimizdir. Çünkü insan sevdiği şeyin içinde çoğu zaman kendisini arar. Kendi ihtiyacını, eksikliğini, varlığının onayını. Peki, sevgi yalnızca bize ait olanın sınırlarında yaşıyorsa, gerçekten sevgi midir?

BAŞKASININ ARZUSU
İnsan kendi arzusunun öznesi midir? Nesnesi mi? Bu soru, arzu felsefesinin en temel paradokslarındandır. Ben arzularım, ben seçerim, ben yönetirim. Henüz arzumuzun kaynağını bile tanımazken ne beyhude bir böbürlenme. Bilinç dışının o devasa karanlığı ve başkalarının bakışları yoğurur hamurunu. Lacan, “İnsan kendi arzusunun sahibi değildir; başkasının arzusunda şekillenir,” derken bunu kastetmiş olmalı.

YARIM KALAN DANS
Kendi nefesi bile dışarı sızan bir ihanet gibiydi. Kulak kesilir, evde başka birinin nefes alıp almadığını dinlerdi. Kendisine ait olduğuna emin olduğunda da bu kez saatinin saniyelerine gözünü kilitleyip ne kadar sürede ne kadar nefes alıp verdiğinin hesabına başlardı. Uyandığında, kapıdan çıkıp sokağa adım attığında ya da merdivenlerden çıkıp eve girdiğinde de.


HARİTADA OLMAYAN
Haritalarda adalar hep biraz yalnız görünür. Etraflarını kuşatan maviliğin ortasında, dünyadan ayrılmış küçük kara parçaları. İnsan bazen yalnızca onlara bakarak bile başka bir hayat düşleyebilir. Denizin kıyısında bir ev, sabahları erkenden açılan balıkçı tekneleri, birbirini tanıyan insanlar, kimsenin kimseden fazla bir şey istemediği günler. Bir yerin nasıl olduğunu bilmeden, orada kendimizi daha iyi hissedeceğimize inanarak.

AŞK YALANMIŞ
Kapı arasından seyrederdim onları. Birbirlerini sarışları, öpüşmeleri, Sinan eniştemin ablamı okşayışları içimi gıcıklar, Sinan benim sevgilim olsun, diye hayıflanırdım. On beş yaşında, hafif toplu ama çok güzel bir kızdım. Yani güzel olduğumu herkes söylerdi. Kendimi ablamdan güzel sanıyordum. Galiba enişteme âşık olmuştum.

SEMA VE HALİT
Sema öldürmüş olamaz.
Çünkü o kocasına tanıştıkları ilk anda vurulmuştu. Evlilikleri tutkuluydu. Seneler geçmesine rağmen hâlâ öyleydi. Hayat Sema’ya tutunacak bir dal vermemişti. O bu dalı kendi bulmuştu ve sıkıca kavramıştı.
Köprü ayakları gibiydiler. Bir tanesi nasıl işe yaramazsa Sema ve kocası da öyle idi. Karşılıklı, birbirinin aynısı iki köprü ayağı; demir halatlarla sabitlemiş sürekli birbirine bakan ikili.

DAVETİYE
O sabah işe geldiğimde bilgisayarımı açıp gelen maillerime bakarken sabah kahvemi getiren sekreterim elindeki davetiyeyi “Bu sabah getirdiler, fuar ve sonrasındaki ödül töreni için,” diyerek uzattı. Kendisine teşekkür ettikten sonra kahvemden bir yudum alıp, davetiyeyi açtım.

SELMA HANIM’IN BALKONU
Selma Hanım sabahları balkona çıkar, dumanı tüten fincanını masaya bıraktıktan sonra balkonu boydan boya arşınlardı. Yedi adım sağa, on adım sola ağır ağır ilerleyerek çiçekleriyle konuşur; onlara şarkı söylerdi. Geçip giden yıllarda selvi boyu tırpanlanmış, diri memeleri pörsümüş, zarif parmaklarının biçimi bozulmuş olsa da…

BÜYÜTEÇ
Arzularım gözlem altında. Gözlemcinin kocaman bir büyüteci var. Tam tepemde gezinip duruyor. Kafamı kaldırıp onunla bakışmaktan utanıyorum. Benim ben olduğumu bilmesinden ötürü kaygılanıyorum. Neye baktığım, neyle ilgilendiğim konusunda pek meraklı. Elinde geçerli sebepleri, kuralları var.
Gözleyenin o kocaman büyüteci, insanların suçlu hissetmesini mi sağlıyor yoksa onları utanç içinde kıvrandırıyor mu?

KARANLIKLAR
Fokurdayan çayı demlemeye koştum. İki kişinin bile zor sığdığı bu mutfağın geniş olmaması, tuhaf bir şekilde korunaklı olduğum duygusu veriyordu bana. Kimden ya da neden korunduğumu bile bilmeden hem de. Sabah çayını demlerken, buhar yüzüme vurunca, gözümü buğu sardı hafif dengemi kaybettim. Büyük çaydanlıktan biraz kaynar su ayağıma sıçrayıverdi. Aldırmadan ağzına kadar demliği doldurdum.

RENKLERİN UTANCI, ARZUNUN GÖLGESİ
İnsan, kendinden sakladığı şeyin neresinde yaşar?
Ressamın tek tutkusu, renkleri hayal dünyasının sınırsız paletinden özgürce seçebilmekti. O, gördüğü her karaltıyı bir kediye benzetiyor; dünyanın sıradan gölgelerinde bile kendi bilinçaltının hayvanlarını, kendi yalnızlığının izlerini arıyordu. İçinde taşıdığı o çılgın renklerle çizmek istediği harita, hayatın insanlara dayattığı haritayla hiçbir zaman örtüşmüyordu. Çünkü…

BAŞKALARININ GÖZÜ VE UTANÇ: THE SUBSTANCE
İnsan neden kendisi olmaktan utanır? Aynaya baktığında gördüğü bedeni neden olduğu hâliyle kabul etmek yerine onu değiştirmeye, düzeltmeye ve bazen de ondan kurtulmaya çalışır? Belki de sorun, kendimizde gördüğümüz kusurlardan çok, bu kusurların bizi başkalarının gözünde nasıl birine dönüştüreceğine dair taşıdığımız korkudur. Coralie Fargeat’nın The Substance filmi, tam da bu korkunun peşinden gider.

İFRAT İLE TEFRİT
İçindeki kaleleri bir türlü yarıp ruhunu özgürleştiremiyordu. Varsa yoksa kilolarıydı o kalelerin önüne aşılması zor duvarları ören Tijen’in.
Hiç yerinde de durmuyordu. İçindeki kaosu örtmek için dışarıdaki dünyayı milimetrik bir kusursuzlukla nizama sokuyordu. Evine zevkli şekiller veriyor, internetten ikinci el ama son derece zevkli objeler sipariş ediyor; aldığı her ürün, o kocaman bahçeli evde tam da durması gereken yeri buluyordu.


VİCDANIN FİNANSMANI
Mektubunu ilgiyle okudum. Galerideki toplantıda bulunanların konuşmaları daha da ilginçmiş. Yazdıklarınla, benden çok şey istemiyorsun. Tam tersine, şimdi ne sorduğunu daha iyi anladım. “İnsan ne zaman utanır?” diye sormuşsun. Doğrusu, nasıl bir katkıda bulunabileceğimi bilmiyorum. Ancak aklıma gelenleri seninle hızlıca paylaşacağım.

SENDROM
Dümdüz giden yaşam çizgisinde asla farklı bir yol seçmezdi. Günlerini benzer hale getirirdi. Zaman, onu her daim tahmin ettiği sonuçlara götürürdü. Konforlu bir hayatın Fehmi için anlamı buydu.
Etrafındakileri de kendine benzeyen insanlardan seçerdi. Hiç kimse kafasını karıştırıp hayaller kurmasına yol açmamalıydı. Ne gerek vardı ki… O var oluşun memuru gibiydi.

MÜHÜR
Duvarda asılı duran pirinç sarkacın her sağa kayışındaki kuru gıcırtı dışında odada ses yoktu. Aralık camdan giren rüzgâr, tül perdeleri havalandırıyordu. Odanın köşesindeki masif ahşap büfenin aynasına tavan lambasının cılız sarı ışığı vuruyor, ışık masadaki iki porselen fincanın ve demliğin beyazlığında kırılıyordu. Pencerelerde damla damla buğu birikmişti.

BİZ
Biz geceleri ışığı erken söndürenler çok önceden fark ettik akşam ezanıyla tüm çocukların misketlerinin aynı mezar taşına yuvarlandığını. Ama geçen gece anladık ne olduğunu. Biz ertesi sabah henüz kimse konuşmadan fark ettik aramızda inceden inceye bir şeylerin çatlamaya başladığını ve bu çatlağın örümcek ağı gibi yayılıp bir yarığa dönüşeceğini. Merkezi mezarlık olan bir köyün biz geceleri ışığı erken söndürenleri biliyorduk hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağını.

GREV
Kütüphaneden kalın mitoloji kitabını çekip aldı Beren, sayfaları çevirdikçe dehşete düştü. Kuşe sayfalar satır satır yeniden yazılıyordu. “Grev başladı,” dedi ilk sayfada Prometheus; Çarklar durdu ve Sisifos o lanet kayayı yokuşun tepesinde kendi halinde öylece bıraktı. Tanrılara karşı durulan en büyük isyan bu olacaktı. Yukarı yuvarlanmayı her taş reddettikçe emek kendini tekrar tanımlayacaktı.

ARKA KOLTUK
Cansız varlıkları sınıflandırmaya, onlara insana özgü nitelikler yüklemeye başladığımı fark ettim zamanla. Önce otomobillere cinsiyet atfetmekle başladı her şey. Bir nevi edebiyattaki kişileştirme sanatını uygulayarak otomobilleri dişi ya da erkek diye ayırmaya başladı zihnim. Bir Volvo, estetik kaygılardan uzak ama güçlü bir İsveç erkeği iken, Honda’nın sedanları çekik gözleriyle sakin ve dingin birer geyşa oldu benim için.


YELEK DEĞİŞİMİ
“En hızlı yiyip çekirdeğiyle beraber yutabilen yarışmayı kazanır arkadaşlar.”
Kadın şuh bir kahkaha atıp protez tırnaklarını geçirdiği, renk tercihi kırmızı olan elmasını ısırmak için ağzını açtığında “Hamile kalmam inşallah, çekirdeği yutunca mevzu değişiyor malumunuz” dedi.
12.000 beğeni. 6.300 yorum.
Seyircisinin görünmediği, karbon salınımından ibaret kahkahaların duyulduğu bu ana tebessüm etmiş bulundum.

NE ZARAFET
Ah, nasıl da utanıyorum.
Dünya dönüyor da dönüyor. Başka bir gezegene gitmek de istemiyorum, Ay’a çıkıp dünyaya şöyle bir bakmak da. Olduğum yerden görüyorum zaten. Mitoloji biliyorum, söylememe gerek var mı? Bildiğimden fazlasını biliyormuş gibi anlarsınız ya.
Kitaplar bekliyor da bekliyor. İnternette görüyorum. Okumak biraz moda oldu gibi, canım sıkılıyor.

BEZ BEBEK PAKİZE
Hep bu odadayım. Gözlerimi karşı evin penceresine diktim. Çok karanlık. Perdenin usulca oynadığını görüyorum. Saçları simsiyah, gözlerinin rengi? Yok onu göremedim. Siyah mı? Olabilir. Perdenin ucunda minicik bir el, yenmiş tırnaklar, kopmuş şeytan tırnakları var. Parmaklarının arası da kara. Saçları terelek kâhkülü yamuk kesilmiş küçük bir kız çocuğu. Göz pınarlarında akan yaşların izi kalmış.

MADALYA
Rıza her sabahki gibi saat altıda itfaiye merkezinin ağır kapısını ittirerek içeri girdi. Karanlıkta, araçların arasından geçerek soyunma odasına yöneldi. Nöbette olanların bile çıt çıkarmadığı saatlerdi. Emekliliğinin ardından on altı senedir aynı yerde çalışıyordu ve en sevdiği saatti. Bu zamana kadar bir kere bile bu saatte alarm çalmamış, itfaiye erleri yola çıkmamıştı. Eşine bir kere, “Hanım yangın bile çıkacağı anı biliyor,” demişti.

KIRK SEKİZ METREKARE
Pazar sofrasını yine o kurdu. Zeytinyağlılar bir gün önceden hazırdı. Börek o sabah pişti. Meyve salatası en sona kalsın ki sulanmasın diye meyveler buzdolabının alt gözünde bekliyordu. Mutfak penceresinin kenarındaki saksıdan yayılan ıtır kokusu yemek kokularının ardına saklanmıştı. Perihan yapraklardan birini kopardı, avucunda ezdi, parmaklarının arasında gezdirdi ve derin derin kokladı. Salonda televizyon açıktı ama kimse izlemiyordu.

ISLAK
Kendimi puslu bir sahilde bulmuştum. Saatlerce dolaştım. Kim olduğuma dair ne bir fikrim vardı ne de hatırladığım bir şey. Denizin sesi, kapalı gökyüzü, çakıl taşları, deniz kabukları, kumlar ve uzaklardan gelip geçen insanlar… Bunlar yetiyordu. Hem oradan ayrılsam nereye gidecektim ki?

YALNIZLIK BORSASI
Karaköy Rıhtımı’na bakan o eski hanın dördüncü katındaki yüksek tavanlı salonda zaman, rutubetli mermerlerin ve cilalı ahşap kaplamaların arasında ağır ağır birikiyordu. Rıhtıma yanaşan yük gemilerinin pencerelere vuran zayıf fener ışıkları ile dışarıdaki ıslak deniz kokusu binanın taş duvarlarından içeri süzülüyordu.

HİÇ GÖRMEMİŞ GİBİ
Utanç, arzunun en dürüst tanığıdır; insanın yüzünü kızartan, gizlemeye çalıştığı ama vazgeçemediği bir istektir. Bu yüzden ikisini ayrı ayrı düşünürsek eksik kalacaktır. Utanç arzunun gölgesi değil, arzunun kendini ele verdiği yerdir.
Yanaklarımızın kızardığı anları düşünelim en eski en ilkel görünürlüğüdür utancın. Beden, dilin saklamaya çalıştığını ifşa eder.

ÜÇ SİLAHŞÖRLER
Sunucu soruyor: “Hayatta pişmanlıklarınız var mı?”
Genç konuk önce saçlarını savuruyor, umursamazlık maskesini yüzüne yerleştirip cevap veriyor: “Hayatta yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymadım.”
Sunucu araya giriyor: “Ne güzel!”
Hayatımı düşünüyorum, ne kadar çok pişman olduğumu, ne kadar çok şeyden pişman olduğumu.

SENDEKİ BEN
Arzularını kimseye söylemeyen insanlardandı yaşlı adam. İnsanın bir şeyi ne kadar çok istediğini başkaları öğrenirse, o şeyin bir gün elinden alınabileceğine inanırdı. Bu yüzden ne ne kadar yalnız olduğunu, ne de en büyük arzusunu kimseye anlatmazdı.
İşini geç bitirdiği bir akşam, eve gitsem ne olacak, bekleyenim mi var diye hayıflanarak dükkânını kapatıp talaşların arasında oturdu.

AYIP AYIP
İnsan hiç kendi bedeninde mülteci olur mu? Yorgunum desem değildim. Hastayım desem hiç değildim fakat bütün eklemlerimi nokta nokta, koordinat koordinat ele geçirmiş berbat ağrılar çekiyordum. Belim, dizlerim, omuzlarım, dirseklerim hatta parmaklarımda dahi ağır külçeler varmış gibiydi. Değil kıpırdamak, sağdan sola dönsem her yerim tel tel dökülecekmiş gibi hissediyordum. “İnsanın neresi ağrıyorsa canı oradadır,” demiş eskiler. Eh benim her yerim ağrıyordu.

Beyaz, Siyah’a usulca yaklaşır ve fısıldar: “Ben tüm renklerimi açığa vurmak isterken, sen beni kusurlarımla gölgeye çekiyorsun.”
Nihal Gündüz

Utanç, başkalarının kınadığını düşündüğümüz bir eylemimizin fikriyle birlikte ortaya çıkan kederdir.
Baruch Spinoza (Etika, 3. Bölüm, Duyguların Tanımı)

In the Mood for Love, 2000
Yönetmen ve Senarist: Wong Kar-wai
Yıl: 2000
Ülke: Hong Kong
Tür: Bilimkurgu, Neo-noir, Distopya
Süre: Dram, romantik
Görüntü Yönetmenleri: Christopher Doyle, Mark Lee Ping-bin
Müzik: Christopher Doyle, Mark Lee Ping-bin
Başroller: Maggie Cheung, Tony Leung Chiu-wai
KONUSU
1962, Hong Kong. Aynı gün komşu dairelere taşınan gazeteci Chow Mo-wan ile sekreter Su Li-zhen, eşlerinin birbirleriyle ilişki yaşadığını fark eder. Bu ortak incinmişlik, aralarında giderek derinleşen bir yakınlık doğurur. Birbirlerine duydukları çekimle, kendilerini aldatan eşlerine benzememe kararlılıkları arasında kalırlar. Dar koridorlarda, merdivenlerde ve kısa karşılaşmalarda büyüyen duygularını hem çevrelerinden hem de kendilerinden saklamaya çalışırlar.
NEDEN SEÇTİK?
Aşk Zamanı, arzuyla utancın henüz bir eylem gerçekleşmeden de birbirine dolanabileceğini gösteriyor. Wong Kar-wai, Chow ile Su’nun arasındaki gerilimi bakışlarla, suskunluklarla, kapı aralıklarıyla ve tekrarlanan karşılaşmalarla kuruyor. Kamera çoğu zaman onları bir eşikten ya da dar bir açıklıktan izliyor; biz de mahremiyetlerine gizlice bakıyormuşuz gibi hissediyoruz. Arzu yaklaşmak isterken utanç geri çekiliyor; aralarında söylenemeyenler birikiyor. Film, “Arzu & Utanç” temamızın merkezine şu soruyu bırakıyor: İnsanın arzusuna çizdiği sınır nerede kendi vicdanından, nerede başkalarının bakışından doğar?

- Eser: Âşıklar – Les Amants
- Sanatçı: René Magritte
- Yıl: 1928, Paris
- Teknik: Tuval üzerine yağlıboya
- Akım: Gerçeküstücülük
- Ölçü: 54 × 73,4 cm
- Bulunduğu Yer: Modern Sanat Müzesi (MoMA), New York
- Konusu: Yüzleri beyaz kumaşlarla örtülü iki insan öpüşür. Bedenleri birbirine yaklaşmış, dudakları arasına ise bir engel girmiştir. Yakınlığın en tanıdık hareketlerinden biri, Magritte’in resminde hem gerçekleşen hem de tamamlanamayan bir buluşmaya dönüşür. Kumaş, yüzleri ve kimlikleri gizlerken dokunmanın, görmenin ve birbirini tanımanın önüne geçer.
- Neden Seçtik? Figürlerin birbirine yönelen bedenleri ve öpüşmeleri, aralarındaki çekimi görünür kılıyor. Ancak yüzlerini örten kumaşlar, bu yakınlığın içinde bir mesafe bırakıyor. Engele rağmen süren arzu da hissettiriyor kendini. Âşıklar, aralarındaki kumaşa rağmen birbirlerine yaklaşmayı sürdürüyor. Örtü teması sınırlandırıyor, fakat arzuyu ortadan kaldırmıyor. Bu gerilim, görünmekten ve yargılanmaktan çekinirken yakınlık kurmayı istememizi düşündürüyor. Âşıklar’ı, arzu ile saklanma ihtiyacını aynı görüntüde buluşturduğu için seçtik.
Kasım Kitapları
- Parfümün Dansı – Tom Robbins
- Colas Breugnon – Romain Rolland
- Daha Küçük Bir Gökyüzü – John Wain
Kasım Filmleri
- In the Mood for Love / Aşk Zamanı (Wong Kar-wai, 2000)
- Hamam (Ferzan Özpetek, 1997)
- Okuyucu / The Reader (Stephen Daldry, 2008)
Kasım Şarkıları
- Je t’aime… Serge Gainsbourg & Jane Birkin (1969)
- Wicked Game – Chris Isaak (1989)
- Glory Box – Portishead (1994)





