
“Böylece alışkanlık, gönüllü kulluğun ilk nedeni hâline gelir.”
Étienne de La Boétie — Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev
Editörden
Merhaba sevgili okur,
Konfor ve esaret. İlk bakışta birbirine taban tabana zıt iki kavram. Biri rahatlığı ve güveni, diğeri kısıtlanmayı ve özgürlüğün kaybını çağrıştırıyor. Oysa aralarında sandığımızdan çok daha ince bir çizgi var.
Çünkü insan sadece zor kullanılarak esir edilmiyor her zaman; bazen rahat ettiği, alıştığı ve kaybetmekten korktuğu için kalır. Kendisini güvende tutan şeyin hareket alanını daralttığını ise çoğu zaman geç fark eder.
Erich Fromm’un belirttiği gibi; özgürlük belirsizlik ve sorumluluk getirir. Bu yükü taşımak zor geldiğinde, bizi güvende hissettiren yapılara sığınırız. Bauman’ın dediği gibi; güvenlik isteriz ama özgürlükten vazgeçmek istemeyiz, özgürleşmek isteriz ama belirsizlikten korkarız. Bir evi, bir ilişkiyi, bir unvanı, sahip olduğumuzu sandığımız ne varsa kaybetmemek adına kendimiz olmaktan vazgeçtiğimizde, konfor dediğimiz şey görünmez esarete dönüşmüş olabilir.
Bugün teknoloji ve tüketim dünyası da bu pazarlığa dâhil. Hayatımız kolaylaştıkça görünmez bağlarımız çoğalıyor. Byung-Chul Han’ın işaret ettiği gibi, modern insanın gardiyanı artık dışarıda değil. Daha çok üreten, tüketen ve görünen insan, bunu kendi seçimi sanarak kendi esaretini yaratıyor. Foucault’nun dikkat çektiği o biçimlendirici iktidar, bugün alışkanlıklarımızın ve ekranlarımızın içine gizleniyor.
Böyle düşününce konfor ile esaretin birbirine karşıt olmak bir yana birinin diğerinin içinde saklandığı fark ediliyor.
Bu ay Suare’de bu iki kavramın arasındaki ince çizginin etrafında dolaştık. Konfor ne zaman esarete dönüşür? Güvende olmak için nelerden vazgeçeriz? Ve en önemlisi; bizi tutan kapının kilitli olmadığını fark ettiğimizde dışarı çıkmaya cesaret edebilir miyiz?
Tüm bu sorulara yanıtlar aradık. Edebiyattan sinemaya, gündelik hayattan toplumsal yapılara uzanan sayfalar arasında gezinirken kendi alışkanlıklarımızı ve bizi tutan sınırları yeniden düşünmek dileğiyle.
Umalım ki konforumuz bizi dinlendirsin ama esir almasın, güvende olalım ama özgürlüğümüzden vazgeçmeyelim.
Keyifli okumalar…
H. Nilgün Karataş
YAZARLAR

KOLTUĞU KÜÇÜMSEME
Bedenin nereye çökeceğini, gözün nereye takılacağını, elinin neye uzanacağını, hangi saatte susacağını koltuk bilir. Koltuk ciddiyet gerektirir. Hazır mısın? Şimdi onunla tanışacaksın. Sakin ol. Ayaklarını hemen uzatma. Battaniyeyi dizlerine çekme. Önce yüzüne bak. Yüzü yokmuş gibi davranacak.

STEVENSLAŞMAK: PROFESYONEL ESARET
Odasına çekilip aşk romanları okuyan, fakat kendi yaşamında duygudan arınmayı “en büyük erdem” sayan bir adam düşünün. Dışarıdan bakıldığında çelikten bir disiplin, kusursuz bir profesyonellik… Hayatı yaşamak yerine onun emniyetli temsilini seçen tanıdık bir silüet.

KIRK KAT YORGANIN ALTINDAN İĞNE BATTI
Günlerdir adını koyamadığım bir sancı yaşıyorum. Konfora sahibim, hayatın getirdiği güzellikleri yaşıyorum ama bir yandan o kırk kat yorganın altındaki iğne batıyor bir tarafıma. Canım yanıyor, ruhum kararıyor, genzime küf doluyor. Bir yerlerde bir yanlış var diyorum ama nerede? Seçtiğim hayat bana mı ait ya da iyisi bu denilen bir tercihin elinde oyuncak mıyım?

HENÜZ BİR OLRİC’İ YOKTU
İnsan, esir olduğunu fark etmeden, konforunu korumak için özgürlüğünden ne kadar feragat edebilir?
“Vazgeçtiklerimiz ardımızda bir buz dağına dönüşene kadar,” diye yazdı ekrana. İlk Turgut Özben evinin koltuğunda oturup eşyalarını süzdüğünde yakalanmıştı bu hastalığa; o da vücudunun şeklini almış koltuk minderine bakarken buldu kendini.

ÇOK KALABALIK, ÇOK YALNIZ
On bir odalı, iki salonlu, yedi tuvaletli evde Aysun’un kendine ait bir odası yoktur. Bunu kimse sorun olarak görmez; ev büyüktür ve yeterince alan vardır. Yatak odalarının üçünde kullanılmayan yataklar, birinde oyun konsolu, birinde piyano durur. İki oda giysilere, bir oda ütüye ayrılmıştır. Kütüphane olarak ayrılan odanın iki duvarı onlarca tezhip eserle doludur.


KONFORUN EFENDİSİ, KORKUNUN KÖLESİ
Paris’in gri ve ıslak koridorlarından birinde, kendini altı metrekarelik bir dünyaya sığdırmış bir adamın yanındayım. Gerçi “sığdırmış” demek ne kadar doğru, emin değilim. Belki de sığdırdığını sanıyor. Çünkü Jonathan Noel’in altı metrekarelik dünyası, birazdan bir güvercin tarafından işgal edilecek.

AŞK ESARETTİR!
Gören herkesin delicesine kıskanacağı bir davetti. Işık oyunları, mumlar, çiçekler, havai fişekleri… Özel bir tuvaletim vardı, isteğime göre dikilmişti. Davetliler de çok şıktı. Ama bizden gözlerini ayıramadılar. Sadece kayınvalidem suskun ve mutsuzdu. Gecenin sonlarına doğru bir ara yanıma gelip gizlice “Umarım mutlu olursun,” dedi. Önce kıskançlık sandım…

ESARETİN C’ESARETİ
Son Söz:
Yaşadığımız dönemde esaretin, konforlu zihnimizin içine, artık iyice yerleştiğine kanaat getirdim. Rahatsızım. Nasıl değişir bu durum? Belki de yapı söküm yapmak lâzım; cesaretle. Kolay değil. Konforlu esareti delebilecek gerçek cesaret, belki de güvenilir insanların ilkeli, onurlu duruşlarında olabilir.

OLAMADI, OLMADI
Başına gelenden değil, gelemeyenden de mutsuz olur insan. Bizimki, bunun canlı kanıtıydı. Öyle devasa kötülükler görmemişti aslında hayattan. Ne yuvası yıkılmış, ne alacaklısı kapıya dayanmış, ne geceleri uykusuz kalmış değildi. Hatta pek çoklarına kıyasla şanslıydı diyebilirim. Ama o, en küçük pürüzü bile büyütüp hayatının göbeğine, ‘dert’ diye koymayı iyi bilirdi.

BOY ÖLÇÜSÜ
Dünyada nesneler, bedenler, sesler, mesafeler vardır; fakat “üç” yoktur. Üç taş vardır, üç ölüm, üç gece, üç kişi… ama bütün bunlardan çekilip çıkarılabilecek, kendi başına duran bir “üç”e hiçbir yerde rastlanmaz. Buna rağmen uygarlığın neredeyse bütün düzenini, dokunamadığımız bu soyut varlıkların üzerine kurmuşuzdur. Sayarız, ölçeriz, böleriz, karşılaştırırız…

CANAVARA SARILIP UYUMAK
Bir keresinde kendime sordum. Ben Haufniensis değilim tabii, Kierkegaard da değilim; o yüzden aradığım cevaplar önemini kaybetti. Hikâyeler anlattım. Bir gölün içinde yaşayan canavara dair. Onu gördüğünü iddia eden köylüler vardı. Gölün büyüklüğünü söylesem belki gözünüzde canlanır ama büyük bir göl desem de canlanmaz mı? Betimlemeler çok abartılıyor.

BAĞ
Durabildiğim için seçtin beni. Sessiz kalacağımı bildiğin için.
Bir gün yorulacağını bildiğin için. Yorulduğunda asla kabul etmeyeceğin için. Durmak sana zayıflık gibi geldiği için.
Nice serüvende seni ayakta tutan vazgeçmeyişinin seni bir yere kadar götüreceğini bildiğin için.


FARE MASALI
Kapkaranlık bir küçük odada çömelmiş duran bir çocuk. Annesi ne kadar insafsız. Hayır olaylar hiç öyle değil. Çocuk orada çünkü kendi istedi. Kafanız mı karıştı? Anlatıyorum.
Ben yalnızlığı çok seven bir çocuktum. Ama ailem tam tersi. Hep emiş gemiş olalım, yemekler birlikte yensin, herkes oturma odasında otursun hep ama hep.

BU YAZI BURAYA GELENE KADAR
Banka kuyruğunda, ensesine yapışık gibi duran adamın, “of çok sıcak” demesiyle, burnunu tuttu. “Allah’ım dayanılır bir koku değil bu sıcakta.”
Önündeki adama, yanda duran bankı işaret edip, “Rica etsem sıramı koruyabilir misiniz, bir sigara içip hemen dönerim.”
“Tabii ki rahat olun,” geri dönüşüyle banka geçip oturdu.

FARKEDİLMEYEN ÖZGÜRLÜK
Gözlerimi müthiş bir ağrı ile açtım. Tüm vücudumu esir almıştı. Yavaş hareketlerle yataktan kalkıp, elimi yüzümü yıkamaya banyoya geçtim. Lavaboya eğilmek istediğim anda beynim akarcasına başımda hareket etti. Zor bela yıkadıktan sonra mutfakta kahve makinemi çalıştırıp içeriye geçtim. Oturmak ayrı bir işkenceydi. Sırtımdaki tüm kaslar isyandaydı.

KONFOR YALAN ESARET GERÇEK
İnsan ne için, neden yaşar? Niye burada, dünyadayız? Güzel alışkanlıklar edinip, zenginleşmek, bu uğurda en taze zamanları feda etmek için mi? Belki iyi bir eğitim sonrası para kazandıracak kariyer planı yapar, kamu sektörüne dahil olamasa da özel sektörde var olabilir insancık. Bu mudur yaşam gayesi? İnsan ne için, neden yaşar?

BEKLENMEYEN KAHVALTI
Hiç beklemediğim bir vakitti, telefonum çaldığında. Sabah, daha çok erkendi, ancak acil bir şey gerektiğinde aranılacak bir saatti. Hızla merak edilmesi gereken kişileri kafamda döndürüp, diğer komodinin üstünde duran telefona panikle koştum. Gözlerime inanamadım bir an, ismini görünce. Açmasam mı acaba diye düşündüm bir an.

SAMETLERE NE OLDU? (MIL PASOS)
Artık dans etmek istemiyorum. Kalkıp müziği kapatacak takatim de yok. Ne kadar farklı hayal etmiştim oysaki… ama ne demişler? Büyük hayalleri olanların hayal kırıklıkları da büyük olur. Büyük mü hayallerim benim? Bilmem, bence değil. Ateş olsam cürmüm kadar yer yakarım nasıl olsa. Hem ne fark eder ki?

KAPI HENÜZ KAPANMADI
Bir aşığın gözyaşları, sanki gecenin bütün sessizliğini yararak cam bilyeler gibi dökülüyor, parkelerin üzerine saçılıp kendi küçük yörüngelerinde yuvarlanırken üzerlerindeki ışığı kırıyor; kırılan ışık gökkuşağının bütün renkleriyle evin duvarlarına vuruyor, duvarlar bir anlığına başka bir âlemin yüzeyine dönüşüyor, mekânın bütün poetikası yerinden oynayıp kendinden geçiyor…

GOLGOTHA TEPESİ SAKİNLERİ
Bakın şu tepedeki kendilerine “insan” diyen uysal sürüye! Nasıl da sokulmuşlar birbirlerinin sıcaklığına, nasıl da titriyorlar kanın o asil soğukluğu karşısında. Onlar can alırken, üşümekten öyle korkarlar ki özgürlüğü bir hırka fiyatına satmayı dilerler. Sorarım size! İlk insan, mağaranın o tekinsiz oyuğunda acının o yakıcı nefesinden kaçmak için mi yaktı ateşi, yoksa sadece kendi korkaklığına bir sığınak mı buldu?..


İYİLİĞİ FISILDAYAN DÜNYA
Bugün kullandığımız hemen hemen tüm teknolojik icatların babası tembellik, annesi hedonizmdir. Her tembel bir şey icat edemese de önemli icatlar, zahmeti azaltarak kazanacağı vakti haz veren şeylerle doldurmak isteyenlerce geliştirilmiştir.
Hayatı kolaylaştırdığını inkâr edemesek de teknoloji ve onun getirdiği konfor zaman içerisinde insanın mücadele gücünü kırdı, fiziksel ve ruhsal dayanıklılığını zayıflattı.

YENİ TABELALAR, ÇALINMIŞ HAFIZA
Kanaldan kanala geziyorum. Zil çalınca yerimden kalkıyorum. Kurye, yirmilerinin henüz başında, temiz yüzlü bir delikanlı. Merdivenleri koşarak çıkmış olmalı ki elindeki paketi uzatırken göğsü inip kalkıyor. Şakaklarından süzülen teri silmeye dahi vakit bulamamış. Mahcubiyetle, “Kusura bakma abi,” diyor, “geciktim. Sokağın adı değişmiş, adresi epey aradım…”

DİYOJEN, DOĞANIN KYNİKLER’İ VE BİZ
Sinoplu Diyojen, medeniyetin sunduğu yapay konforu reddedip sokağın özgürlüğünü seçerken, boşuna adını köpeklerin doğallıktan ödün vermeyen ruhundan alan Kynik (Kinik) felsefesinin en radikal temsilcisi olmadı. Ona göre medeniyetin konforu, insanı kendi elleriyle inşa ettiği altın bir kafese hapseden süslü bir esaretten başka bir şey değildi.

İÇERİDEN SESLER
30 Temmuz
“Yeni tema belirlendi.”
Atlas’ın sayfaları açıldığında, dünyanın üzerindeki çizgilerin insan eliyle çekilmiş birer yara izinden ibaret olduğunu anlarsınız. Kendi yaralarımız da öyledir; ilkin derin bir neşter darbesiyle açılır, zamanla kabuk bağlar, nihayetinde üzerini örten tenin rengini alarak görünmezleşir. Görünmezleşmek sadece taşıdığın yükün adını unutmakmış.

HAYATIMSI
En son ne zaman denedin? Evet, bu bir soruydu. Hatırlamıyorsun… Neden bahsettiğim hakkında hiçbir fikrin yok değil mi? Hayatı kontrol edebildiklerinle oluşturuyorsun tabii ki minik tanrıcık!
Akşam yemeğinde tabaktakinin ne olduğunu hatırlarsın belki. Balık vardı, yanında salata, fırına soğan ve sarımsak vermiştin. Önceki gün kaydırdığın kısa videolarda B-12’den bahsediyordu bir kadın.

AYNA AYNA SÖYLE BANA
Annem, beni tepeden tırnağa süzerek, nişanlımla çıkıp gelinlik bakma fikrime gözlerindeki işaretlerle hayır diyordu.
“Aa ne münasebet ayol dul karı gibi,” bu lakırdı ortamı don lastiği gibi germişti; etrafta fıldır fıldır dönen gözler, burulan dudaklar, sallanan gerdanlar ve tabii ki kaynanamın ezici bakışları avizenin üzerine kadar çıkıp anneme böcekmiş gibi bakarken, annem yerin dibine geçmişti.


YAŞAMAK ULAN
Nedendir bilmem, ne zaman bir yolculuğa çıksam illa yeni biriyle tanışır illa ilginç bir hikâye dinlerim. Her biri ayrı bir yaşanmışlık olan bu hikâyelerin çoğu da güzel hatıralar olarak kalır zihnimde. Birazdan aşağıda okuyacağınız hikâye de böyle bir yolculukta tam da söyleyecek lafımın kalmadığını düşündüğüm bir zamanda çıktı karşıma.

BUZDOLABI
“Bu evde bir gece daha kalmak istemiyorum.”
Turgut’un bakışları karısının avucunda sıkı sıkıya tuttuğu bavula kitlendi. Nereye, diye bile soramadan kapı ağzında durmadan konuşan kadını dinlemeye çalışıyor. Kelimelerin birleştiği yerde hepsi dağılıp zihninde anlamsızlaşıyordu. Daha önce durduk yere, ben gideceğim, dedi anları düşündü Turgut. Her seferinde “nereye” dediğinde “artık sıkıldım,” cevabının askıda kalışına “dayanamıyorum” sözleri ekleniyordu.

KÖR BÜLBÜL
Bülbül gibi bazı kuşlar daha güzel ötmeleri için kör edilirmiş. Gözlerine mil sokularak kör bırakılan kuşlar göremedikleri için bir kafesin içinde mi yoksa özgür gökyüzünde mi olduklarını anlamazmış. Böylece kendilerini özgür sanıp ötmeyi hiç bırakmazlarmış. Uçmazlarmış da göremedikleri için. Kanatları var ama uçmayı unutmuş, kafesin tellerine dokunmayan bir kuş, çünkü kafesin sınırlarını ezbere biliyor…


ANAHTAR
Üçüncü basamak yıllardır gıcırdıyordu. Kadın, evde değişen onca şeye rağmen aynı kalan bu sese takılmıştı. Tahta dediğin kışın rutubetten şişerken, rengi de kokusu da değişirken bu basamağın, üzerine basıldığında hep aynı gıcırtıyı çıkarması anlamsızdı. Önce üst katta belli belirsiz bir hareket başlar, ardından merdivenlerden aşağı ağır adımlar inerdi.

SCARLET
Egemen, otuz yıllık meslek hayatının son gününde tuhaf bir heyecan duyuyordu. Hüzünden çok, bir şeyi en iyi hâliyle bitirme isteğinin heyecanıydı bu. Muayenehaneye o sabah herkesten önce geldi. Playlist’e her zamanki klasik listeyi değil, en sevdiği caz parçalarını koydu. Keyfi yerindeydi. Kara kaplı defterini açtı, boş sayfaya alt alta on iki çizgi çekti. Sonra yıllardır arkasında duran en sevdiği esere baktı.

YAĞMURLAR ZAMANI
Kırkikindiler başladı. Seninle karşılaştığımızda da onların zamanıydı. Otuz sekizinci doğum günü partimin ertesi. Yapraklardaki pıtırtısına uyanmıştım. Geceden kalma gözlerimi açtığımda yatak odamdaydın. Tavanda uğuldayan yüzlerin hangisi tanıştırmıştı bizi? Eşleşme uygulamaları, eskiler, dumanlı partiler. Gerçi seni birine mal etmek, diğerlerine haksızlık olur.

YOK-MEKÂNLAR
Bazı mekânlar vardır içlerinden geçip gidersiniz, fakat arkanızda size dair hiçbir şey kalmaz. Havalimanları, alışveriş merkezleri, restoranlar, oteller hareket ve iş yapmak için tasarlanmış alanlardır. Fransız antropolog Marc Augé, bu durumu “Yok-Mekânlar: Aşırı Modernliğin Antropolojisine Giriş” adlı kitabında derinlemesine inceler. Ona göre modern mimari, insanların kök salacağı mekânlar yerine, yalnızca sirkülasyonu -insan trafiğini- yöneten mekânlar tasarlar.

TEŞEKKÜRLER THETİS
Yine mi gemiler, demeyin; gemiler her zaman gemi değildir hissedin. Bütün ilkler neredeyse gemilerle başladı. Aşk gemisi değildi; düpedüz dökme yük gemisi. İlk korku, ilk kaçış, ilk yazış belki de ilk gerçek okuyuş, ilk kendi içine derin derin bakış. Yumak yumak önce örüp sonra düğümleri ilmek ilmek açış. Neden gemideydi ya da neden yirmili yaşlarını gemilerde geçirdi?

YİRMİ BİR DERECE
Evini her zaman yirmi bir derecede tutuyordu. Yazın klima aynı sayıya ayarlıydı, kışın yerden ısıtma. Mevsimler pencerenin dışında birinden diğerine geçerken evin içinde tek bir uzun, ılık gün hüküm sürüyordu. Bununla gurur duyardı. Sonunda ideal ısıyı bulmuştu.

DÖVÜŞ KULÜBÜ: SAHİP MİYİZ? KÖLE MİYİZ?
Bir Tyler Durden sözü der ki; “Sahip oldukların sonunda sana sahip oluyor.”
Sahip olduğumuz şeyler bir noktadan sonra hayatımızı kontrol etmeye başlarsa ne olur?
David Fincher’ın Fight Club filmi tam olarak bu sorunun üzerine gidiyor. Chuck Palahniuk’un aynı adlı romanından uyarlanan film; tüketim kültüründen modern hayatın yarattığı sıkışmışlığa zamansız bir hikâye anlatıyor.

KOPENHAG: GÜVENİN VE HAFİFLİĞİN KONFORU
Bir şehri konforlu kılan şey; yüksek binaları ya da lüks caddeleri değil, sokaklarında yürürken omuzlarınızdaki yükün hafiflemesidir bence… Kendinizi tüy gibi hafif hissettiğiniz bir şehir Kopenhag. Gezip gördüğüm onca yer arasında “buradayım ve güvendeyim” hissini onun kadar incelikle yaşatan başka bir kentle karşılaşmadım henüz. Danimarkalılar buna Hygge (hoo-ga) diyor.

Bu şehrin martıları, bize özgürlüğün konforla değil, bağımsızlıkla ilgili olduğunu hatırlatır. Binaların arasına sıkışmış insan zihni, gökyüzüne bakıca o kanatlara sahip olup, kendi ruhunu da esaretten kurtarmak istemez mi?
Nihal Gündüz

Özgür olmadığı hâlde kendisini özgür sanandan daha köle kimse yoktur.
Johann Wolfgang von Goethe / Gönül Yakınlıkları
OKUMA PARÇASI
“Ama ben yan etkileri severim.”
“Biz sevmeyiz,” dedi Denetçi. “Biz her şeyi keyifli yapmayı yeğleriz.”
“Ben keyif aramıyorum. Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.”
“Aslında,” dedi Mustafa Mond, “siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.”
“Öyle olsun,” dedi Vahşi meydan okurcasına, “mutsuz olma hakkını istiyorum.”
“Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını, tifoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz.”
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda Vahşi, “Hepsini istiyorum,” dedi.
Cesur Yeni Dünya, Bölüm 17
Aldous Huxley
İthaki Yayınları
Çeviri: Ümit Tosun

Nelson Mandela
Cesaretin, korkunun yokluğu değil, karşısındaki zaferi olduğunu öğrendim. Cesur adam korkmayan değil, korkusunu fethedendir.

Yönetmen: David Fincher
Yıl: 1999
Ülke: ABD
Tür: Psikolojik Drama / Kara Mizah
Süre: 2 saat 19 dakika
Senaryo: Jim Uhls
Uyarlandığı Eser: Chuck Palahniuk – Fight Club
Başroller: Edward Norton, Brad Pitt, Helena Bonham Carter
Konusu:
İsimsiz anlatıcı, iyi bir işe, düzenli bir gelire ve özenle döşenmiş bir eve sahiptir. Dışarıdan bakıldığında modern hayatın vaat ettiği hemen her şeyi elde etmiş gibidir. Ancak bütün bu konforun içinde giderek derinleşen bir boşluk ve uykusuzlukla mücadele etmektedir. Hayatına Tyler Durden’ın girmesiyle sahip olduğu düzen sarsılmaya başlar. Tyler; tüketim kültürünü, kariyeri, mülkiyeti ve insanın sahip oldukları üzerinden kendisini tanımlamasını reddeder. İkilinin bir bodrum katında başlattığı dövüşler kısa sürede Dövüş Kulübü’ne, ardından çok daha tehlikeli ve kontrol edilemez bir harekete dönüşür.
Neden Seçtik?
Fight Club seyircisine rahatsız edici bir soru sorar: Konfor bizi gerçekten özgürleştiriyor mu, yoksa kaybetmekten korktuğumuz şeyleri çoğaltarak bizi daha mı bağımlı hâle getiriyor? Ancak film yalnızca tüketim toplumunu eleştirmekle kalmaz. Konfordan kaçışın da tek başına özgürlük anlamına gelmediğini gösterir. Tüketimin yerini şiddet, bireyselliğin yerini itaat, eski kuralların yerini yenileri alır. Sinan Cem Çamözü’nün yazısında dikkat çektiği gibi; Fight Club’ın asıl meselesi yalnızca konfor alanından çıkmak değildir. İnsan özgürleşmeye çalışırken kendisine yeni bir kafes kurabilir mi?

- Eser: The Man Who Flew into Space from His Apartment (Evinden Uzaya Uçan Adam)
- Sanatçı: Ilya Kabakov
- Yıl: 1985
- Teknik: Karışık malzeme; oda ölçeğinde enstalasyon
- Ölçü: Değişken; mekâna göre yeniden kurulan oda ölçeğinde enstalasyon.
- Bulunduğu Yer: Eser farklı müze ve sergilerde yeniden kurulmuş ve sergilenmiştir; tek bir kalıcı mekâna bağlı klasik bir sanat nesnesi değildir.
- Konusu: Ilya Kabakov, izleyiciyi Sovyet dönemindeki ortak yaşam alanlarını çağrıştıran küçük ve sıkışık bir odaya sokar. Duvarlar propaganda görselleri ve sloganlarıyla kaplıdır. Odada basit bir yatak, gündelik eşyalar vardır. Tavanda ise büyük bir delik açılmıştır. Odanın sahibini göremeyiz. Eserin kurgusal hikâyesine göre burada yaşayan adam, yıllarca üzerinde çalıştığı düzenek sayesinde kendisini odasından fırlatmış ve uzaya uçmuştur. Geriye yalnızca yaşadığı mekân ve olağanüstü kaçışının izleri kalmıştır.
- Neden Seçtik? Konfor çoğu zaman özgürlüğün karşıtıymış gibi görünmez. Tam tersine güvenlik, alışkanlık ve tanıdıklık hissi verir. Kabakov’un adamı bu güvenli alanı terk eder. Sadece başka bir ihtimalin varlığına inandığı için. Belki de konfor ile esaret arasındaki sınır tam burada başlar: Bizi koruyan şey, bizi bulunduğumuz yerde tutmaya başladığında…
Eylül Kitapları
- Sarı Duvar Kağıdı – Charlotte Perkins Gilman
- Katip Bartleby – Herman Melville
- Pi’nin Yaşamı – Yann Martel
Eylül Filmleri
- Esaretin Bedeli – Frank Darabont
- İlgi Alanı – Jonathan Glazer
- Oda – Lenny Abrahamson
- Evlilik Hikayesi – Noah Baumbach
Eylül Şarkıları
- The Logical Song – Supertramp
- Every Breath You Take – Sting
- Synchronicity II – The Police
- Dönence – Barış Manço






