ÖZEL SAYI

“Dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir.”
Emma Goldman
Editörden
Merhaba sevgili okur,
Mart ayının temasını hiç düşünmedik; zaten hazırdı. Yine de 8 Mart sayısını hazırlarken metinlerin merkezine bir kavram değil, bir çağrışım koymak istedik.
Ama ne?
Derken çiçekleri keşfettik!
İlk günden beri yanımızda olan Fotoğraf sanatçısı ve akademisyen Nihal Gündüz’ün “Yabani Ruh” adında bir serisi olması, müthiş bir denk geliş oldu.
Bazılarını tanıdığımız bazılarını ilk kez gördüğümüz bu çiçeklere bakarken başka bir düşünce belirdi zihnimizde: Çiçek gibi klişeyi alıp ters köşe yapabilecektik.
Çünkü bizim çiçekler yabaniydi.
Tüm zerafetleri ve vahşi ve dirençli ve başına buyruk doğalarıyla ne çok şey anlatıyorlardı bize…
Yabani çiçekler…
Doğada kendiliğinden büyüyen, çoğu zaman kimsenin fark etmediği ama her yıl yeniden çıkan çiçekler…
Yabani çiçekler…
Onlar planlanmış bahçelerin çiçekleri değiller.
Kimsenin programına göre açmazlar.
Bir yol kenarında, bir taşın altında,
bazen de kimsenin bakmadığı bir yerde beliriverirler.
Kadınların ve tüm ötekilerin hikâyeleri de çoğu zaman böyle yazılmıyor mu? Görünmeyen yerlerde, küçük direnişlerle, sessiz dönüşümlerle.
Sorulacak ne çok soru, bulunacak ne çok yanıt vardı…
Neyse ki çiçeklerin dilinden yazarlar anlar; soruları da yanıtları da onlara bıraktık. Yazarlarımıza bir çiçek önerdik; fakat onlardan çiçek yazmalarını istemedik.Bu sayıda yer alan metinler ilhamını yabani çiçeklerden alıyor; haliyle doğadan bedene, hafızadan yaraya, büyümekten iyileşmeye birbirinden farklı, renkleri ve tonlarıyla apayrı metinler ortaya çıktı.
Edebiyatın ve düşüncenin toprağa sızan gücüyle, tıpkı o yabani çiçekler gibi, sınırları ihlal eden ve kendi hakikatine sahip çıkan tüm kadınlara bir selam çaktık yazılarımızda.
8 Mart gibi anlamlı bir güne, anlamlı bir sayı hazırladık; saksılara sığmayanlara, mevsimini kendi yaratanlara ve her şeye rağmen yeniden açma cesareti gösteren herkese armağan olsun diye…
H. Nilgün Karataş
YAZARLAR

KİREÇLİK’TE BİR YAZ
Nihayet tabelayı gördüğümde kontağı kapattım, arabadan indim. Henüz evler görünmüyordu, bembeyaz bir hiçliğin ortasında yeni vatanıma bakıyordum; kimsenin bana vadetmediği, zaferimin karşılığında sürüldüğüm, küçük köye gelmiştim, bir başıma.

ANNEM DÜŞTÜ İÇİMDEN
Düşmüşüm, dizim çizilmiş, kanıyor. Akan kan az ama dizimin üzerinde tenimin acısı çok. Ne yapacağımı bilmiyorum “Anne” demek geliyor içimden sesim çıkmıyor. Etrafıma bakınıyorum kimse yok. Düştüğüm yerde sarı bir çiçek.

KEL PAPATYA
Elimdeki bukete bakakaldım. Papatyaları ne çok sevdiğimi herkes bilirdi. Onun da bildiğine şaşırdım. Bu ıssız dağ başında, uçurumun ucunda birbirimize bakıyorduk. Uçurum hangimize daha önce baktı, hâlâ bilmem.

IŞIĞIN ZAMANI
Kapıyı çekip evi kendi haline terk ettiğinde, içindeki soğuk kar beyazına rağmen mevsim yazdı. Arkasına bakmadı. Bazı hayatların dönülerek değil, sadece giderek geride bırakılabileceğini biliyordu uzun zamandır.

SANDALYE ARKASINDA
Bir zaman önce ellerim terlerdi. Artık terlemiyor. Biliyorum, burada birçok insan benden, senden ve ondan bahsediyor. Önemsemiyorum.
KAKTÜS
Yalnızlıktan korkuyorum. Çürüttüğüm kaktüse bakıyorum


ADI KONMAMIŞ BİR ŞEHİR
Sıradan ama dirençli güzelliğe sahip bu şehrin bir adı yoktu. Geçmiş zamana ait kayıtlarda eksik bırakılmış, haritaların kenarında boş bir alan gibi duruyordu. Ona isim vermek isteyenler, gelecek zamana aktarılabilmesi için hikâyesini yazmaya karar verdiler.

CANIM TOPRAĞIM
Bizim adam, Saffet, her sabah bağrınıp durur, nerde benim çorabım, nerde benim içliğim, pantolum deye. Ülen bişeyini doğru yere komaz, işi gücü bağırmak. Anam bunun gibilere “el iyisi, ev ayısı” derdi. Öyle vallaha. Dışarda görsen sanki bir melek, kibar.

SARI YILDIZ DİKENİ
Çok uzak bir ülkede bir kral ve kraliçe yaşardı. Kral ve kraliçenin bir çocukları oldu. Prenses çok güzeldi. Ama bir kusuru vardı. Çok iyiydi. Bir uşak bir gün prenses sek sek oynarken yanına gidip ona bir kardeşi olacağını söyledi. Ancak kardeşi onun gibi olmayacaktı.

KOKUSUZ VE SABİT
Sardunyanın yapraklarına dokunuyorum. Hafif pütürlü. Kırmızı. Bu kadar kırmızı olup neden hiçbir sıcaklık vermiyor parmaklarıma? Kalp kırmızı atar bildiğim. Nar kıpkırmızı dağılır beyaz tezgâhta. Birinin adını duyduğunda yüzün kızarabilir.

SPIRITUS MUNDI
Biliyorum. Zaman yönünde bir kasırga, soğurdu nektarını sevinçlerin. Çekildiğinde için, bildin ne kadar küçük olduğunu. Kaybolduğun evreni, fark etmedin bile. Sihirli bir taneydin, minyatür bir kayık oldun sonunda. Ama doyamadılar.

HARDAL ÇİÇEĞİ
Sarıdır rengi hardal çiçeğinin. Beklenmedik yerlerde açar. Kimilerine göre şifadır kimilerine göre tarihtir, yüzyıllar boyunca uygarlıklarla beraber yaşayan. Ve baharın müjdecisidir. Ama bana göre neşeli bir sarı değildir. Uyarıdır.


İNTİBA
Gözlerimi buraya açtım.
Güneş içinde mutlu olmak için geldiğimi sandığım dünyaya.
Yanımdaki güçlü çiçeklerin ve dalların arasında sürekli gülümseyerek güneşe baktım.

BEN TANRI’NIN ŞEFKATLİ ELİYİM ONU KİM BÜKEBİLİR?
Sen, Tanrı’nın parlak nehrisin. İçinde sayısız rengin oynaştığı ışığı, ötelere taşırsın. Sen, Tanrı’nın sesisin. Her seferinde; bu tatlı sesi daha önce hiç duymadık diyerek ötüşür kuşlar. Sen, Tanrı’nın elisin. Şefkatli avuçların; güneşin sıcaklığıyla dokunur, yuvalara, yaramaz, dağınık saçlara.

MORUN HAFIZASI
Ben zor toprakta serpildim. Bunu söylerken bir övünç taşımıyorum; yalnızca köklerimin yönünü anlatıyorum. Tohumken üzerimde ağır bir karanlık vardı. Taşın soğuğu, toprağın sertliği, suyun gecikmesi… Yukarı çıkmak için toprağı itmem gerekti.

DİKENİN ŞİFASI ACIDIR
“Ne güzel bahçe!” diyorlar. Herkesin bakıp gördüğüyle, benim gördüğüm, bakışlarımı kilitlediğim yer farklı. Bahçenin ortasında tuhaf bir kesinti. Orası kimine göre boşluk, kimine göre çatlak. Benim için ise kopuk bir alan; sürekliliğin içinde yaralı bir inkıta, bahçenin içinde sessiz bir ada…

HIDRELLEZ
“Kalksana kız neden uyuyon, temizlik yapcez hadi gari,” diye seslenen annemi duymak istemedim sabahın bu erken saatinde. Aşağıdaki avludan takırtılar geliyor, çeşmeler bir açılıp bir kapanıyordu. Kovalar, bezler, sabunların kokusu odaya kadar dolmuştu sanki.

KABUK
Tabağın içine bırakılmış bıçak, boşalmış meze tabakları, ahtapot salatasından masa örtüsünün üzerine damlamış sağlı sollu yağ damlacıkları, bir anlık suskunluğu, birbirine çarparak yarıp geçen kadeh seslerine karışan iyi dilekler. “En kötü günümüz böyle olsun arkadaşlar.”


KIRKBATIRAN ÇİÇEKLERİ
Dünya yüzyıllardır aynı klişeyi tekrarlıyor: “Kadınlar çiçektir.” Bir kadına çiçek sunmak; çoğu zaman ona verilen değerin, minnetin ve varlığına duyulan şükranın bir sembolü olarak görülür. Bu eylem, çiçeğin zarafetini kadının asaletine yükler. Fakat bu güzelleme, çoğu zaman kadını narin bir vazo içine hapsetmek, onu sadece “seyirlik” bir nesneye indirgemek için kullanılan üstü kapalı bir prangadır da.

ANNELER BİLİR
Gözleri aşka gülen taze söğüt dalısın, gel bana her gece sen gönlüme doğmalısın.
Özlem radyodan gelen bu harika şarkıyla gözlerini açtı. Annesi ve babasıyla birlikte on beş günlük kamp için geldikleri Ege’nin bu şirin kasabasında harika günler geçiriyordu.

EKİLMEDEN VAR OLAN
Ovidius haklıydı, bahar bir zamanlar hiç bitmiyordu. Ama Saturnus devrildiğinde, sadece krallıklar değişmedi. Rüzgârlar yönlere dağıtıldı. Toprak sürülmeye başlandı. Sınırlar çizildi. Sınır çizildiği an, zaman da başladı.

MAHİŞ
Dün gece yarısı gelen telefonla dünyam alt üst oldu. Oldum olası sevmem geç vakit gelen telefonları, zira hiç düzgün bir haber gelmez. Bu kez de yanılmadım. Çok sevdiğim Mahire teyzem aramızdan ayrılmış. Çocukluğumun simgesi, büyük ama küçük kadın şimdi yok.

ANGELICA
Bir süredir sabahları alarm onu değil, o alarmı uyandırıyordu. Yatağın öte yanındaki karısı, son bir kaç yıldır aynı mesafede sırtı ona dönük uyuyordu. Üzerinde boynuna kadar çekilmiş bir yorgan ile yatma vakti ikisinin arasına yerleşen şu yastıkla geçiyordu geceler. İstenmeyen misafirdi yataklarında o yastık.

BİR AKASYA KOKUSUNDA
Bir akasya kokusunun hafızası vardır. İnsan unutur; koku unutmaz. Ve belki de bütün hikâye burada başlar: Doğa, kadının sırdaşıdır; kadın, doğanın belleği. Biri toprağı taşır damarlarında, diğeri kanı taşır köklerinde. Şifa dedikleri şey, ikisinin birbirine yaslanma biçimidir.

VAZOYU KIR, TOPRAĞINA DÖN
“Kadınlar çiçektir.”
Bu cümle, yüzyıllardır süregelen en zarif hapishanedir. İlk bakışta bir estetik önerme, bir hayranlık ifadesi gibidir. Oysa bir iltifat değildir; hizaya sokmanın, şekle indirmenin ve zehirli eril dilin zihinlere sessizce yerleşme biçimidir.

DERTLERİ DERT ETMEYECEKSİN
Kıvrım kıvrım kıvranmasının bünyesine getirdikleri, daha doğrusu bünyesinden götürdükleri arasında önce saçları gelirdi, sonra mide krampları. Yaşamın çok sancısı vardı. Hâliyle onun da çok yaşam sancısı. Peki neden, nereden gelmişti bunca sıkıntı?

BİRİCİK
Ey Sone! Gezdin mi yeryüzünü karış karış? Mutlu mu var ettiklerim? Her şeyi tam bir denge ve muhteşemlikle tasarladım. Tüm canlılara, yaşamlarına anlam katmak için kendilerine özgü amaçlar verdim. Yalnız kalmasınlar diye kendi türlerinden arkadaşlar sundum.


BAHARIN MOR NABZI
Saçlarının ormanında doğanın, bir ağaç kuytusunda kıvrılmış uyurum. Beklerim kardan battaniyesinin altında zamanımı.
Yeraltının sabrı ile göğün ışığı arasındaki bağlantıyım. Beni en çok kış bilir.

HER ŞEYDEN BİRAZDI
Her şeyden biraz vardı o gün. Biraz güneş biraz rüzgâr, biraz sarı biraz mavi. Hüzünlü bir neşeyle gözlerimi açmıştım dünyaya. Nasıl olur öyle şey, demeyin. Oluyor işte. İnsanın bazen gülücüğünde dahi kendini beli eden hüznü olur.

BU GECE SON
Hüsne, her sabah uyandığında yaptığı gibi önce birkaç dakika sıvaları rutubetten sararmış tavanı seyretti. Annem üst kattakilerle konuşmadı mı hâlâ ya? Vallahi tavan tepeme çökecek bir gün. Sürekli su basıyor evlerini, umurlarında değil.

MİMOZALAR EŞLİĞİNDE ROMA’DA BİR 8 MART
Her şehir farklı mevsimlerde başka bir güzelliğe bürünür. Mart ayında Roma’ya giderseniz, sarıya boyanmış bir şehirle karşılaşmanız mümkün. Her yerde mimoza çiçekleri: Canlısı, kurutulmuşu, yağlı boyası, ışıklısı… Her yer sarı. Bir de her yer de aynı yazı: La Festa della Donna.


HARDAL ÇİÇEĞİ
Hardal çiçeği
izinsiz açar.
ot, der geçerler adına
Toprağın kime ait olduğu sorulur
ama rüzgârın kime ait olduğu sorulmaz.
Hardal rüzgârla büyür.

KADIN. PATİKA. ÇİÇEK.
Eli kapı tokmağına uzandığında tek istediği, bir an önce evden uzaklaşmaktı. Kapıyı çekti. Soluk lacivert yağmurluğun içinde, omuzları düşmüş, başı önde, merdivenlerden indi. Kamera onu arkasından takip ediyordu.

“SUYA YAZILI” R. TOMRİS’İN GÜNDÖKÜMLERİ
“Başka dünyalar, yeni yollar yazmayacaksam ne işe yararım?” Tomris’in bir yangında kül olan “Suya Yazılı” romanını hatırladı. Acaba yangında o bitmeye çok yakın kitap taslağı onun daha iyilerini yazması için mi yok olup gitmişti?

KIRK YILLIK YONCA
Sabiha’yı, Anadolu’da yollarda yürürken hayal ediyorum. Bir amaç uğruna düştüğü yollarda muhakkak “Çoban Çantası” bitkisi ile de karşılaşmış olmalı. Çok gezen, köy köy dolaşan insanların bir yerlerde, çoban çantasının keskin, mütevazı gücüyle karşılaşmış olmamaları imkânsız.
Ayrımcılığa uğramanın nasıl bir şey olduğunu, ne kadar derin yaralar bıraktığını, o ayrımcılığa maruz kalan dışında kimse anlayamaz. Acısı kişiye özeldir ve kendine özgü bir yarası vardır.
HARUKI MURAKAMI – SAHİLDE KAFKA
İLK SAYFASI
Yirmi dört, yirmi beş, yirmi altı, yirmi yedi, yirmi sekiz, yirmi dokuz, otuz, otuz bir, otuz iki, otuz üç, otuz dört, otuz beş, otuz altı… gümbürtü. Masa sarsılıyor, kahve çekirdekleri eteğine düşüyor.
Kadın bu istilacıya bir türlü alışamamıştı. Oysa ölü saatlerde her beş dakikada bir, yoğun saatlerde ise iki dakikada bir sarsıp duruyor onu. Bu afetle yeniden buluşması, onu beklemesi, takip etmesi, öğrenmesi, ezberlemesi, onunla içli dışlı olması, son durağa onunla birlikte varmak için koşturması şart. Sonra dışarı çıkıyor ve rutin kendini dayatıyor, ona yapması gerekenleri buyuruyor.
Önce piyango bileti satan kadının büfesine geliyor, çatakların birinden yayılan kötü talihin pis kokusunu içine çekiyor, gazete satıcısının ininin yanı başında duruyor, öğleden sonra saat üçte Villette Bulvarı’ndaki yaya geçidini geçip Jaurès Metro Durağı’nın merdivenlerine ulaşıyor. Loire Rıhtımı’nın Jean Jaurès Caddesi’yle kesiştiği köşede yer alan Les Palmiers’nin önünde rutin bitiyor. Genç kızlar kafeye giriyor, kadın başını yere eğiyor, kaldırım onunla aynı yaşta. Sise esir düşmüş şubat ayı surat asıyor, kavşaklar ve sokak köşeleri birbirine karışıyor. Kadın şimdilik boş ve sessiz duran Sevran-Paris otobüsünün etrafında dolaşıyor. Parmak uçlarında yükselip büyük bir hevesle camdan içeriye, koltuk arkalıklarına, eşya filelerine bakıyor, orada olmayan, hiç tanışmadığı yolcuları hayal ediyor.
KÜÇÜK TİLKİLİ KADIN
VIOLETTE LEDUC
Can Sanat Yayınları
Çeviri: Berna Günen
KİLİT TAŞI
Yarasız kadın yoktu dünyada. Yaralarını görmezden gelen, güçsüz, gayretsiz kadınlar vardı. Erkeğin gücüyle güçlendiğini sanan, uğradığı zulümlere düzeni bozulmasın diye boyun eğen kadınlar yüzünden cesur kadınların mücadelesi, isyanı, eşitlik arayışı, feministlik, cadılık, bazen de kahpelik olarak algılanıyordu. İtaat etmesi, susması bekleniyordu kadından. Kabullenmesi, kan tükürse de kızılcık şerbeti içtim diyerek tatlı tatlı gülmesi isteniyordu.
SEMA SOYKAN

Eğer kadınsanız ve korkusuzca içinize bakabiliyorsanız, siz bir cadısınız.
Cadılar, Sürtükler, Feministler
KRISTEN J. SOLLEE

Sanatçı: Judy Chicago
Tarih: 1974–1979
Tür: Feminist enstalasyon (installation art)
Malzeme: Seramik tabaklar, nakışlı tekstil örtüler, porselen, kumaş, el işi teknikleri ve karma medya
Boyut: Üçgen masa; her kenarı yaklaşık 14,6 m (48 ft) uzunluğunda
İçerik / Yapı:
Üçgen masa etrafında 39 tarihi ve mitolojik kadına adanmış yer
Masayı çevreleyen “Heritage Floor” bölümünde 999 kadının adı
Bulunduğu Yer: Brooklyn Museum, Elizabeth A. Sackler Center for Feminist Art, New York, ABD
Neden Seçtik?
The Dinner Party, sanat tarihinde kadınların görünmez kılınmış hikâyelerini görünür hale getiren en güçlü eserlerden biridir. Judy Chicago, bu çalışmada tarih boyunca unutulmuş ya da geri plana itilmiş kadınları sembolik bir sofrada yeniden bir araya getirir. Üçgen masa etrafındaki 39 figür ve zeminde yer alan 999 isim, patriyarkal tarih yazımının dışında bırakılan kadınların kolektif hafızasını temsil eder.
Bu nedenle eser, yalnızca bir sanat yapıtı değil; kadınların tarih boyunca verdikleri mücadelenin, dayanışmanın ve görünürlük talebinin güçlü bir simgesi olarak kabul edilir.

- Yönetmen & Senaryo: Sarah Gavron
- Vizyon Tarihi: 2015
- Ülke: irleşik Krallık
- Tür: Drama, romantik komedi
- Süre: 102 dakika
- Oyuncular: Carey Mulligan, Helena Bonham Carter, Brendan Gleeson, Anne-Marie Duff, Ben Whishaw, Meryl Streep
- Konusu:
Film, 20. yüzyılın başında İngiltere’de kadınların oy hakkı mücadelesi veren suffragette hareketini ve bu mücadeleye katılan sıradan kadınların yaşadığı baskı, dayanışma ve direnişi anlatır. - Neden Seçtik?
Suffragette, kadın haklarının bugün sahip olduğumuz noktaya kendiliğinden gelmediğini hatırlatan güçlü bir filmdir. Film, tarihin çoğu zaman görünmez kıldığı sıradan kadınların oy hakkı için verdikleri mücadeleyi anlatır. Fabrikalarda çalışan, ailelerini kaybetme pahasına direnen, hapse giren kadınların hikâyesi; kadınların kamusal hayatta yer alabilmek için nasıl büyük bedeller ödediğini gösterir. Bu nedenle Suffragette, yalnızca bir dönem filmi değil; kadınların eşitlik mücadelesinin tarihsel köklerini görünür kılan bir anlatıdır.
“Hasat zamanı gelince tohumu eken el, ha bir erkek eli olmuş, ha bir kadın eli… İnsanı hayvandan ayıran akıl erkekte de var, kadında da.”
Utopia
Thomas More
Mart Kitapları
- Damızlık Kızın Öyküsü – Margaret Atwood
- Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım – Elena Ferrante
- Mor Amber – Chimamanda Ngozi Adichie
- Sıfır Noktasındaki Kadın – Nawal El Saadawi
Mart
Filmleri
- Mutluluk (Le Bonheur, 1965) – Agnès Varda
- Nomadland (2020) – Chloé Zhao
- Toz Bezi (2015) – Ahu Öztürk
Mart
Şarkıları
- I am woman – Helen Reddy
- Minnet Eylemem – Selda Bağcan
- Veinte Años– Omara Portuondo
- Varım – Nova Norda





