
“Yalnızlık, bazen en kalabalık yerde başlar.”
Aylak Adam – Yusuf Atılgan
Editörden
Merhaba sevgili okur,
Şubat ayını “Kalabalık ve Yalnızlık” temasıyla karşılıyoruz. Bu bir karşıtlık gibi duruyor; oysa modern insanın en tanıdık deneyimlerinden biri tam da bu. Aynı anda hem kalabalıkların içinde olmak hem de derin bir yalnızlık hissiyle yaşamak.
Bu temayı seçerken yalnızlığı romantize eden anlatılardan ya da kalabalıkları otomatik bir iyileşme alanı gibi sunan kolaycı yaklaşımlardan bilinçli olarak uzak durduk. Hannah Arendt, modern çağın insanını anlatırken yalnızlıkla yalıtılmışlık arasındaki farka dikkat çeker. Bugün çoğumuz izole değiliz; tam tersine sürekli temas hâlindeyiz. Yan yana geliyoruz, fakat birbirimize değemiyoruz.
Benzer bir konuya edebiyat da uzun zamandır kafa yoruyor.
Yeraltından Notlar’ın anlatıcısı, kalabalıkların ortasında kendi içine daha da gömülen bir bilinçtir. Yalnızlık, bir zihinsel sıkışma hâlidir. Dış dünya doludur ama iç dünya kapalıdır.
Bu dosyada bizi ilgilendiren tam da bu gerilim oldu: Kalabalıkla yalnızlığın birbirine temas ettiği, bazen iç içe geçtiği o kırılgan alan.
Şubat ayı boyunca SuareMag’da yer alan metinler; bir yandan yeni sorular üretiyor diğer yandan da farklı yanıtların peşine düşünüyor. Kimisi öyküyle, kimisi denemeyle, kimisi tek bir sahneyle…
Biz bu dosyayı bir cevaplar bütünü olarak değil, açık bir düşünme alanı olarak görüyoruz. Okurun kendi kalabalığına, kendi yalnızlığına dönüp bakabileceği bir alan.
Kalabalıklar geçici. Yalnızlık bazen kalıcı. Ama ikisi de insana dair. Kalabalıkların ya da yalnızlıkların içinden geçerken kendimizi keşfetmek dileğiyle…
H. Nilgün Karataş
YAZARLAR

İKNA ÇİLESİ
Her şey erişilebilir. Herkes burada. Ama burada olmanın bedeni yok. Sesin var; nefesin yok. Görüntün var; ağırlığın yok. Mesajın var; tereddüdün yok. Tam da bu yüzden ilişki dediğimiz şey artık daha az ilişki, daha çok bağlantı. Bağlantının en iyi tarafı hemen kesilebilmesi.

MACİDE: KALABALIKLARIN SUSKUN GÖZLEMCİSİ
Çağdaş özne; kendini sürekli sunan, kendini performansa zorlayan, kendisiyle bitmeyen bir hesaplaşma yaşayan biriyse… Macideler bu özneleşmeye direnenlerdir. Kendini markalaştırmayan, acısını içerik hâline getirmeyen, her şeyini görünür kılmayan…

TEK KİŞİLİK KALABALIK
Ne zaman yalnızdır insan ya da daha açıkça, insan gerçekten yalnız kalabilir mi diye sormak gerekir. Kendi kalabalığıyla bu kadar iç içe geçmiş bir düşüncenin bir anda sessizleşmesi mümkün mü sizce. Kendini dinlemeyen birinin yalnızlığı neye benzer? Bunu da pek bilmiyoruz.

ZİHNİN LABİRENTİ
Modern yalnızlık insanlar yokken değil; fazlayken ortaya çıkıyor. Silikleşen kalabalık, hızla akıyor çevremden. Ayaklarımın üzerinde sabit duramıyorum. Kendi sesim kendime yabancı, boğuluyorum. Heidegger “herkes” içinde kaybolma, bireyin anonim çoğunluk içinde erimesi haline Das Man diyor.

YÜRÜYEN HARFLER
Harfler sayfanın kenarından aşağıya doğru yürüyor. Karıncalar gibi. Ardı ardına. Sıra bozmadan. Bando majör şişman. Uzun. Ritmik. Arkadakiler takipte. Kıt’a dur bir ki. Hop. Dursanıza. Size söylüyorum duymuyor musunuz beni? Duymuyorlar. Durmuyorlar.



KADRAJIN DIŞINDA
Kimse kimseye ait değil. Kalabalık burada sürekli akıp gidiyor. İçinde durabiliyorsun ama tutunamıyorsun. Yalnızlık da bu yüzden bir boşluk gibi hissettirmiyor kendini; daha çok, fazlalık gibi. Oradasın ama kimseye eklenmiyorsun.

YANGININ KOKUSU FENA OLUR
Ah bu yaşlı kadınlar! Allahım ne olur bunlar gibi olmayayım. Norveçliler gibi olabilirim bak. Teyze habire anlatmaya devam ediyordu, bu nemli sıcağın ortasında ben Norveçli yaşlı olma hayali kurarken.

SOSYAL ASOSYAL
“Ne kahramanlar geldi geçti bu dünyadan…” diye düşürüm bazen. Bir mühür gibi kalplere iz bırakmış… Sonra birden, bugüne ışınlanırım; milyonlarca “like” alan bir fenomenin hatırlanma ya da üzerine düşünülme süresi, sadece birkaç saniye. Tıpkı kendisinin, kitlesini umursadığı kadar.

KALABALIKTA MAHKÛMİYET
Kalabalığın seline de kapılabilirim; ancak içimden gelen bir itiraz, bir duruşla susarak, yalnız kalmayı göze alarak yolumu biraz olsun belirleyebileceğimi de biliyorum. Yalnızlığıma sahip çıkarak, kalabalığın mahkûmiyetinden sıyrılmak istiyorum.

BANA BİR ORALET
Cep telefoncu, şemsiyeci, tarihi kahveci, bijüteri, balıkçı, turşucu, helvacı, tütüncü, manav, kasap, saat tamircisi, yufkacı ve bakırcıyı geçtim. Hepsinin vitrinine burnumu yasladım ama buharlanmış camlardan içeriyi göremedim. Her bir dükkânın içinde devasa bir kazan kaynıyor ve tüm şehir yükselen buharların arkasına gizlenmiş gibiydi.

DÜRÜST MANİPÜLATÖR: İSTANBUL
Şehir hareketini erdem gibi sana yutturmaya çalışır. Yetişmen gerekir, geride kalmaman gerekir. Yalnızlığını unutman gerekir ve en önemlisi yalnızlık hiçbir hatana bahane değildir. Durursan kaybedersin. Bu yüzden şehir seni sürekli iter. Yalnız kalmak kusurlu, yalnız kalma der.

LİMON TEZGÂHI
Parkın adı Kuş Park; kuştan başka her şey var. Tahta bankların ortasında tahta bir kulübe, azıcık çim ortası beton yol, ileride de oyun parkı. Yandaki caminin uzun servi ağaçları gölge yapıyor Boş masa bulmak imkânsız. Pazarda tabanları patlatan burada almış soluğu.

DEFTERCAĞIZIM
Nasıl altından kalkacağımı bilmiyorum. Keşke dile gelsen de konuşsan, huzur versen bana. Kalabalığa ve gürültüye mazur kaldığım yığın kelimeler sanki boğmaya başlıyor beni. Neyse kapı çaldı. Geldiler herhalde. Onlar bir gitsin seninle gene baş başa kalırız.


DİL VE BOŞLUK ARASINDA
İçimizde bir duygu belirdiğinde ona bir etiket yapıştırırız. Kaygı, kırgınlık, tükenmişlik; bazen de sevinç ya da coşku… Bu, kelimelerle kurduğumuz bir güvenlik hattıdır. İsimlendirdiğimiz anda, sanki duygu geri çekilir. Tanım, hisle aramıza mesafe koyar.

BOŞALMIŞ ASKILIKLAR
Yerle gök arasında gerilmiş bir ince ipteyim, bir aşağı, bir yukarı. Bir an dudaklarım seğiriyor. Hişşşşt. Kahkahanın üzerine gözyaşı dökülmez, aynı bakanlar başka baktırılamaz. O Zöhre’nin bileceği iş. Bir bulut geçer kirpiklerimin arasından. O, hava dönüyor zannedip çamaşırlarını ipe asmaya devam eder.

ERKEN EMEKLİLİK
Yıpranmış soğuk suni deri koltuklarında birbirine aşina afyonu patlamamış suratlar, aralarında göz teması kurmadan yılgın bir halde yol almayı bekliyorlardı. Tahammül sınırları eksi on derecenin altında seyrediyordu.

KAHRAMANIN SONSUZ YALNIZLIĞI
Hayatın bize gösterdiği tarafı, bizim ona nasıl baktığımız ve yorumladığımızın yanı sıra nasıl bir denge aletinin üstünde dikildiğimizle de ilgili değil midir? Yumuşak ve pürüzsüz bir zemin üstünde parende atıyorsak ve arkamızda güven duyduğumuz, sağlıklı, kendi kalabalığımız varsa ne ala.

İHTİYAÇTAN SATILIK
Etrafımdaki herkes çalışıyor. Hepsi, gece gündüz. Benim bir farkım olduğunu anlatmayı denedim ama anlatamadım.
Matematiklerine gücüm yetmiyor. Madem yalnızsam neden dört odam olduğunu soruyorlar. Anlatamıyorum. Sıkışıyorum.

BEN, AMİGDALA VE GÖLGE
Tehlike algım bile yorgun. Haklı, amigdala da yoruldu. Seni de yalnız bırakmak lazım. Gel hadi beraberce seçilmiş olanda dinlenelim. Düşünmeden, korkmadan. Sadece sen ve ben varız. Gülümsedim. Gölgem, ben de varım, dedi. Buyur ettim.

ORASI
Kalabalık arttıkça bu geçicilik daha da sertleşti. İnsan sayısı çoğaldı ama temas artmadı. Hareket yoğunlaştı, durma ihtimali ortadan kalktı. Herkes bir şeye yetişiyordu ama kimse bulunduğu yerde değildi. Orası; dağılmanın düzenli hâliydi. Bir prova gibi, ama hiçbir zaman asıl sahneye çıkılmıyordu.

PIHTI
Her zaman sosyal, çevresinde insanlar vardı. Peki gerçekten düştüğünde kaçı yanında olacaktı? Eve geldiğinde telefonundaki arama ve mesajların azlığını düşündü. Kalabalığın içinde yalnız olduğunu fark edince şaşırdı. Düşündü. Onlar için kendinden, isteklerinden vazgeçip, ertelediği günleri, zamanları. Hepsi ne içindi?


HOBBIT
Entelin de çakması, beyaz yakalısı oluyomuş demek ki. Napıyorum ben burda? Şimdi evde olsaydım neler yapardım neler… Yarım kalan kitaplarımı okur, film izler, hatta belki bir türlü başlayamadığım şu denememe bile başlardım. Hem adı bile hazır: Nekrofilik Toplumda Biyofilik Olma Mücadelesi Veren Bireyin Dayanılmaz Ağırlığı.

YALNIZLIĞA RAĞMEN
Bu yüzden yazar, yalnızca anlatmaz; hatırlatır. Bastırılanı yüzeye çağırır, söze dökülemeyeni sezgiye teslim eder. Bilincin karanlıkta bıraktığı odalara ışık değil, gölge taşır; çünkü insan bazen aydınlanarak değil, gölgesiyle barışarak iyileşir.

UÇMAK MI? UYUMLANMAK MI?
Asosyallik temastan kaçmaktır. Yalnızlığı seçmek ise temasın niteliğini koruma çabasıdır. Bazen kendimizi duyabilmek için kalabalıktan çekiliriz. Bu bir kopuş değil, bilinçli bir mesafedir. Sınır nettir: Yalnızlık insanı başkalarına kapatıyorsa kaçıştır; insanı kendine yaklaştırıp başkasına daha açık hâle getiriyorsa bir tercihtir.

SOĞUMUŞ KALBİM SİZİ İŞİTMİYOR ARTIK
Başa talih ya da talihsizlik adıyla gelmiş, bir şeylerin yanlış hatta belki de doğru gitmiş olmasının getirdiği bir lütufsa yalnızlığın ve seni besleyip arttırabiliyorsa, boşa geçmemiş günlerini uçtan uca ölçtüğünde değiyorsa buna; bırak değmesin kimse sana.

PARATAKTİK KENT
Evi inşa edip anahtarı paspasın altına bırakmak; o evde hiç yaşamamış gibi çekip gitmek… Okur o anahtarı bulursa metin, işte o zaman gerçek bir yuvaya dönüşür. Yazı biter, hayat devam eder. Masadan kalkma vakti geldiğinde metin artık benim değil; o kalabalığın bir parçasıdı

SİZİN KADAR KALABALIK
Otu çöpü sipariş ettiğiniz online satış mağazalarından sırtında yoksulluğu, yoksunluğu ile beşinci sınıf bir elektrikli bisikletle güvenlikli sitelerinizin yirminci katına çıkan kuryenin yüzüne “Kolay gelsin” bile demeden kapıyı kapatmayı başardığınız gibi. Sizin korkaklığınız bana cesaretimi armağan etti.

YALNIZLIK SÖZLÜĞÜ
Dudaklarını büzüştürüp üfledi. Her yere uçuşuverdi tohumlar. Rüzgârda salınışlarını izledi. Gövdeyi bir hiçmişçesine yere bıraktı. Oysaki günlerce sarıp sarmalamıştı tohumları sarı taç yapraklarıyla. Tohumlar büyüyünce onlara vermişti her şeyini. Şimdi zemindeki sayısız karahindiba dostunu şu anki hallerine özenerek izliyordu…


OTOBÜS GEÇMEYEN DURAK
Hayat, tüm kalabalıklara rağmen insanın içine yalnızlığı sıkıştırıvermiştir. Ne yaparsan yap o yalnızlık dolmak bilmez. Çok az insan kalabalıktır ya da öyle olduğunu zanneder. Martin Heidegger’e göre insan, “Ölüme doğan varlık”tır. Heidegger kalabalığa “Herkes” der. Kalabalık, ölümü unutmak için sürekli konuşur, oyalanır ve gürültü çıkarır.

GELECEKTE AİLE YAPISI ÜZERİNE BİR DENEME
Her şeyi istiyoruz ama karşılığında hiçbir şey vermek istemiyoruz. Güçlü, başarılı, zengin hatta belki de mutlu birer anne baba, hepsini de bedeli olmadan almak istiyoruz. Hâl böyleyken dünya, hazların tatmin edilmesi için var olan bir oyun alanına dönüyor.



CAMBAZ
Ardında bekleyeni yok. Dostu yok. Ağlayacak kimse yok. En tehlikeli numaralara bile gözü kapalı cüret edebilirdi o. Hayatta elinde bir şey yoktu. Ne toprakta izi, ne mal mülkte gözü. Bu eyvallahsızlığın karşılığı neyle ölçülebilir, hesaplanabilirdi ki?

OTEL ODASI
Şehir yalnızlığı tanımaz, bireyin sızısını bilmez. Otel odalarıdır asıl bilge olan. Sarıp sarmalayan, maskelerin düşüşünü izleyen, neon kahkahaların sustuğu o anı bekleyen… İnsan, kalabalık caddelerden kaçıp bir kapının ardında en çok korktuğu şeye, kendine yakalanır. Burası bir yuva değildir.

YAPBOZ
Tuhaf şekillerdeydik. Kenarlarımızda yarım daire şeklinde çıkıntılarla ve oyuklarla ilk bakışta benzer, dikkatle incelendiğimizde ise tamamen farklıydık. Bir şeye tutunma ihtiyacı vardı hepimizde ama nereye tutunacağını bilemeyenlerdik.

HER: DİJİTAL YAKINLIĞIN SESSİZ ÇÖKÜŞÜ
Her (O), modern insanın yalnızlığını dramatize etmek yerine normalleştiyor. Asıl kırılma da tam burada başlıyor. Gerçek hayatta da kalabalık şehirlerde, açık ofislerde, sosyal medya akışlarında benzer bir hâl yaşanmıyor mu?.. Yalnızlık artık bir eksiklik de değil üstelik, standart bir yaşam biçimi hâli desek, abartmış mı oluruz?

LONDRA: KALABALIĞIN İÇİNDE SESSİZCE YÜRÜMEK
Londra kalabalık… Yine de dünya üzerinde gezdiğim şehirler arasında yalnız olmanın en zarif hâlinin Londra’da yaşandığını söylemeliyim… Virginia Woolf’un Londra’sı hâlâ sokaklarda yürüyor. Kalabalıklar arasında akan iç monologlar. Bugün hâlâ geçerli bu durum.

YAPBOZ
Çoklukları varlığımdan, yoklukları çokluğumdandı. Birbirimizi yok ettik.
YALNIZLIKTAN DÖN’ME
Kendine gelirken uzattığı elini, tuttu tek başınalık.

İçindeki sessizliğe saklanmış yalnızlık, dünyanın en kalabalık yeri değildi?
Nihal Gündüz
İLK SAYFASI
İşte yeryüzünde yapayalnızım. Artık kendimden başka ne kardeşim, ne yakınım, ne dostun, ne de halkım var. İnsanların en seveceni, en sevileni, halkın arasından söz birliğiyle çıkarıldı. Bu insanlar, nefretlerini zalimliğin son raddesine götürüp, hassas ruhuma hangi bedbahtlığın daha çok dokunabileceğini aradılar. Sonunda beni kendileriyle birleştiren bağların hepsini kesip attılar. Halbuki istemeseler de, onları severdim, sevgimden ancak insanlıktan çıkarak kurtuldular.
Madem istedikleri bu, şimdi benim için, yabancı uzak kimseler, birer hiçlerdi. Peki ya ben? Onlardan ve her şeyden kopmuş olan ben neydim? Bana da bunu araştırmak kalıyordu. Fakat önce benim içinde bulunduğum duruma bakmam gerekir. Bu fikir Benzerlerimden çıkıp kendime varmak için de ziyadesiyle gerekli.
Kendimi bu garip durumun içinde bulalı on beş yıldan fazla olduğu halde, yine de gözüme bir düş gibi görünür.
YALNIZ GEZERİN DÜŞLERİ
JEAN-JACQUES ROUSSEAU
Zeplin Kitap
Çeviri: Alper Turan
BAHÇIVAN VE ÖLÜM
“Yalnızlık öyle sert ve kırılgan geliyor ki, kurumuş bir kurabiye gibi, yutmak mümkün değil.”
GEORGI GOSPODINOV

Küçük Prens yine konuşmaya başladı: “insanlar nerede? Çölde biraz yalnızlık duyuyor kişi…”
KÜÇÜK PRENS
“İnsanların arasında da yalnızlık duyulur,” dedi yılan.
Antoine de Saint-Exupéry

Sanatçı: Edward Hopper
Yapım Yılı: 1942
Teknik: Tuval üzerine yağlıboya
Ölçüler: 84.1 × 152.4 cm
Üslup / Akım: Amerikan Gerçekçiliği (American Realism)
Konu: Gece saatlerinde, şehir içinde bir diner (gece açık lokanta)
Bulunduğu Yer: Art Institute of Chicago (Kalıcı Koleksiyon)
Neden Seçtik?
Çünkü Nighthawks, kalabalığın fiziksel olarak var olduğu ama duygusal olarak çöktüğü bir ânı gösterir. Aynı mekânda, aynı ışığın altında bulunan figürler birbirlerine yakındır; ancak aralarında temas yoktur. Camla ayrılmış bu iç mekân, modern insanın kalabalıklar içindeki yalnızlığını görünür kılar. Hopper, yalnızlığı dramatize etmeden, sessizlik ve mesafe üzerinden anlatır; tam da bu nedenle “kalabalık ve yalnızlık” temasının en güçlü görsel karşılıklarından biridir.
Okuma Parçası
Mısra 11: Kelime ve yalnızlık…
“Önce Kelime vardı,” diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil.
Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık… Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.
Selim Işık yalnızlığını Kelimelerle besledi. Kelimelerin anlamını bilmeden önce tanıdığı yalnızlığı Kelimelerin içinde yetiştirdi. Eski yaşantılarının hastalığından yeni kalktığı sırada, aldırışsız Kelimeler konuşurken, eski yaraların eski Kelimelerinin göğsüne saplandığını duydu birden; sustu kaldı. Kelimeler, yalnızlığını yaşamasına da bırakmadılar onu. Her yandan kuşatıp saldırdılar. Kullandığı Kelimeler de dönüp ezdi onu, soluksuz bıraktı. Sonra, yatağından fırladı birden Selim; bütün Kelimeleri ve yaşantılarını ezdi ayağının altında. Güneşe çıktı. Güneş, gözünü acıttı bir süre sonra, perdelerini kapayıp Kelimelerin karanlığına döndü. Birtakım Kelimeler bağışladı onu; aralarında gene yaşamasına izin verdiler. Bu Kelimelerle birlik olup amansızca saldırdılar başka Kelimelere: aşağılayan, ezen, soluk aldırmayan Kelimelere. Yendi, yenildi; sonunda gene yenildi Kelimelere, Kelimelerle birlikte açtığı savaşta. Yalnızlık hep oradaydı. Devamı>>
TUTUNAMAYANLAR
Oğuz Atay
İletişim Yayınları

Lost in Translation
- Yönetmen & Senaryo: Sofia Coppola
- Vizyon Tarihi: 2003
- Ülke: ABD
- Tür: Drama, romantik komedi
- Süre: 102 dakika
- Oyuncular: Bill Murray, Scarlett Johansson
- Ödüller:En İyi Özgün Senaryo Academy Awards (2004)
- Konusu:
Film, yaşlanan Amerikalı oyuncu Bob Harris (Bill Murray) ile genç bir kadın olan Charlotte’ın (Scarlett Johansson) Tokyo’da geçirdikleri birkaç gün boyunca kurdukları beklenmedik dostluğu anlatır. Kültürel yabancılık, yalnızlık, iletişimsizlik ve geçici yakınlıklar üzerine yoğunlaşan hikâye, minimal diyaloglar ve görsel anlatımla duygusal derinlik kazanır. - Neden Seçtik?
Çünkü Lost in Translation, kalabalıkların yalnızlığı nasıl görünmez kıldığını anlatır.
Tokyo gibi hiç susmayan bir şehirde geçen film, insanın sesler, diller ve görüntüler arasında nasıl kaybolabildiğini gösterir. Bob ve Charlotte, aynı mekânda ama başka dünyalarda yaşayan iki yabancıdır; onları bir araya getiren şey kalabalıklar değil, o kalabalıkların içindeki boşluktur. Film, yalnızlığın bir eksiklikten değil, temasın yüzeyselleşmesinden doğduğunu hatırlatır.
“Kitap okuyorsun ve kendini bir yalnızlığın ortasında buluyorsun. Artık kendini yalnız hissetme diye, bu gece seni kitap okuyan başka insanlarla tanıştıracağım.”
Martin Eden
Jack London
Şubat Kitapları
- Albert Camus – Yabancı
- Fernando Pessoa – Huzursuzluğun Kitabı
- Franz Kafka – Dönüşüm
- Virginia Woolf – Mrs. Dalloway
Şubat Filmleri
- Lost in Translation – Sofia Coppola, 2003
- Her – Spike Jonze, 2013
- Taxi Driver – Martin Scorsese, 1976
- Chungking Express – Wong Kar-wai, 1994
Şubat Şarkıları
- How to Disappear Completely – Radiohead
- Teardrop – Massive Attack
- Street Spirit (Fade Out) – Radiohead
- Breathe Me – Sia





